‘
Hat Sanatı İnsanı Dönüştürür !.. ’
------------------
TAKDİM
Muhammed Zekeriyya’yı tanıyanlar, bir güzel insan ile dost
olduklarını bilirler. Tebessümü, yumuşak ses tonu, samimiyet dolu bakışları,
kalender kişiliği, Zekeriyya’yı birlikte olmaktan güven ve huzur duyduğunuz
insanlardan biri kılar. Hattat olduğunu bilmenizin yanısıra yerel bir koroda
trombon çaldığını öğrenmeniz yahut marangozluk işlerindeki muazzam el becerisini
görmeniz, güzel ahlakı ve sevecen kişiliğinin yanında küçük sürprizlerdir. İslam
sanat tarihine olan hakimiyeti, konuşmasının aralarına serpiştirdiği birbirinden
ilginç anektodlar, yaşadığı maddi zorluklara karşı gösterdiği Yusuf sabrı, ancak
bir ‘muhabbet ehli’nde bulunacak niteliklerdir ve O'nunla oturup konuştuğunuzda
böyle bir muhabbet ehlinin yanında olduğunuzu kısa sürede farkedersiniz. Onca
uğraş ve becerisinin arasında kendisinin aynı zamanda bir usturlab ustası oluşu,
hayretinize hayret katar. Amerika’da, müslüman bir sanatçı olarak kendi ayakları
üzerinde durmaya çalışan Muhammed Zekeriyya hattat olmasının yanısıra, müslüman
kimliğinin anlamı üzerinde de düşünmeye çalışan biri. ‘Hattan konuşalım’
dediğimde, ‘Amerika’da İslam konusunu da konuşalım. Hat kadar önemlidir’
demişti. O yüzden aşağıda okuyacağınız mülakat iki bölümden oluşuyor. Birinci
bölümde Zekeriyya’nın hattatlığı, ikinci bölümde müslüman bir sanatçı olmasının
anlamı üzerinde konuştuk.

Muhammed Zekeriyya şu anda Virginia’daki evinde kurduğu
atelyesinde çalışmalarını sürdürüyor. Kağıt ve mürekkep yapımından ebruya,
usturlab imalatından tezhibe kadar pek çok işi bir arada ve aynı ustalıkla yapan
Zekeriyya, ‘Çifte Vav’ adlı yeni bir hat kürsü başlattı. Bu yılki talebe
sayısına ‘Allah bereket versin’ diyor. Türkiye’ye duyduğu sevgi ve muhabbeti,
sadece hat kursuna ‘Çifte Vav’ adını vermesiyle sınırlı değil. Hocası Hasan
Çelebi ile sürekli yazışıyor; hem de Osmanlıca... Hocasına Amerika’dan,
kendisinin hazırladığı aharlı kağıtlar gönderiyor. Her tarafta olduğu gibi
burada da insanların -özellikle de müslüman topluluğun- sanata gösterdiği
ilgisizlikten şikayetçi Zekeriyya. Fakat sanatına olan bağlılığı, bunun gibi pek
çok zorluğu aşacak azim ve iradeyi O'na veriyor. Türk bardaklarında ikram ettiği
çayı yudumlarken, bir güzel insanla konuşmanın hazzını yaşıyorum.
Dr. İbrahim
KALIN
---------------------
‘Hat Sanatı İnsanı
Dönüştürür’
İbrahim Kalın
: Hatta nasıl merak saldığınız ile başlayalım isterseniz. Hat serüveniniz nasıl
başladı?
Muhammed Zekeriyya : Hatla ilk olarak 19
yaşındayken ilgilenmeye başladım. Bu arada biraz Arapça öğrenmeye de
başlamıştım. Arap alfabesinin sanatsal bir yönünün olduğunun bir nebze
farkındaydım. Yine aynı dönemlerde Fas’a gitmiş ve oradaki bazı İslami eserleri
görmüştüm. Çeşitli kitaplarda değişik hat örnekleri gördüm. Evimizin yakınında
Ermeni birisinin işlettiği bir halı dükkanı vardı. Orada çeşitli hat örnekleri
görürdüm. Dükkan sahibi bunları satmaya çalışıyordu. Bir defasında bunların kaç
para olduğunu sordum. Adam bana bunların çok pahalı olduğunu, benim satın
alamayacağımı falan söyledi. Ben de ona ‘O zaman aynısından ben kendim yaparım’
dedim. Ve bir kaç bambu kalem, biraz mürekkep alıp uğraşmaya başladım.
Yaptığım temel itibariyle gördüğüm hat örneklerini kopye etmekti. Bu pek ise
yaramadı. Fakat uğraştıkça merakım daha da bir arttı. Bu sırada İslam'ı kabul
ettim. Sene 1961 ve ben 19 yaşındayım. Bu tarihten itibaren aralıksız olarak
çalışmaya başladim. Çok arzuluydum.
İbrahim Kalın : Bu denemelere rağmen
hala bir hocanız yoktu, değil mi?
Muhammed Zekeriyya :Evet, hâlâ bir hocam
yoktu. Bu dediğim hadiseler Los Angeles’taydı. Ve Los Angeles’ta o tarihte kimse
ne İslam, ne de İslam sanatı yahut hat hakkında herhangi bir şey biliyordu.
