MiFTÂH'UL - KULÛB

( Gönüller Açan Anahtar )

 

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

 1801 -1863 yılları arasında yaşamıştır. Kabri, İstanbul - Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergâhı'ndadır.

 

Terceme:  Abdulkadir  AKÇİÇEK

 

 

İÇİNDEKİLER

 

1.    KISIM: Yazarın Hayatı

2.    KISIM: Giriş, Eserin Yazılması

3.    KISIM: Bu Eserin Düzenlenişi Ve Hitabe

4.    KISIM: Mukaddime - Bu Üstün Yol - Kâmil Mürşid - Bu Yola Giren Salik

5.    KISIM: Teveccüh - Rabıta

6.    KISIM: Latifeler

7.    KISIM: Nefy Ve İsbat

8.    KISIM: Murakabe

9.    KISIM: Bu Yolun İncelikleri

10.   KISIM: Tecelliler

11.   KISIM: Mürşid-Mürid

12.   KISIM: Hilâfet, Kutup-Gavs

13.   KISIM: Kâmil Mürşid

14.   KISIM: Hatime

 

 

 

 

 

 

I. KISIM

 

Konusu : Yazarın hayatı

 

 

 

• 

• 

 

MİFTAH'UL – KULÛB yazarı Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.] sadeleştirmede esas aldığımız eserin başında; hilâl şeklindeki bir çerçeve içinde şöyle tanıtılmaktadır :

— Arifler Kutbu Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) türbedarı Şeyh Hacı Muhammed Nurî Şemseddin Nakşibendî (sırrı mukaddes olsun) Hazretlerinin hal tercümesidir.

Üstteki cümleler, sadeleştirilerek, mümkün olduğu kadar aslı bozul­madan, terkipler çözülerek alınmıştır. Bundan sonra yazılanlar dahi, aynı şekilde, sadeleştirilerek, Arapça terkipler çözülerek alınacaktır.

Şöyle başlıyor :

Yukarıda namına işaret edilen değerli zat; Rabbani Kutub Gavs Ev­liya Sultanı Seyyid Abdülkadir Geylânî (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) Hazretlerinin, on beşinci göbekteki çocuklarından, Anadolu'da Taşköprü kazasında Ayvalı kasabası hanedanından :

“Emiroğulları” denmekle meşhur, Seyyid Hüseyin Efendinin pâk sulbünden hicrî 1216 (M. 1801) yılında hilâfet Diyar-ı İstanbul'da vücud beşiğine süs ol­muştur.

Yaşı, okumaya ve öğrenmeye müsait olunca; şerefli evlerinin yakı­nında bulunan Mercanağa Mektebinde besmeleye başlayıp Kur'an-ı Kerim öğrenmeye girişmiştir.

Hicrî 1230 (M. 1814) yılında Kur'an-ı Kerim'i ezberine almıştır. Bu sırada, henüz on dört yaşındaydı.

Hicrî 1231 (M. 1815) yılında ise,  Sultan Bayezid Han Camünde ted­ris halkası kuran “Baltacı” namı ile tanınan faziletli ders-iamlardan (asistan derecesinde) Hasan efendiden tahsile girmiştir. Öncelikle sarf, nahiv ve mantık ilminden başlamıştır. Söylenenden ve anlatılan manalardan faydalanmıştır.

Hicrî 1242 (M. 1826) yılında Hicaz'a niyetle yola çıkmış ve farz olan hac vazifesini, yerine getirmiştir.

Mekke-i Mükerreme'deki Kabe'yi, Rasûlullah'ın (Allah ona salât ve ve selâm eylesin) mübarek kabrini ziyaret edip döndükten sonra; Sultan Süleyman Han (Süleymaniye) Camiinde tahkik ehli ulemanın övgüsünü kazanan “Şehrî Hafız Efendi” demekle şöhret bulan İstanbullu Hafız Muhammed Emin Efendinin faydalı ders meclisinde hazır olmuştur. Şemsiye şerhinden, taa son nüs­halara kadar ilimleri çözen âlet ve yüksek ilimlerin çırağı olmuştur.

Böylece, zahirî bilgileri tamam ederek, hicrî 1254 (M. 1838) yılında öğrencilere faydalı olmasına izin verilmiştir.

