Giriş | Özgeçmiş | Türk Sanatları | Linkler | Galeri | Görüş

 

GELENEKSEL     TÜRK      SANATLARI

Bu sayfamızdan Geleneksel Türk Sanatları'ndan bazılarına ilişkin bilgiler edinebilirsiniz.Bu bilgiler ve örnek eserler  TDV tarafından yayınlanan "Günümüz Sanatçılarından Türk-İslam Sanatı Örnekleri"kitabından alınmıştır...Aşağıdaki şiir ebruzen bir sanatkarın gönlünden bize ulaşmıştır.Size de ulaşsın istedik.


EBRU VE EBRU

Şu alemde sabra şayan güzellikler gördüm

Taş taş değildi sanki mâna kuyusu

Renklerde şekil buldu sevdanın en durusu

Bir aşktır ebru tektir Tek'i sevdirir

Bazen hüzün ; hüzne salar, bazen elest anına getirir.

Allah'ın Zat'ındandır kitre ve  kusurdan  münezzehtir.

Bir gül dalının ucunda yeşeren filiz

Çağırır  bütün çiçekleri nerdesiniz?...

Şekil bulur düşer yüreğinden damla damla suya

Seyre dalarsın Zat'ına doya doya...

Bir mistik rûya, bir hayal yelkeni ve Esmanın her harfi

RUHUM SUYUN   SUSUZU  NAKŞ-I   BER-AB   İLMEK  İLMEK

İLAHİ ,  NE GÜZEL ŞEY SENİ  SANATLA  SEVMEK !

AYŞE ÇALIŞ

***********

Dünya tarihinde yazının okuma-yazma aracı olma ötesinde, başlı basma bir sanat dalı olarak estetik boyutta kullanımım hat sanatında görüyoruz. Mimaride mahiyet, karakter ve kimlik belirleyici vasfıyla nadide eserlerimizi taçlandıran hat sanatı, önceleri "kitabi"' mahiyet arzetmekteydi. Yüzyıllar boyu dini- manevi duyguların pek ince ve zarif bir ifadeyle mushaflar, en'amlar, cüzler, delail ve daha nice yazma kitaplarda şekillendiğini görüyoruz.

Aslında hat sanatı, Kur'an medeniyetinin çok önemli bir parçasıdır. Kur'an-ı Kerim'de "Kalem Suresi" diye müstakil bir süre vardır. Bu sürede Cenab-ı Hak "kalem" ve "yazı" üzerine yemin etmektedir. Bilindiği gibi yemin, kutsal şeyler üzerine yapılır. Bu itibarla kalem ve yazı tarih boyunca İslam toplumlarında kutsal sayılmıştır. Hattatlar, açtıktan kalem yongalarını çöpe atmaz saklarlardı. Abdestsiz kalem tutmazlardı. Yazılı bir kağıdı ayak altında bulundurmazlardı. İrnam-ı Azam Hazretleri'nin kağıt imalathanesine doğru ayaklarım dahi uzatmadığı rivayet edilmektedir. Tefsir sahibi Elmalılı Küçük Hamdi Efendi, Küçük Ayasofya Medreseleri'nde okurken, yaşlı hocasının ayağı takılmasın diye bir gazyağı tenekesiyle eşiği onarmış. Hocasının kolunda kapıdan içeriye girerlerken hocaefendinin eşiğe gözü takılmış. Dikkatlice baktıktan sonra bu nedir? diye sormuş. "Efendim ayağınız eşiğe takılmasın diye yaptım" cevabım vermiş Hamdi Efendi. Hocası, "iyi ama bunun üzerinde yazı var; görmedin mi?" der. Hamdi Efendi; "Hocam o Ermenice bir yazıdır" deyince. Hoca;

"Bre molla! insanın müslümanı Ermenisi olur ama, yazının müslümanı Ermenisi olur mu?" der ve onu oradan söktürür. Allah kelamına karşı duyulan sonsuz saygı, O'nün rastgele okunmasına mani olmuştur. Kur'an'ı en iyi şekilde okuyabilme çabaları "tecvid ilmini" ve beraberinde dini musikimizin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aynı inanç ve saygı, şanlı Kur'an'ın sıradan yazılmasını da içine sindirememiştir. O'nu en güzel yazma gayretleri de "hat sanatı" mızı ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak tezhib, ebru, cilt sanatları doğmuş, hatta kağıtçılık, mürekkepçilik bile bir sanat kolu halîne gelebilmiştir. Kalem kutuları, kuburlar, divitler, kalem traşlar, makta ve makaslar... hepsi birer sanat harikasıdır. İşte medeniyet!