İslam sanatı hakkında bir şeyler bilen arkadaşlarım Çin’li müslümanlardı. Bu
dönemde bu Çin’li müslümanlarla diyalogum vardı. Onların kendilerine has çok
ilginç bir hattı var. Fırça ile yapılan nefis bir hat. Fakat bunlardan başka
kimse yoktu. Benim en büyük şansım, bir Arab'dan Hafız Osman tarafından yazılmış
bir Kur’an nüshası satın almak oldu. Hattın ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya
başladım. 1964’te tekrar Fas’a gittim. Burada Abdüsselam Ali Nur adlı bir
Mısırlı ile tanıştım. Ali Nur büyük bir hattat değildi ama hat dersleri almıştı,
kalem tutmayı biliyordu ve hattatlar hakkında çocukluğundan kalma bir sürü şey
hafızasındaydı. Ali Nur bana kalem yapmak, kalemi doğru tutmak gibi şeyler
öğretti. Gerçi bana öğrettiklerinin çoğunun yanlış olduğunu sonradan öğrendim
ama yine de önceki döneme kıyasla daha iyi bir noktadaydım. Benim açımdan Ali
Nur’un en önemli yani, Arapça’daki ifadesiyle bir edib olması ve klasik Arab
edebiyatını mükemmel derecede bilmesiydi. Ali Nur bana bu klasik kitaplardaki
hatla ilgili bölümleri bulmamda yardımcı oldu. 600-700 yıl önce Mısır yahut
başka yerlerde yazılan bu kitapların çoğunda hatla ilgili bir bölüm vardır.
Mesela Taşköprüzade’nin Miftahu’s-Sa’ade’sinde böyle bir bölüm vardır.
Taşköprüzade Türk’tü ama eserlerini Arapça yazmıştı. Arablar ‘u’ sesini
çıkartamadıkları için ona Taşköprizade derler. Taşköprüzade’nin hatta ayırdığı
uzun bab son derece ilginç bilgileri muhtevidir. Burada uzmanına hitap eden
konulardan Kur’an’ın tedvinine ve değişik kıraat usüllerine kadar pek çok şey
bulunabilir. Bu türden bir diğer kitap Kalkaşandi’nin
yazdığı Subhu’l-’İsa’dir. Bu büyük eserde de hatta müstakil bir cilt
ayrılmıştır. Bir mukayese yapmak gerekirse, hat açısından Taşköprüzade’nin eseri
daha iyidir; fakat sanat açısından bakıldığında Kalkaşandi’nin
eseri daha iyidir.
İbrahim Kalın :Bu klasik eserleri
Fas’tayken mı inceliyordunuz?
Muhammed Zekeriyya :Evet. Genellikle
kitapçılara gidip oralardan kitap topluyordum. Daha sonra bu çalışmaya
İngiltere’de devam ettim. British Museum’a sık sık gidip klasik eserleri
araştırıyordum. Fakat bu eserler çoğunlukla ilk dönem İslam hattını ele alır.
Daha sonraki araştırmalarımın neticesinde, İslam hat tarihinde Hz. Peygamber
(sav)’in döneminden bugüne kadar devam eden bir gelişme olduğunu gördüm. Hat
tarihinin ana çizgilerine bakarsanız, ilk dönemlerdeki hat son derece güzeldir
fakat sofistikasyondan uzaktir. Daha sonraki dönemlerde, sözkonusu gelişme devam
eder ve hat sanatı yeni ve daha güzel formlara kavuşur. Osmanlı dönemine
geldiğimizde ise hat sanatı gerçekten yepyeni bir evreye girer. Fakat büyük
Arapça eserlerin hepsi, Osmanlılardan önce yazılmıştır. Bu yüzden bu klasik
kaynaklar, Osmanlı öncesi hat sanatından bahsederler. Osmanlıdan önce tarihsel
olarak bir de İran hattı vardır. Fakat özellikle Şeyh Hamdullah’tan sonra, hat
sanatı Osmanlının elindedir. Bu dönemden sonra, ilginçtir, Arapça’da Osmanlı hat
sanatıyla ilgili pek bir şey yazılmamıştır.
İbrahim Kalın : Hat sanatının
zirvesine İslam coğrafyasının başka bir bölgesinde değil de Osmanlı’da
ulaşmasını nasıl izah ediyorsunuz?
Muhammed Zekeriyya :Aslında bunun tarihi
Bağdat’lı bir hattata gider: Yakut el-Yakut öncesi
bütün gelişmeler, sanki ona yönelmiştir. Yakut, kendisinden önceki bütün farklı
tarzları bir araya getirerek yeni bir tarz ve üslup geliştirdi. Yakut’un ayrıca
pek çok talebesi vardı. Arap, Türk ve Farısı olmak üzere bunlar arasından 6-7
tanesi büyük hattatlar olmuştur. Bu dönemde Bağdat, Moğol istilasından dolayı
paramparça olmuş durumdaydı. Bu ortam içerisinde Bağdat’taki hat kültürü Mısır’a
taşınmıştır. Mısır’da ise Yakut’tan bir kaç asır önce
yaşamış olan İbnu’l-Bevvab’in hat üzerinde kesin hakimiyeti vardı. Onun tarzı
15-16.nci yüzyıla kadar etkisini sürdürmüştür. Mısır’dakiler böylece Yakut’un
öncülük ettiği gelişmelere kulak tıkadılar. Hatta Kalkaşandi
gibi klasik yazarların anlattığı hat, İbnu’l-Bevvab’in hattıdır.