Tanınmış bilginlerden Buledanî (Buldanlı) demekle tanınan, Kayyumî Hacı Muhammed Emin Efendiden maani ilmi; “Şalcı” namı ile tanınan Tosyalı Ali Efendiden fıkıh ilmi; Şehrî Hafız Efen­dinin üstazı olan Kozanlı Muhammed Efendiden usul ilmini okuyup öğren­miştir. Mahir hattatlardan, Kebecioğlu Muhammed Vasfı Efendiden hat ve yazı ilmini tahsil etmiştir.

TASAVVUFÎ EĞİTİMİ:

Hicrî 1236 (M. 1820) yılı ortalarında; Kayserî'nin namlı bilginlerin­den ve Nakşbendiye meşayihinin büyüklerinden, irfan sahibi evliyanın önderi Şeyh Hacı Muhammed Said Efendi Hazretleri (sırrı mukaddes ol­sun) , büyük mürşidi Şeyh Hacı Ahmed Behcetî Kayseri Hazretleri ile İs­tanbul'a gelmiştir.

Bu büyük mürşid Ahmed Efendi, Mürşidi Muhammed Said Efendiye hitab ederek, bu eserin yazarı Muhammed Nuri'yi gösterip şöyle demiştir :

—  Bu küçüğü sen irşad edeceksin. Bunun delâleti ile sayıya hesaba gelmeyecek kadar Muhammed ümmeti Hakk’a ulaşacaktır.

Böylece onu, Muhammed Nuri efendinin irşadına memur etmiştir.

Bu emri alan Muhammed Said Efendi o tarihten itibaren onsekiz sene ramazan aylarında İstanbul'a gelmeye devam etmiş; mürşidinin anlattığı zamanın gelmesini gözeterek, Sultan Bayezid Han cami-i şerifin­de vaazı ve dersi sürdürmüştür.

Ve... hicrî 1244 (M. 1828) yılı mübarek ramazan ayında inabe elini sunmuştur.

Hal tercümesi anlatılan Muhammed Nurî Efendi dahi, babasının hicri 1232 (M. 1816) yılında ölümü ile bıraktığı anası iyi kadınların hanımefen­disi Naile Hatunu, Muhammed Said Efendiye nikahlamış; babalık maka­mına oturtmuştur. Hicri 1250 (M. 1834) senesine kadar tarikat almış, edeplerini ve marifetlerini tamamlamış; halifelik, velilik rütbesine ulaş­mıştır.

Hicri 1250 (M. 1834) senesinde hilâfet verilişinin ardından, adı ge­çen mürşidi Muhammed Said Efendi (sırrı mukaddes olsun); İkinci Sul­tan Mahmud Han tarafından, Hünkâr Hacı Bektaş Velî (Allah, sırrını mukaddes eylesin) dergâh-ı şerifinin şeyhliğine tayin edilmiştir. Bunun üzerine, mürşidi ile birlikte Kırşehir'e gidip üç ay kalmıştır. Orada mürşidinin emri ile çıkardığı halvet erbaininin sonunda irşada memur edilip İstanbul'a yollanmıştır.

Bundan sonra, Uzunçarşı başında bulunan evinde tarikata girenleri, hakikata talib olanları irşad edip yola getirmeye ilk defa başladı.

Hicrî İ252 (M. 1836) yılının muharrem aynıda, Beşiktaş'ta gömülü Arifler Kutbu Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) türbedarı Ârif-i Billah Şeyh Hacı Ali Efendi Yüce Hakk’ın dergâhına yürümüştür. Bunun üzerine Sultan II. Mahmud Han Hazretlerinin (yattığı yer nur olsun) seçmesi ve arzusu ile yerine geçmiş ve güzel halefi olmuştur.

Birkaç gün geçince; adı geçen Sultan II. Mahmud Hazretleri, Tophane meydanın­da yapılan Nusretiye Cami-i Şerifinde, cuma günleri Şifa-i Şerif okutma­ya tayin etmiş ve üç hafta cuma alayını oraya yürüterek bereketli der­sini dinlemiştir.

Adı geçen Mevlâna'nın türbesinde; beş sene intisab edenleri ve müridleri feyzlendirmeye, irşad etmeye, çeşitli ilimleri öğretmeye gayret sarfetmiştir. Esas ve parça eserlerden Menar, Mülteka, Birgivî Merhu­mun Tarikat-ı Muhammediyesini okutarak zamanını geçirmiştir.