Hicri IV. asırda yaşayan İbn-i Mukle (ol: H. 328 - M. 940)' ye gelinceye kadar müslümanlar kufi yazıyı kullanmaktaydılar. İlk defa İbn-i Mukle "nesih" yazıyı bulmuştur. Bir asır sonra İbn-i Bevvab (öl: H. 423 - M. 1031) İbn-i Mukle'nin yazılarını tetkik ederek, yazıyı daha da ilerleterek "Muhakkak ve Reyhanı" yazılarını icat etmiştir. 64 Kur'an-ı Kerim yazmıştır. Kıbletü'l Küttab olarak vasıflandırılan Yakut-i Musta' simi hîcri VII. asırda Bağdat'ta yaşadı. Kalemi ilk defa meyilli olarak kesen odur. Aslen Amasyalı olup sonradan Bağdat'a hicret etmiştir.

Sultan II. Bayezid döneminde Türk hat sanatının en büyük ustası Şeyh Hamdullah yetişmiştir. II. Bayezid'in büyük teşvik ve desteğiyle yazıya bugünkü şive ve üslubu kazandıran odur. XVII. yüzyılda Şeyh vadisinde hat sanatına büyük hizmet veren Hafız Osman (1642 - 1698) haklı bir şöhretin sahibi olmuştur.

Hat sanatımız, XIX. yüzyılda Mustafa Rakım Efendi (1757 - 1826) île zirveye ulaşmıştır. Mehmed Es'ad Yesari, Kadıasker Mustafa İzzet, Şefik Bey, Şevki Efendi, Sami Efendi, Hacı Kamil Efendi, Necmettin Efendi, Halim Efendi ve Hami Bey gibi büyük sanatkarlar ciddi çaba ve gayretlerle bu eşsiz sanatımızı hiç örselemeden günümüze kadar taşımışlar ve paha biçilmez nadide eserler vermişlerdir.

Mimaride, musikide, süsleme sanatlarında görülen bozulma ve yer yer yozlaşma, çok şükür hat sanatımızda olmamıştır. Son yıllarda bu sanatımıza gösterilen büyük iltifatı kendi maddi çıkarı ya da şöhreti için ehliyetsizce kullanmanın bu asil ve zarif sanatımızın iffetini lekedar edeceği muhakkaktır. Bilhassa aydınlanmızın bu konuda bilgi ve görgülerini arttırmak suretiyle, yayılma zemini arayan yozlaşma kıpırdanışlarına fırsat vermemeleri en içten dileğimizdir.

 

Hüseyin Kutlu -hattat-

**********


“Tezhib, ruhun Allah’a doğru akışını “billurlaştırır”
ve Allah Kelamı’nın kutsal varlığından ortaya çıkan
ruhun yeniden bütünleşmesinde bizzat yardımcıdır.
Tezhib, kutsal metnin okunmasından ortaya çıkan
manevî enerjinin görselleşmesini mümkün kılar;
böylelikle o, sayfanın kenarında bulunurken,
hatt bizzat metni oluşturur.
Tezhib, Kutsal Kelam’ı çevreleyen hâle ve
Nur’un Kelam’ı olan Kelimenin varlığını oluşturan
nur gibidir.”


Prof.Dr.Seyyid Hüseyin Nasr

***********

Türk sanat tarîhinde özel bir yeri olan ebru, bizim güzellik anlayışımızdan doğup, bizim güzellik anlayışımızla gelişmiş, kağıt sanatımızın en önemlilerindendir.

Ebru bir takım tabii güzellikleri, tabiattaki oluşumlarına mümkün olduğu kadar sadık kalarak ve gönülden gelen bir renk coşkusuyla su üzerine nakş edip, oradan kağıda aktarma ve kağıt üzerinde yaşatma sanatıdır. Görmek isteyen bir gözle bakıldığında insana bazen gökyüzünde ahenkli bir bulut kümesi, bazen bir mermer kesitindekî hareli billurlar veya bir damar, bazen suya susamış toprağın yüzündeki çatlaklar manzumesi, bazen bir avuç kumda oluvermiş ahenkli bir desen, bazen rengarenk bir çiçek bahçesi etkilerini aktarabilen ve sanatkara sonsuz anlatım imkanları sağlayan, her devre uyan bir sanattır.

Arifi'nin 1539-1540 tarihli Gûy-ı Çevgan adlı eseri (Topkapı Sarayı, hazine 845'te kayıtlı), ebruculuğumuzun tarihi açısından önemlidir. Bu eserin her yaprağının kenarı ebrulu olup, Türk ebruculuk tarihinin bu tarihten evvel başladığım, yine ebru hakkındaki bilgilerin bir araya getirildiği 1608 tarihli Tertib-i Risale-i Ebri'deki bilgilere dayanarak, bu sanatın en az 500 yıldan eski bir Türk sanatı olduğunu söyleyebiliriz. Ebruyu ebru yapan, şuurla kullanılan katkı maddelerinin yarattığı kontrollü etkidir. Bu suretle boya tanecikleri sıkıştırılabilir ya da dağıtılabilir. Kitrenin kıvamı, boyanın tabiatı, boya-su oranı, kullanılan ödün cinsî ve miktarı, boyayı tekneye atan elin tecrübesi, kazandığı maharet ebrucuyu gönlünden geçen, hayalinde canlanan sonuca ulaştınr.