İran, Afganistan, Herat gibi bölgelerde ise kendi dönemi için son derece güçlü
olan İran hattı gelişmekteydi. Ve tabi bunların yanısıra Osmanlı hattı var.
Kimileri, mesela Ergun el-Kamili Osmanlı hattını
Selçuklulardan başlatır.
Yakut’un hat
öğretişi bir kaç safhadan geçmiştir. Bu dönemde hat sahasında büyük eserler
verilmekte ise de, bunlar İranlıların yaptıklarının tekrarından başka bir şey
değildi aslında. Yani bir bakıma İran hattınin Batı versiyonu. İranlılar, el
yazmlarına, onların altınla süslenmesi gibi şeylere daha fazla para
harcıyorlardı. Bu yüzden bu dönemde verilen ürünler daha bir renkli ve
şaşalidir. Fakat bu tarzın hepsi aynı yapıya ve görünüşe sahipti: Mavi ve altın.
İranlıların özellikle bu iki şey, mavi ve altın konusunda özel bir düşkünlüğü
vardır. Bundan hiç bir zaman kurtulamamışlardır. Bu yüzden üretilen bütün
hatlar, bir noktadan sonra, aynı görünmeye başladı. Bütün büyük eserler bile
muhakkek ile yazıldı; suluşu pek iyi yazamıyorlardı. Nesih desen, gerçekten
çirkindi. İran nesihi gerçekten çirkindir. Bu haliyle nesih, bir şey yapmadan
öylece duruyordu. Hattın bir işlevi vardır. Hat
insanı etkiler. Eğer baktığınız hat, sizde bir şeyler
uyandırmıyorsa,
gözlerinize yazık demektir.
Bu dönemde
hattatlar eserlerini daha ziyade Kur’an olarak veriyorlardı. Her ne kadar
çini üzerine hat var idiyse de en yaygın hat tarzı Kur’an
yazmaktı. Bunun dışında, müstakil bir hat sanatı yoktu. Osmanlıların
yükselişiyle birlikte, hattın İran tarzından uzaklaşmaya başladığını görüyoruz.
Şeyh Hamdullah’la birlikte bu bağlantı tamamen kesildi ve Osmanlı hattı tamamen
müstakıl ve ayırtedilebilir bir tarz haline geldi. Birden artık sadece mavi ve
altın değil başka renkler arz-i endam etmeye başlar. Ebru kağıdının kullanımı
yaygınlaşır. Kahverengi, portakal rengi, nefis pastel renkler tek tek yerlerini
almaya başlar. İranlılar ayrıntılarda muazzamdir. Onların incelik ve ayrıntı
konusundaki seviyesini kimse yakalayamaz. İran minyatürü ve tezhibi, kili kırk
yaran bir sanattır. İnsan, bırak yazımının zorluğunu bu yazılanın nasıl
okunacağını bile bazen merak ediyor. Fakat bu tarz bir noktadan sonra, artık
sıkmaya başlar. Yani her şey ayrıntıya indirgenmiş oluyor. Osmanlı müzehhip ve
hattatlarının eser vermeye başlamasıyla birlikte karşımıza büyük, kendini belli
eden selatin yapılar çıkar. Renklerdeki değişimin yanısıra, hat albümleri
oluşturulmaya başlandığını görüyoruz. Bu sebeplerden oturu hat, yepyeni bir
sanatsal üslup kazanır. Aynı zamanda yeni bir hat sanatı kültürü doğar: Hat
sanatının yıldızları kağıt yahut mürekkep yapımına ilişkin yeni bir geleneğin
inşasına başlarlar. Eski kitaplardaki tarifler son derece karmaşıktır. Bir
mürekkebin yapımı için 20-30 değişik malzemenin kullanımından bahsedeler.
Aslında mürekkebin iki ana malzemesi vardır: iş ve sakız. Tabi şu da önemli.
Fakat daha önce mürekkep yapmak için bir sürü malzeme katıyorlardı. Osmanlılar
bir anlamda hat sanatını ve kültürünü basitleştirdiler ve gereksiz olan şeyleri
ayıkladılar. Bu basitleştime sayesinde sanat görünür hale gelmeye başladı. Daha
önce İran’in tipik ayrıntılarının arkasında gizli olan sanat, gün yüzüne çıkmaya
başladı. Böylece artık sanat, kendi adına konuşabilir hale geldi.
Bunlara
paralel bir diğer önemli gelişme, mukavvanın bulunmasıdır. Duz kağıda büyük hat
yazamazsınız. Kağıt büyük olduğu için katlanır, bükülür ve çalışmanızı engeller.
Bunun önüne geçmek için hattatlar bir ara ağaç malzeme kullanmayı denediler
fakat bu da ise yaramadı. Çünkü ağaç malzeme 20-30 yıl içerisinde ya çürür ya da
kurtların istilasına maruz kalir. Mukavvanın kullanımıyla, çeli suluş yazmak
mümkün olmuştur. Hattatlar artık istedikleri büyüklükte hat yazabilecektiler.