Hicrî 1257 (M. 1841) yılında ikinci kere Beyt-i Haram'a hacca gitmiş ve Seyyid'ül-Enam'ın mübarek kabrini ziyaret etmiştir. Dönüşünde, daha önce olduğu gibi, bu yola giren saliklerin terbiye edilmesi üzerinde dur­muştur.

Hicrî 1274 (M. 1857) yılında Medine-i Münevvere'ye giderek Saadet Kaynağı Fahr-i Risalet'in (Rasûlullah'ın) huzurunda beş ay alnını yere koymuştur. Sonra dönüp otuz sene irşad seccadesinde kalmıştır.

Hicrî 1280 (M. 1863) senesinde mükerrem şevval ayının 14. salı ge­cesi nefeslerini tamam ederek izzet sahibi Yüce Rabb’ın huzuruna yürü­müştür.

Cenaze namazı; bilginlerden, meşayihten, Müslüman cemaattan ka­tılan büyük bir kalabalıkla Beşiktaş'ta Atik Sinan Paşa Cami-i Kebir'inde eda edildikten sonra adı geçen Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin mübarek türbesinin iç kısmında, sol tarafa gömülüp kabri yapıldı.

 

AHLÂKI

Dış görünüşü ve gidişatı; pâk şeriat ve güzel sünnetlerle bezeli idi.

Zahid, takva sahibi, şüpheli işlerden sakınan, yaratılış itibarı ile ik­ramı seven, vergisi ve iyiliği cümleye şamil, mukaddes nefeslerin, açık kerametlerin sahibi pek mükemmel bir mürşid idi.

Müridleri, kendisine bağlıları sayısızdı. Tarikatı tamamlayan, sülûkünü bitirenleri pek çoktu. Yirmiden fazla da halifesi vardı.

Kaleme aldığı eserler arasında; hayatta iken, bağlıları için neşret­tiği Vasiyetnamesi vardır, ölümünden sonra ele geçen Miftah'ül-Kulub ve Murakabe adlı eserleri vardır. Bunlar birkaç kere basılmıştır.

Tarikat zinciri aşağıda anlatıldığı şekilde Şah-ı  Nakşbend Hazretle­rine ulaşmaktadır :

Şeyh Hacı Muhammed Said Kayserili Nakşbendî Hazretleri... Bu, ikramını gördüğü zattır.

Şeyh Hacı Ahmed Behcetî Kayserili Nakşbendî Hazretleri...

Küllahioğlu Şeyh Hacı Mahmud Kayserili Nakşbendî Üveysî Haz­retleri...

Hazret-i Hızır aleyhisselâm ve Hazret-i Şah Nakşbend'in ruhaniyeti...

Bunlar, sırası ile birbirlerinden tarikat almışlardır.

 

Allah, onlara rahmet eylesin; onların feyzlerinden bizleri faydalan­dırsın.

Âmin!..

 

 

2. KISIM

 

Konusu: a) G i r i s ..

b) Eserin yazılmasına ' nasıl başlandığı..

 

 

Rahman Rahim Allah'm adı ile.. Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.

 

Salât ve selâm; efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabının tamamı­na şamil olsun.

Ya Rasûlullah, salât ve selâm sana...

Ya Habibullah, salât ve selâm sana...

Ey Evvel Gelenlerin, Sonra Gelenlerin Efendisi, salât ve selâm sana...

 

Sonra...

Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebeb olan durum şudur :

Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde tevec­cüh halindeydik.

Bu halde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.

Bu hiç bir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu :

“- Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Aşık, sadık,' mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.

Sûfilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin.

Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen halinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risale­lerden ve şiirlerden ezberleyip meclis-meclis gezip o hallerden dem vu­rurlar.

—  Kal ile hal ettim. (Söz ederek manaya erdim.) Kıyası ile; kendi akıl, yersiz arzu ve nefsi ile vehmedip anladığı gibi konuşur. Hal böyle iken; gidişatımın, şeriatımın dışında itaat ve boyun eğmekteki kusurunu da görmez.

“Zevk ehli, hal ehli biri imiş...” Desinler diye, ayrıca :“İnsanlar arasında şöhretim artsın...” Düşüncesi ile hep kendi sapıtır, hem de başkalarını saptırır; bundan da habersizdir. Bu yüzden de, bazı okuyup yazması olmayan mahabbet ehli ümmetlerin yollarını kesmeye sebeb oluyorlar.