Ebru yapımında kullanılan ana malzemeler; su, tekne, kitre, fırça, öd, kağıt ve boyalardan müteşekkildir. Ebru, tekneyi dolduran laleli, papatyalı, çiçekli ebrularıyla başlı başına bir güzel sanat olmak hüviyet ve asaletin!, belki ancak yaşadığımız yüzyılda kazanacaktır.

Doğu sanatlarında usta-çırak düzeni, maalesef kaybetmekte olduğumuz, hatta kaybettiğimiz en kıymetli sanat aktarma ve yaşatma yoludur. Bu sistem her ne pahasına olursa olsun ihya edilebilir. Kaybetmek üzere olduğumuz bu güzel sanatımızın, organize müdahaleye ihtiyacı vardır. Ebru sanatı, gelecek nesillere aktarılmadır; ama kişiden kişiye özel gayretler veya lütuflar île değil. Mesela, Güzel Sanatlar Akademisi'nde, bazı fakültelerde, hatta devletin diğer okullarında planlı, programlı olarak ele alınmak suretiyle...

Batı dünyasında artık ebru teknesinden yağlıboya, guaj veya suluboya taklidi resimler çıkıyor. Yenilikler elbette denenmeli. Ama, lütfen... Lütfen yenilikler uğruna ebru sanatının özelliklerinden ve güzelliklerinden taviz vermeyelim.

 

Timuçin Tanarslan -ebruzen-

Minyatür; Orta Asya kökenli kendine has özellikler ve güzellikler yaratan bir tasvir sanatımızdır. Bu sanat yapımına nakış; sanatçısına da nakkaş denildiği gibi yapımına tasvir ve yapıcısına da musavvir denildiği de görülmüştür.

Minyatür; kırmızı ile boyamak anlamında Latince "miniare" den gelir. Eski kitaplar "minium" yani kırmızı sülyenle boyandığı nedenle bir kitap sanatı olan bu resimlerde "minyatür" adı ile tanınmıştır. Minyatürün ilk öncülerinin Uygur Türkleri oldugunu görürüz. Japonya ve Çin'de, Hindistan ve iran'da minyatürün tanınması ve gelişmesi Uygur nakkaşlarının oraya göç etmesi ile başlamıştır. Uygur bahşilan (katipleri), nakkaşlan Moğol devrinde de hizmetlerini devam ettirmişler Tımurlular devrînde Herat şehri dünyanın en büyük minyatür merkezi olmuştur, tik minyatür okulu da Bağdat'ta Selçuklular tarafindan açılmıştır. Bilinen en eski Osmanlı devri minyatürü Fatih Sultan Mehmet zamanından kalmadır. En ünlü minyatür de nakkaş Sinan beyin yaptığı Fatih'în portresidir. Bu devir minyatürlerinde batı etkisi görülür. Elbise kıvrımlan, renklerde ton farkları gibi bir çok özellikler vardır. Yavuz Sultan Selim'in hükümdarlığı döneminde insan tipleri, mimari yapılar, elbiseler daha değişik biçimde işlenmiş, değişik mekan ve renk içinde gösterilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da en verimli ve en görkemli seviyeye çıkmıştır. Bu üstünlük 16. ve 17. asırlarda da devam etmiş 18. asırda Levni kendi sanat ve renk anlayışı ile bir düzen kurmuştur. Bu asırdan sonra sultanların portre ve resimleri başka bîr üslupla yapılmaya başlar ve yerlerini yağlıboya tablolar alır.

Minyatür çalışmalarının alt malzemesi kağıttır. Aherlenmiş ve mührelenmiş kağıt üzerine yapıldığı gibi bazı çalışmalarda da zemin zamklı üstübeçle sıvanır veya altın varak yapıştırılır. Suya batınlan ince samur firça ile desen çizilir; çizilen yerler mat kalır; böylece boyanacak yerler belirlenir. Renkler düz ve gözü yormayacak bir ahenk ve uyum içindedir. Minyatür bir belge niteliği taşıdığı için konu detayı île aynen belirtilir; böylece minyatürlere bakarak tarihi bilgi elde etmek mümkündür. Resmin haram olduğu devirlerde müsamaha görmesi de bu nedenledir. Minyatürde perspektif yoktur. Figürler birbirini kapatmaz; geride kalanlar yukarı doğru çizilerek ön ve arka oluşturulur. Kişilerin önemine göre orantı kurmak, manzara ve mimari yapılarda boy farkı yaratmamak, detayları bütünüyle göstermek, altın ve gümüş kullanmak başlıca özelliklerdir. Minyatür çalışmalannda boyalar; toprak, taş ve renkli mineraller desteseng diye adlandırılan eltaşında ezilerek elde edilir. Türk minyatürleri umumiyetle ağırbaşlı, ciddi ve sadedir. Konularına göre; portre, tarihi olaylar, saray yaşantıları, atlı oyun ve av sahneleri, savaş sahneleri diye sınıflandırabiliriz.

Ömer Faruk Atabek -minyatür sanatçısı-

*********

 

 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 06/12/05

1