Buradan, levha fikri zuhur
etti. İslam sanat tarihinde ilk defa hattın levha
olarak aşılması fikri gündeme geldi. Daha önce herhangi bir eserin duvara
aşılması kavramı sözkonusu değildi. Bu yeni gelişmenin sunduğu imkanlar
neticesinde pek çok hattat büyük ebatta eserler vermeye başladılar. Bunlar
arasında Mustafa Rakım özellikle önemlidir. Onun zamanına kadar Celi
sulüs, tam kıvamında değildi. Ondan önce Hafız Osman
ve diğerleri Celi sulüs
yapmıştı fakat bu eserlere baktığınızda, bir hareket göremezsiniz. Mustafa Rakım
çok ilginç bir şahsiyetti ve ressamdi. Celi suluşun tenasup anlayısını baştan
sona değiştirdi. Bu yeni ölçülerle çeli suluş bambaşka bir renge burundu.
Mustafa Rakım’in yaptığı bir kemer, o mekanı tamamen dönüştürür. Mesela
Tophane’deki Nüzhetiye camının kemeri, Mustafa Rakım zamanında yapılmıştır.
Mustafa Rakım bu kemeri hayatının son günlerinde tamamladı. Aslında bu sırada M.
Rakım hastaydı ve kemerin tamamlanması için birisi ona yardım etmekteydi.
Balıyan tarzındaki bu son derece ilginç çamının dış hat yazılarını Yesarizade
Mustafa İzzet yapmıştır. İç hatlar, Mustafa Rakım’a aittir. Caminin dıştan
görünümü çok ilginç değildir aslında. Fakat içine girdiğinizde M. Rakım’in
kemeri, iç mekanı tamamen başka bir boyuta taşır. Caminin içi İslamin temel
mesajıyla yankılanmaktadır artık. Eser, iç mekanın bir parçası haline gelmiştir.
Ve bu özdeşlik öylesine doğaldır ki artık kemere bakmanıza bile gerek yoktur;
tek yapacağınız şey namaza durmaktır. Bence bit hattın başarısı da burada yatar.
Bunun başka örneğini geçen yıl Kuveyt’te yaşadim. Bir hat sergisine katılmak
için Kuveyt’e gitmiştik. Japon bir hattat arkadaşımın yanısıra hattat Mehmet
Özçay da oradaydı. Hep beraber şehir merkezindeki büyük camiye gittik. Camideki
hat o kadar kötüydü ki insanın camının içinde durası bile gelmiyor. Oradan,
şehrin biraz dışında Tıp fakültesine bağlı camiyi görmeye gittik. Bu camının
hattını Hasan Çelebi yapmıştı. Caminin kendisinin ilginç ve kayda değer bir
tarafı yok. Kullanılan renkler bir garip. Fakat çamının içine girdiğiniz anda
bambaşka bir atmosfere giriyorsunuz. Bu camideki kuşağı Çelebi yaptı. Gariptir,
gittiğimiz bir önceki camide insanlar hızlıca camiye girip çıkıyor, fotoğraf
çekiyorlardı. Pek namaz kılan da yoktu. Bu küçük camide ise herkes namaz kılıyor[1]
Kur’an okuyordu. Çelebi’nin kuşağına baktığınızda, eserin sizi etkilediğini
hissediyorsunuz. Yaratılan sempatik mekan içerisinde, sanki başka bir boyuta
geçiyorsunuz.
İbrahim Kalın :Bu durumda hat, sadece
hattatı değil hatta bakan insanları da varoluşsal olarak dönüştüren bir etkiye
sahip.
Muhammed Zekeriyya :Aslında hattın,
bakan insanlar üzerindeki etkisi, bizzat hattatın
üzerindeki etkisinden daha büyüktür. Hattat bir zaman sonra buna alışır. Bir
diğer husus, hat zor bir sanat. Ben şahsen hattın
yazım aşamasını hiç sevmem. Hat bittikten sonra hoşuma gidiyor. Fakat çok zor ve
sıkıntılı bir iş.
İbrahim Kalın :Hat serüveninizi
dinlemeyi sürdürecek olursak, Türkiye’deki hocalarınızdan bahsedebilir mısınız?
Kimlerle çalıştınız? Türkiye ile irtibatınız ilk olarak nasıl başladı?
Muhammed Zekeriyya :Bu durumda tekrar
biraz geriye gitmemiz gerekecek. Hatla ilgili klasik arapça eserleri okumaya
aralıksız devam ettim. Hat yazmaya da kendi başıma devam ediyordum. Bu dönemdeki
eserlerim daha çok kendi kişisel gelişmeme yönelik çalışmalardı. 70’li yılların
başında Virginia’ya taşındim, evlendim. O sıralarda marangozluk işleri
yapıyordum. Hatla ilgilendiğimi duyanlar, benden ufak tefek şeyler yazmamı
istediler. Bir zaman sonra mesaimin yüzde 70--80’inin hatta ayırmaya başladim.