Bu arada ilmi isteyenlere, bildiği ile amel eden bilginlere, ibadet ehli iyilere de : “Tarikattan nasipsiz.. Haricî..” Deyişi ile taş atılıp bütün tarikatlara eğri baktırmağa da sebeb olu­yorlar.

Bununla beraber; ilim yolunda olanlar, bildiği ile amel eden bilgin­ler, ibadet ehli iyiler Şeriat-ı Ahmediyye’mi bilirler. Muhammedi gidişatı­ma, üstün sünnetlerime temiz kalble bağlanıp tutunurlar. Böylece bizi bu­lurlar.

Ehlullahın tamamının, ümmetin iyilerinin, aşık, sadık tüm ümmet­lerimin elinde şeriat bir asadır; gidişatım üzerlerinde bir abadır; Allah rızasını elde etmek dillerinde bir gıdadır. Bu böyle olmadıkça; kimse bizi bulamamıştır, bulamaz da... Anlatılanın dışında bir adım giden yolundan kalır; yüzünü haricîler zümresine döndürmüş olur. Bunun böyle olduğu­nu anlamaz, kendisinin hiç bir şey elde edemeden kaldığını da bilmez. Doğ­ru olanlara da kötü gözle bakılmasına, taş atılmasına sebeb olur.

Aralarında bazı kabiliyetli olanlar vardır. Ne var ki, bunlar da hal­den habersiz taklitçi olarak sözde kalırlar. Gidişatlarında ve bu yola gi­rişte, kendileri mükemmel bir mürşide muhtaç oldukları halde, mürşidlik iddiası ile geçinirler. Ne var ki, şundan da haberleri yoktur : Soğuk de­mir döverler.

İşte bu helak uçurumu mertebesinden, her birinin tecellisi gereği yakalarını kurtarmalarına sebeb olacağı gibi; şeriat, tarikat, hakikat, vuslat nedir bilmeleri için bir risale yaz. Aşık, sadık, mana yüzünü gör­meyi isteyerek doğru yollarını bulsunlar.

Yazılacak risalenin adı da şu olsun : MÎFTAH'ÜL - KULÜB SIRR-I ŞEMSEDDÎN.. (GÖNÜLLER AÇAN ANAHTAR  ŞEMSEDDÎN SIRRI )

Böyle bir emir vermeleri üzerine : “Memur mazurdur.” Kuralına göre, Enbiya Sultanı Rasûl-ü Kibriya Allah'ın Sevgilisi kı­yamet gününün şefaatçisi efendimizin fermanı yerine getirilmesi gereken bir vazifesidir; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Efendimiz Hazretlerine tabi olmakta, emrini yerine getirmekte olan bu âciz kul ümmeti; bu risaleye başladı. Yüce Allah'ın vereceği başarı ile güzel bitmesi için niyaza geçti.

Bu durumda, kâtibin elindeki kalem, atıcının elindeki ok ve yay du­rumunda olduğumuzdan; umulan odur ki : Hatasını, yanlışını af eteği ile okuyanlar örteler. Çünkü :

“El-insan mahallün-nisyan..” (= İnsan unutma yeridir..) manası bizim içindir.                                   

 

 

 

 

Başarımı Allah'a bağlarım. O'na dayanır, O'na güvenirim.1

 

 (1) Hud suresinin 88. âyetidir.

 

 

 

 

 

3. KISIM

 

 

Konusu:

a) Bu eserin düzenleniş şekli hakkında bilgi..

b) Bir hitabe ve bulmacalı şiir.

Bu değerli risale, şu şekilde düzenlenmiştir :

a)     Mukaddime..

b)     Üç bab ..

c)    Hatime..                                     .

Kısaca, bunların içinde yazılanlar da şöyle anlatılmıştır : Mukaddime, şu hususları açıklar :

a)     Bu üstün yolu aramayı..

b)     Kâmil mürşide kavuşup ona sahib çıkmayı..

c)     Bu yola giren salikin inabe şeklini..

 

Birinci babda şunlar vardır :

a) Teveccüh..

b)     R a b ı t a ..

c)     Sülük seyri..

d)     Yedi latife..

e)     Nefiy ve isbat..

f)     Murakabe..

Bunlar, dört ayrı bölümde açıklanacak.

 

İkinci babda şunlar vardır :

a)     İsimlerin tecellisi..

b)     Fiillerin tecellisi..

c)     Sıfatların tecellisi..

d)    Zat tecellisi..

e)     Allah ile fena, Allah ile baka..

f)     Allah'ın zatına dalıp gidenler.. Bunlar da, beş ayrı bölümde açıklanacak.