Fakat hattımı bir türlü ilerletemiyordum. Daha fazla çalıştıkça, hattımın daha
da kötüye gittiğini düşünüyordum. Büyük Türk hattatlarının eserlerine bakıyor ve
fakat ne yapacağımı bilmiyordum. Bu arada pek zorlanmadığım Mağribi
usulde yazmaya da devam ediyordum. 80’li yılların basıydı. Bu durumdan artık
iyice sıkılmaya başlamıştım. Ne yapsam hattım düzelmiyor, ilerlemiyordu.
İbrahim Kalın :Bir hocaya ihtiyacınız
vardı?
Muhammed Zekeriyya :Aslında neye
ihtiyacım olduğunu tam olarak bilmiyordum. Sacrell Sanat galerisinden tanıdığım
Esin Atıl, bir gün bana neden Türkiye’ye gitmiyorsun
dedi. Aslında bu işi tam olarak öğrenebilmek için Türkiye’ye gitmem gerektiğini
biliyordum. Fakat o vakit Türkiye’ye gitmek benim için hem zor, hem de pahalı
bir isti. Bu arada Esin bana biraz da Türkçe öğrenmemi söyledi. Ben de başladım
kendi kendime çalışmaya. Fakat ise yaramadı, tek bir kelime bile öğrenemedim.
Bütün kelimeler birbirine benziyordu. Dolayısıyla aklımda hiç bir şey
kalmıyordu. Yaklaşık iki yıl sonra Esin beni tekrar aradı ve IRCICA
adlı bir araştırma merkezinin kurulduğunu, hattatlara yardım etmek istediğini
söyledi. Direktöre bir mektup yazıp senin durumun hakkında bilgi vermeme ne
dersin dedi. Ben de olur dedim. Esin mektubu yazdı ve direktör Ekmeleddin bey de
‘Tabii ki yardım etmek isteriz; gelsin Hasan Çelebi ile çalışsın’ cevabını
verdi. Fakat yol masraflarımı karşılamam gerekiyordu. Açtiğim bir kaç sergiden
biriktirdiğim parayla Türkiye’nın yolunu tuttum. İlk ziyaretimde 1 ay kaldim.
Hergün Hasan Çelebiye gidiyordum. Çelebi bana her şeye sıfırdan başlamam
gerektiğini söyledi. Hayatında eline kalem almamış biri gibi ise başlamam
gerekiyordu. Ben de tamam dedim. Çelebi ile arapça konuşuyorduk. Fakat her
ikimizin arapçası da Kur’an arapçası olduğu için, bazen konuşmalarımız muhabbet
konusu oluyordu. Yine de iletişim kurabiliyorduk. Bu arada Ekmeleddin bey beni
Ali Alparslan hocayla tanıştırdı. Böylece artık iki hocam vardı: Hasan Çelebi
nesih ve sülüşte, Ali Alparslan ta’likte. Türkiye’den dönünce çalışmaya devam
ettim. Dört yıl sonra Çelebi nesih ve sülüşte icazet alabileceğimi söyledi ve
benden bir hilye yazmamı istedi. Türkiye’den Hasan Çelebi, Ali Alparslan, Uğur
Derman, Hüseyin Öksüz, Hüseyin Gündüz gibi hattatların katıldığı Bağdat’taki
uluslararası bir hat sergisinden sonra Türkiye’ye döndük ve 1988’de Çelebi’den
icazetnamemi aldım.
İbrahim Kalın :İcazetname alışınız da
aslında biraz ilginç değil mi? Çünkü icazetname seviyesine gelene kadar
çalışmaya burada (Amerika’da) devam ettiniz. Yani meşkler
hep mektup yoluyla yapıldı.
Muhammed Zekeriyya :Evet. İşlerim ve
ailem nedeniyle Türkiye’ye yerleşip orada çalışmam mümkün değildi. Bu yüzden
Hasan Çelebi ve Ali Alparslan ile yazışmaya başladık. Bu meşkleri
hala saklarım. Ve mektup yoluyla meşkimiz hala devam
ediyor. Fakat işe, bir hocanın dizinin dibinde başlamak zorundasınız. Çünkü
sanat kişiseldir. Her talebenin kendine özgü ihtiyaçları, sorunları, yetenekleri
vardır. Eğer uğraştığınız kişiyi yakınen tanımıyorsanız, doğru yol
gösteremezsiniz.
İbrahim Kalın :İsterseniz biraz da şu
andaki çalışmalarınızdan bahsedelim. Geçenlerde ‘Çifte Vav’ adlı bir hat kürsü
açtınız. Bildiğim kadarıyla Amerika’daki ilk hat kürsü bu.
Muhammed Zekeriyya :Evet. İcazetimi
aldıktan sonra bazı talebelerim oldu. Fakat bir kaçı hariç bunların çoğu bir kaç
meşkten sonra hattın çok zor olduğuna karar verip bıraktılar. İnsanlar çok kısa
sürede mükemmel olmak istiyorlar. Oysa sabır ve sebat olmadan bir şey öğrenmek
zordur. Ayrıca meşkler de bazı talebelerin hoşuna gitmiyordu. Yani kırmızı
mürekkep gururlarını incitiyordu. Daha sonra bir arkadaşım neden bir kurs
açmadığımı, Washington civarında ilgili kişilerin olabileceğini söyledi. Biz de
Çifte Vav’i açmaya karar verdik. Güçlü sembolizminden dolayı da bu ismi
kullandim.
İbrahim Kalın :Kursun
adı, bir Türkçe isim taşıyor: Çifte Vav. Bunun özel
bir sebebi var mi?
Muhammed Zekeriyya :Evet. Bundan
maksadım, hattın araplara has bir şey olmadığını göstermek. Araplarla
konuştuğunuzda, onlar ‘hat’ demezler, her zaman ‘el-hattü’l-arabi’
derler. Sanki Arap hattınin dışında hat yokmuş gibi konuşurlar. Fakat bu
anlamsız bir iddia. Çünkü ‘el-hattü’l-arabi’ kelimesi
1950’li yıllardan önce mevcut bile değildi. Her neyse; benim kullandığım
teknikler de Türk tekniği olduğu için, ayrıca "çifte
vav"ın zengin sembolizminden
dolayı bu ismi Türkçe olarak kullanmaya karar verdim. Kursta rik’anın yanısıra,
hat tarihi, değişik teknikler, İslam sanatının bazı yönleri gibi konuları da
işliyoruz. Dolayısıyla öğrenciler bizzat rik’aya başlamanın yanısıra hat tarihi
hakkında da bilgilendirilmiş olacaklar. Kimbilir, bakarşın bir kaç kişi bir
şeyler öğrenir ve kendini bu sahada geliştirir.
İbrahim Kalın :Bildiğim kadarıyla bir
de ebru kursu projeniz var.
Muhammed Zekeriyya :Evet. Bu dönem ebru
üzerine iki seminer yapacağım. Hat kursundaki talebelere de ebrunun nasıl
yapıldığını göstereceğim. Bu ebru çalışmasının amacı da ilgili kişilere İslam
sanatının farklı bir tarzını göstermek. Yani kullanacağım teknikler Arap, Farısı
yahut Hintli değil, Türk olacak. Bu da hem yerel hem de evrensel yönleri olan
bir tarz ve üslup. Dahası İslam sanatıyla ilgili herhangi bir faaliyeti, İslamin
temel kavramlarını gözardı ederek yapamazsınız. Yaptığınız işin arkasındaki
felsefe, ürününüzün işlevsel değerini de belirler.

Hat: Hüseyin KUTLU
Tezhib : Müzehher Özdallı BİCE
*******************************
İbrahim Kalın :Buradan isterseniz
konuşmamızın ikinci bölümü olan İslam konusuna geçelim. Amerika’da Amerikalı bir
müslüman olmak nasıl bir şey? Çeşitli aralıklarla pek çok İslam ülkesinde
bulundunuz. Amerika’da müslüman olarak yaşamanın zorlukları yahut avantajları
neler?
Muhammed Zekeriyya :Bu konuya bir kaç
açıdan bakmak gerekir. Birincisi Amerika’da müslüman bir sanatçı olmak. Amerikan
kültüründen gelen biri olarak müslüman sanatçı olmak daha da zor bir şey. Bir
diğer sorun, bizatihi Amerika’da müslüman olmak. Öncelikle sunu belirtmek
gerekir: Amerikalı birisinin müslüman olması, zor bir süreçtir. Bir Amerikalının
müslüman olduğunu duyduğunda insanların ilk tepkisi, söktür. Genellikle
arkadaşlarınızı kaybeder, ailenizle yabancılaşırsınız. Bazen işinizi
kaybedebilirsiniz. Bunların bir kısmı benim başıma geldi. Arkadaşlarımın çoğu
müslüman oluşumu hiç bir zaman anlayamadılar. Fakat çalıştığım iş yerinin
tepkisi iyiydi. Bana iş yerinde bir namaz yeri tahsis ettiler. Her halükarda
kültürel farklılıklar büyük bir sorun. Mesela müslüman olduğum yıllarda Arapça
öğrenmeye çalışıyordum. Tabi öğrendiğim Arapça, klasik Arapçaydı. Etraftaki
müslüman Araplar ise ammice konuştuğundan bu dili onlarla konuşamıyordum. Zira
onlar benim ne dediğimi anlıyorlar fakat klasik Arapça konuşmak istemiyorlardı.
İbrahim Kalın :Yani bir tarafta
Amerikan kültüründen[1]
öte tarafta Arap kültüründen kaynaklanan sorunlarla boğuşmak zorundaydınız.
Muhammed Zekeriyya :Aynen öyle. Dahası,
iş İslami öğrenmeye geldiğinde herkes size farklı bir şey söylüyor. Bugün bile
hala İslami öğrenmek isteyenler için yazılmış İngilizce kitapların kalitesi bir
felakettir. Hiç birinin edebi yahut ilmi değeri yok. Gerçi ben İslamla ilgili
şeylerin çoğunu Fas’ta yasayarak öğredim. Ve orada Maliki öldüm. Bu temel beni
hem bir çok zihin karışıklığından hem de mezhepler arası ihtilaflardan kurtardı.
Özellikle Amerika’da yaşayan bir müslüman için Malikilik çok müsait bir
mezheptir. Mesela Safiliğe göre Malikilik çok daha basit ve sadedir. Bu yönüyla
Hanefiler, Malikilere yakındır. Amerikan kültüründen gelen ve İslami öğrenmeye
çalışan biri için bu fark son derece önemlidir. 70’li yılların Los Angeles’ında,
Müslüman Öğrenci Dernekleri dışında gidebileceğim bir yer yoktu. Fakat buradaki
ana konular da hep siyasetti. Yok efendim Mısırlılar böyle yaptı, Iraklılar
söyle yaptı. Buna daha sonradan bir de vehhabi/selefi dalga eklendi.