 

Üçüncü babda şunlar vardır :

a)     Hilâfet sırrı..

b)     Kutuplar kutbu..

c)     En büyük gavs..

d)    İlk kutub..

e)    Diğer kutuplar..

f)     Ehlullahın bütünü..

Bunlar da, üç ayrı bölümde açıklanacak.

 

Hatimede ise,  şunlar vardır :

a)     Şeyhin usulü..

b)     Sona ulaşan salik..

c)     Yeni başlayan salik..

d)    Mürşidsiz müridin sülûkü..

e)    Gerekli bazı uyarmalar..

f)    Kader sırrı..

g)    Levh-ü Mahfuz.

h)    İtikadla ilgili bazı şartları ve sonucu açıklar.

 

HİTABE

Ey Aziz ey Muhammedi maya ile nurlanan ey Âlemlerin Rabbı Yüce Zat'ın ihsan eylediği başarı ve hidayete zuhur yeri olmakla pâk olan!.

Estaîzü billah (Allah'a sığınırım) :

 

—  «Deki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sev­sin; günahlarınızı bağışlasın. Allah tam manası ile bağışlayıcı merhametlidir.» (3/31)

Nazm-ı celiline inanan tevhid ehli!.

 

Estaizu billah :

 

— «Bir kimse Rasûl'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur.» (4/8)

Manasındaki sırra itaat edip baş eğen!. Estaizü billah :

— «Ta Ha, zahmet çekmen için sana Kur'an-ı indirmedik; ancak gönlünde öte endişesi olanlara bir hatırlatmadır.» (20/1 - 3)

Manasındaki şanı büyük Kur'an dizisinden nasibi bulunan, korku ve endişe üzere olan!.

Estaizü billah :               

— «Rabları onlara pek temiz şarabı içirmiştir.» (76/21) Kaynağından payi bulunan aklı uçan sarhoş!. Sonra :

— «İyi anlayınız, Allah'ın zikri ile kalbler doyuma ulaşır.» (13/28)

Sırrını gerçekten bulan yolcu ve hakikaten Allah rızasına uygun talib!.

 

Bir şiir :

 

Sevgiyi içerim hep billur billur;

Ne ben kanarım ne şarap kurtulur..

 

Manasındaki tadla aşk meydanında tek varlık olan!. Sonra :

 

— «Olan Allah'tır; O’nunla ikili bir şey olmaz.»

Manasına gelen hadis-i şerifi üzerine :

 

— Şu anda dahi öyledir. Bu imkân âleminde olmuşlardan daha ha­rikası yoktur.

Diyen gönül ehli, zevk ehli ve ilâhî aşktan zerre mikdar nasib alan :

 

“Aşk ilâhî bir ateştir. Allah'ın gayrını, sevgiliden başkasını komaz yakar.” manası ile geceli gündüzlü ülfet edip :

 

“Ah ederim aşka ve hallerine; yandı kalbim hararetinden.” cümlesi ile de demlenen dostlara, safa süren kardeşlere malum olsun.. Şöyle ki :

İşbu risaleye; başından sonuna varıncaya kadar, hiç bir yerine dışarıdan tek harf karışmamıştır. Hepsi; Âdemoğullarının Efendisi Ümmetlerin Hayırlısının Baş Tacı Kıyamet Günü Meydanında Asilerin Şefaatçisi Efendimiz Hazretlerinin emri ile, işareti ile alınmıştır. Ona salât ve selâm olsun.

Bu risaleye içten bir bakışla göz atan, işaret edilip anlatılan dürüst yoluna giren, uygun usulüne göre yerine getirilmesi gerekeni yerine geti­ren, emirlerini yürütmeye çalışıp gayret eden mahabbet ehli, özünde sö­zünde doğru aşık, Allah rızasına talib olan dostların ve kardeşlerin hepsi Yüce Allah'ın yardımı, Rasûlullah'ın himmeti, keza ehlullahın himmeti ile bu yola girmesi ile en üstün gayesine ulaşır. Bundan da hiç şüphe edil­meye..

Rasûllerin efendisi hürmetine.. Âmin!.

 

Bilmeceli bir şiir :

 

Bu mahalde bir muamma söylenir;

Okunyanlar bilmez anı hem nedir?.