Mezhepsizlik akımını hiç zikretmiyorum. Fakat bütün bunlar benim için büyük bir
sorun değildi. Zira o tarihte artık arapçayı öğrenmiştim ve kafamdaki sorulara
klasik kaynaklara giderek cevap bulabiliyordum.
İbrahim Kalın :Çok geniş bir konu ama
yine de sormak istiyorum. Amerika’da yaşayan müslümanların genel sorunları neler
sizce? Bu sorunların en azından bir iki tanesi hakkında görüşlerinizi almak
isterim.
Muhammed Zekeriyya :Sizin de
belirttiğiniz gibi Amerika’da yaşayan müslüman bireylerin pek çok sorunu var.
Bunlardan biri din konusunda kendi başlarına bir şey yapamamaları. Çoğu
Ortadoğudaki İslam ülkelerinden gelen müslümanların cami yapma, imam tayin etme,
namaz vakitlerini duyurma gibi işleri, diyanet yahut evkaf kurumları tarafından
yapılıyor. Burada ise böyle bir organizasyon yok. Buraya gelen müslümanlar işe,
bu alışkanlığın bir devam olarak camının yapımından temizliğine kadar pek çok
şeyin başkaları tarafından yapılmasını bekliyor. Başka kimse yapmayınca da bazen
ya camımız olmuyor, ya da olan cami kirleniyor ve öylece kalıyor. Bu açıdan
Amerika’da vakıf sistemine benzer bir yapının olmasını isterdim. Fakat bunu
burada yapmak pek mümkün değil. Bu da Amerika’daki müslümanların dağınıklığından
kaynaklanıyor. Ortada bir birlik yok. Hristiyanlar yahut yahudiler bir araya
geldiğinde, bir konu etrafında tartışırlar. Bazen ateşli tartışmalar, kavgalar
olur. Ama sonunda bir neticeye varırlar ve sunu yapalım deyip o şeyi yaparlar.
Müslümanlar bir araya geldiğinde ise yine ateşli tartışmalar olur; kapalı
kapılar ardında sigaralar içilir ve hiç bir neticeye varılmadan insanlar
dağılır. Neticede ortaya bir şey de çıkmaz.
İbrahim Kalın :Müslümanların iç
sorunlarının yanında, Amerikan toplumundan, devletinden yahut hukukundan
kaynaklanan sorunlar var mi?
Muhammed Zekeriyya :Hem var, hem yok.
Bir çok kişi Amerikan halkının İslama düşman olduğunu düşünüyor. Bunun pek çok
sebebi olabilir. Fakat bence genel olarak Amerikalılar İslamin düşmanı olmaktan
çok İslamin cahililer. Yani İslami bilmiyorlar. Medyanın İslam karşıtı
propagandaşı tabii ki var. Fakat Amerikalılar bu haberleri alıp Amerika’daki
bireylere pek indirgemezler. Fakat bir İslam ülkesinde bombalı saldırı olduğunda
bunu müslümanlarla özdeşleştirirler. Bu doğru. Fakat öte yandan bomba yapan,
saldırıda bulunan müslümanlar da var. Bu noktada müslümanların önemli
sorunlarından biri, bu tür eylemleri açıkça reddetmemeleridir. Yani bizim çıkıp
insanlara İslamin bombayla yahut terörizmle bir ilgisinin olmadığını anlatmamız
gerekir. Bunu yapan kişiler var ama sesleri yeteri kadar duyulmuyor.
Bir diğer
husus da su: Müslümanların İslamin Amerika’da diğer herhangi bir ülkedeki gibi
yaşanabileceğini kavramaları gerekir. Yani kimilerine göre burada namaz kılmak
yahut diğer ibadetleri yerine getirmek zor. Aslında bu hiç de zor değil. Yani
kiblenizi tayin eder ve namaza durursunuz; o kadar. Bunun için işyerindeki
insanlarla konuşmanız gerekebilir. Fakat bu o kadar zor bir şey olmasa gerek.
Amerika’da
İslama düşman olan birey ve gruplar var; Hristiyan Koalisyonu ve evangelistler
gibi. Bunların birinci kaygısı, İslami siyasi bir düşman olarak kullanmaktır.
Fakat bunlara da İslamin ne olduğunun anlatılması gerekir. Ve bu sağduyulu bir
şekilde yapılabilir. Fakat müslümanların şu aşamada bu işi başarabilecek fikri
zenginliğe sahip olduklarını pek zannetmiyorum.
Bunların
dışında mesela California’da bunlara benzer bir başka grup var. İslam, Kur’an ve
Hz. Peygamber hakkında bir sürü yalan ve iftira dolu iğrenç kitaplar
yayınlıyorlar. Dahası burada yetiştirdikleri misyonerleri İslam ülkelerine
gönderip Hristiyanlığı yaymaya çalışıyorlar. Bunların yanısıra Yunan-Ortodoks
kilisesi, Ermeniler, Sırplar var. Bir de 19.ncü yüzyılın sonlarında Osmanlı
topraklarından Amerika’ya gelen Hristiyan Araplar ve Yunanlılar gibi etnik
gruplar var. Bunlar ‘Osmanlılar bizi kesiyor; hayatlarımızı kurtarmak için
buraya kaçtık’ söylemini hep kullanageldiler. Asıl sorunun kaynağının kendileri
olduğundan ise hiç bahsetmezler. Bu gruplar İslama duydukları nefreti başın
yoluyla burada yaymaya çalışıyorlar. Özellikle Türkiye İslami sözkonusu
olduğunda, nefretleri son sınırına dayanır. Bu tip bir zihniyet ile herhangi bir
diyalog kurmak bile mümkün değildir.
İbrahim Kalın :Peki Amerika’daki
müslüman nüfus kendini ifade konusunda yeteri çabayı gösteriyor mü? Mesela
çeşitli toplantılar, yıllık konferanslar yapılıyor?
Muhammed Zekeriyya :Bu tür toplnatıların
problemi, sadece müslümanlar arasında olması. Yani müslüman olmayan dünya ile
herhangi bir bağlantı yok. Bu yüzden de müslümanlar diğer insanlara İslamin[1]
Kur’anin, Şeriatın ne olduğunu, Hz. Peygamberin kim olduğunu, neden Allah’a
inandıklarını, neden namaz kıldıklarını anlatamıyorlar. İnsanlar şeriat
kelimesini duyunca, ‘he, şu el kesme işi mi?’ deyip geçiyorlar. Bu insanlara
şeriatın el kesmeyle bir ilgisinin olmadığının anlatılması gerekiyor. Bir
müslümanın neden müslüman olduğunun anlatılması gerekiyor. Boşna’da olup
bitenlere bakın. Boşnak müslümanları sadece müslüman oldukları ve hiç bir zaman
hristiyan olmayacaklarını bildikleri için kesiyorlar. Bu insanlar müslüman
kimliklerini terketmektense[1]
öldürülmeyi yeğliyorlar. Neden? Bu sorunun cevabının Amerikan kamuoyuna da
verilmesi gerekiyor.
İbrahim Kalın :İslam'ı
sonradan kabul eden Amerika’lı
müslümanlar bu konuda bir köprü vazifesi görebilirler mi?
Muhammed Zekeriyya :Görebilirler. Fakat
onların da sorunu, herkes kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Geçim
sıkıntısı, başka sorumluluklar pek çok şeyi engellıyor. Siyah Amerikalı
müslümanlar, organizasyon ve birliktelik açısından diğer pek çok örnekten fersah
fersah ileridedir. Fakat onların sorunu da garip bir İslam anlayışına sahip
olmaları. Siyah müslüman hareketin liderliği, Farakan ise ayrı bir hikaye.
Bence
müslümanların mezhepleri iyi bilen yetişmiş imamlara ihtiyacı var. Bu imamların
iki dili iyi konuşmaları gerekir: Birincisi müslüman topluluğa dinlerinin ne
olduğunu anlatmak; ikincisi müslüman olmayanlara İslamin ne olduğunu anlatmak.
Ayrıca imamların sosyal bir rolü de olmalı; tıpkı Türkiye’deki imamlar gibi. Ben
orada mahallenin işleriyle ilgilenen, cami cemaatine çeşitli konularda yardım
eden, onların sorunlarını çözen imamlar gördüm. Burada maalesef böyle bir
gelenek yok.
İbrahim Kalın :Sohbetimizi Türkiye’ye
karşı duyduğunuz özel sevgi ile bitirmek istiyorum. Bu sevgiyi hat kursuna
verdiğiniz isimden Hasan Çelebi hoca ile Türkçe (yani
Osmanlıca) yazışmanıza kadar pek çok şeyde görmek mümkün. Bu sevginin kaynağı
ne?
Muhammed Zekeriyya :Bunun kaynağı yine
hat. Hattın yani sıra Türkiye insanının kendine has bir hayat yorumu var. Bu da
bence İslami edeb anlayışından geliyor. Bazen dindar olmayan insanların bile
doğrudan Hz. Peygamberin (sav) hayatından gelen bir tavrı sergilediğini
görebilirsiniz. Bu gerçekten çok hoş bir şey. Hatta geri dönecek olursak;
öncelikle insanların hatta bir saygısı var. İkincisi[1]
öğretim tarzı son derece otantık. İslam öğretişiyle içiçe geçmiş bu sanat hala
yaşayan bir gelenek. Dahası bu geleneğin, yoğrulmuş bir sanat eleştirisi tarihi
var. Bugün elinizde kötü bir hat ile bir Arap ülkesine gitseniz size ‘Vay be! Ne
müthiş eser!’ derler. Aynı hat ile Türkiye’ye gitseniz size ‘berbat'
yahut 'harab’ derler. Bu tavır çok daha dürüst. Ve ben
dürüstlüğü müdaheneye her zaman tercih ederim.
İbrahim Kalın :Üstad, bu güzel sohbet
ve ayırdığınız vakit için teşekkürlerimi sunuyorum.
Muhammed Zekeriyya :Ben teşekkür ederim.

*********