Bilir ancak ol Muhammed Mustafa;

Sorar isen belki söyleye sana..

NUN ü KAF'tan MİM'e varınca Hace;

Üç tane KAF gelir bil iyice..

NUN gidince MİM ü DAL sonra gelir;

MİM ü DAL'dan sonra canım NUN ELİF ŞIN MİM gelir.

NUN mekâna varmasına ey hace;

MİM KAF ile BI KAPtır ana netice..

NUN varınca MİM ile NUN yanma;

Olur. ancak BA ile YA yer ona..

ŞIN'lı MİM'den MİM'e varınca hace;

Ara yerde dört ŞIN gelir bil nice.. '

 

 

 

4. KISIM

 

 

Konusu: Bu kitab için yazılan mukad­dimedir: şu hususları açıklar:.

a)  Bu üstün yolu aramayı..

b)  Kâmil mürşide kavuşup ona sahip çıkmayı..

c)  Bu yola giren salikin inabe şekli..

 

 

Ey hakkı hak olmayandan ayırd eyleyen..

Allah rızasının talibi, Hazret-i Rasûlullah'ın gidişatına rağbetli olan..

Cümle din kardeşleri, sevdikler, anlatılacak hususları iyi bilmelidir.

 

Bu iş yurduna gelip de iman şerefine eren mümin ve muvahhidin okuduğu :

“Allah'tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah'ın elçisidir.” mutlu cümlesini dille söyleyip kalble de doğrulamak, her erkek ve ka­dın müminlerin aslî yaratılışlarında vardır.

İşbu kitabın başından sonuna varıncaya kadar anlatılan ilahî feyzler, Allah'ın sonsuz ihsanı dahi cümlesinin alnından sarkan perçemlerde gizlice asılıdır.

Aşıklara yakışır şekilde, gerçekçi olarak; yoluna göre, sırası ile güç harcayanları, karşılıksız armağanlar veren Yüce Zat haşa ki insansız bı­raka; yoksun ede..

O halde, itikadını buraya bağla.

Kapıcısı bulunduğun, Allah'ın hazinesi olan kalb kapısını yersiz ar­zudan, utanç veren işlerden, şeytanın askerlerinden koru.. Bunların hiç birini oraya koymamaya gayret et; çalış..

Sonra..

Bir kâmil mürşid bulup elini tutarak onunla inabe etmeğe dahi, him­met sarf etmek pek gereklidir.

Zira, kılavuzsuz yola gitmek, yolu bulmak; gece karanlığında, ışıksız olarak bir kimsenin bilmediği yola tek başına gitmesi gibidir. Bu durumda olan kimse; gittiği semti görmez, bastığı yeri bilmez, önünde hendek mi var, uçurum mu anlamaz!. Bu durumda; ölüm uçurumuna düşmekten ya­na çok korku vardır.

Ne var ki, kâmil bir mürşid, o yola gidip gelmiştir. O yolların bozuk yanlarını, tehlikelerini de görmüştür. Bu yolda hemen her şeyi anlamış ve bilmiştir. Kılavuzluk ederek, o yollardan esenlikle müridini geçirir.

Şimdi: “-Bu zamanda, öyle kâmil mürşid nerede bulunur?, öylesi kimya çeşidinden bir şeydir.”  diyecek olursan, sözün temelde bir gerçeğin ifadesidir. Ne var ki, in­saflıca düşünüp tam bir insafla da gerçeğe teslim olursan; bu sözünde, nefsin hilekârlığı ve aldatmacası görülür.

Bu durumda anlaşılan odur ki : Eksiklik, sendedir. O halde, vakit geçirmeden, arayıp taramada gerçekçi olmaya bak.

Mutlak feyzin sahibi Yüce Zat'tan; çaresiz bir kul samimiyetle, ger­çekçi olarak onun hoşnutluk yolunu istediği ve aradığı zaman : Haşa ki, o yaratan Yüce Zat, onu yoksun bıraka..

Doğrulukla sen onu aradığın sırada, hemen o senin elinden tutabilir.

“Onun bir nişanı yok ki; kâmil mürşid olduğunu nasıl bileyim ?” diyecek olursan, bu da yerinde bir söz olamaz; zira onun nişanı pek çoktur. Burada olanlardan üç tanesini söylersem, sana yeter.

 

MÜRŞİDİN NİŞANI

 

BİRİNCİSİ : Onun mübarek huzuruna vardığın zaman, bütün gam­ların gider. İçinde, bir ferahlık, bir sevgi hâsıl olur.

İKİNCİSİ : Onun saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak istemez­sin. Onun inciler gibi saçılan sözleri ile özünün aydınlığı ve sevgisi artar.

ÜÇÜNCÜSÜ : Onun hoş ziyaretine gelen büyüklerden, küçüklerden kim olursa olsun; padişah dahi olsa, elini öpmek zorunda kalır. Hayır dua­sını dilemekle de mesrur olur. Çünkü, bu büyük zatın bütünüyle tutumu ve davranışları Rasûlullah'ın gidişatına uygundur; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

İşte anlatılan bu üç belirti, hangi değeri yüksek zatta; gösterişe ve işitsinlere kaçmadan görülür ve bilinirse, hiç durmayasın. Hemen git, tam manası ile ona teslim ol. Yıkayıcının elindeki ölü hükmüne gir. Emret­tiği yerde dur. Her emrine itaat et; boyun eğ. Onun cümle hizmetini ve emrini kendin için birer nimet bil… Bundan sonra, artık emirleri üzerinde ve hizmetinde olmak gerekir.

Ancak., şurası dikkat ister.

Babadan kalma bir dergâhı elde tutan biri çıkabilir. Bir yolunu bulup tayınına, gelirine tamahla aracı vasıtası ile dergâh tedarik eden biri de olabilir. Anlatılan durumda olanlar, ehlullah kisvesine bürünmüş ve bazı ta­savvufa dair kitapları ve risaleleri de okumuş olabilirler. İşbu durumdan sonradır ki : “-Biz de şeyhiz..” diyerek, şeyhlik makamına otururlar, irşada başlarlar..

Ne var ki, irşadın ne olduğunu bilmezler; bildikleri de yanıldıklarını karşılamaz.         

Hali anlatıldığı gibi olan bir kimse; aynen kördür. Müridi zaten kör­dür. İki kör, nasıl yola çıkabilirler!.

Bu işin sonunda, bir ölüm uçurumuna düşme korkusu vardır.

Anlatılanların dışında bir başka zümre daha vadır; şöyle derler :

—  Şeriat-ı mutahhara zahir halidir; halbuki bizim yolumuz bâtındır. Boy abdesti, abdest, namaz, oruç gibi şeyler ebrarın işidir. Ebrar ise; cen­net, huri, gılman, cennetin diğer nimetleri ve safaları için çalışırlar. Bizim boy abdestimiz ezelîdir, abdestimiz de o vakit alınmıştır. Namazımız, oru­cumuz da o zaman eda olunmuştur. Biz, cemal aşıkıyız; cennetle, cehen­nemle işimiz yoktur.

Allah, bizleri bu gibi sözlerden korusun. Anlatılandan daha başka uy­gunsuz söz ettikleri de olur. Meselâ şöyle derler : “-Biz daima huzurdayız..” Dolayısı ile, dinen yasak edilen hemen her türlü yasağı, hiç bir şey değilmiş gibi, mubah sayar işlerler.

Çok-çok dikkat edip sakınmak gerekir. Bu türlü kimselerden uzak durmak, Yüce Hakk’a  yakın olmaya sebeb olur. Onların oturduğu yerler­den uzak olmak dahi, en gerekli şeydir.

Anlatılan işte, sözde, amelde bulunanlar, âdemoğlu gübresine bat­mış gibidirler. Onların yanına gidene ondan bulaşır; hiç olmazsa kokusu gelir. Bu gibi kimselerden çok uzak durmak gerekir.

 

***

Yukarıda da anlatıldığı gibi;; her iman sahibi kadın ve erkeğin alın perçeminde; ilâhî feyzler, sonsuz ihsanlar gizlice yazılıp asılmıştır. Bun­lar; Muhammedi maya, Ahmedî gidişattır.

Bu şekilde hemen herkese şamil, Allah'ın ihsanı olan büyük nimet için yakışır mı ki : Gafletle boşa giderilsin.

İşbu anlatılan manaya derinden bakılmalıdır.

 

***

 

İNABE

Yukarıda, kâmil mürşidin üç alâmeti anlatılmış, sıfatları belirtilmiş­ti. O alâmetlere ve daha sonra anlatılanlara derinden bakan özünde ve sö­zünde doğru olan aşık hemen onu bilir; bulur. Onu bulduğu anda dahi, şekke şüpheye düşüp oyalanma ile vakit kaybetmemelidir. Edeple, destur isteyerek huzuruna varmalıdır. Uğurlu ve mutlu elini tutup öpmelidir. İçli dışlı bendeliğe kabul etmesini rica ile niyazla dilemelidir. Allah'ın rı­zasından başka, bütün talepleri içinden çıkarıp atmalıdır. Kalbinde, sırf Allah'ın rızası olmalıdır. Saf, temiz kalble huzurda oturmalı; vereceği emirleri beklemeli, yapacağı işaretleri gözetmelidir. Her ne emir verirse.. ağırdan almadan kabul etmelidir. Kesin olarak, tereddüdü belirten bir söz etmeden, ona doğru dönüp durmalıdır.

İşte böyle bir haile mürid ortaya çıktığı zaman, kalbi yöneten mürşid; mürid huzurda iken, kendi kalbine bakar. Aradan bir dakika geçtikten sonra, ortaya çıkan durum ne ise,  ona göre inabe verir.

Eğer mürşid, böyle bir teveccühle işi sonuçlandırmaya güçlü değilse.. o zaman müride tenbih eder ki, istihareye yatsın. Kendisi de aynı gece Rasûlullah efendimize teveccüh eder. Şöyle bir dilekte bulunur :

— Şu isimde bir ümmetin inabe etmek istiyor. Kendisine istihare et­mesini ısmarladım.

Rasûlullah, her ne yönde emir ve ihsan buyurur ise, o şekilde inabe verir.

Şeyhte, anlatılan iki çeşit güçten hiç biri yok ise,  o zaman başka türlü hareket eder. Müride ısmarladığı gibi; kendisi de o gece istihareye yatar. Ortaya çıkan emir ve işarete göre inabe verir.

 

Sonra..                                               

İnabe vereceği zaman, müridi huzuruna alır, diz dize oturtur, önce, kendisine teveccühü anlatır.

Daha sonra, alnını, müridin alnına dayar. On dakika veya on beş da­kika kadar şeyh teveccüh eder.

Bundan sonra; müridin sağ elini, kendi sağ eline alır. Kendisine şu beş şartı yerine getirmesini emreder :

 

1. ŞART.: Devamlı abdestli bulunmak..

2. ŞART : Farz olan beş vakit namazını hiç bırakmadan, vaktinde ve zamanında kılmak..

3. ŞART : Kazaya kalmış namazı ve orucu varsa, bütünüyle hep­sini eda etmek..

4. ŞART : Yalan söylemekten, gıybet etmekten tam manası ile sakınıp geri durmak..

5. ŞART : Hiç bir kimsenin aleyhinde bulunmadan, daima kendi kusurunun affını dilemek..

“Bunları, mutlaka yerine getir..” diyerek, müride tenbih eder.

Bundan sonra; müridin kabiliyeti ve tecellisi neyi gerektiriyorsa., o yolda kendisine okuması gerekeni emreder. Meselâ ; Fethiye, istiğfar, sa­lât ü selâm, ism-i celâl okumak gibi.. Bunların hangisi onun haline yakışır ise,  onu ders olarak vermelidir.

Daha sonra :

—  Estaizübillah.. (Allah'a sığınırım..) diyerek; Fetih suresinin şu 10. âyetini okumalıdır :

 

— «Onlar ki seninle biat ediyorlar; ancak Allah ile biat etmekte­dirler. Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir. Her kim, sözünden dönerse, kendi aleyhine olur. Her kim de, Allah adına verdiği sözü yerine getirirse, kendisine büyük bir mükâfat vere­cektir.»

Daha sonra da, Fatiha suresini okuyup işi bağlar.

**

Bundan sonra.. Müride gereken ve yakışan odur ki : Verdiği bu söz üzerine, kuvvet­lice dura; ayağını pek basa.. Bu sözü bozmamak için de, çok önem vere.. Zina, müridin uyması gereken şartların bir başkası da budur. Zira, en küçük tenbellik, verilen sözün bozulmasına neden olur.

 

MÜRİDE GEREKENLER

 

Üstte yazıldığı gibi, bir Allah yolcusu; icazet ve inabeye sahib olduk­tan sonra, şunu da bilmelidir ki., verilen sözde şart koşulan beş şeyi ye­rine getirmeye çok dikkat etmesi gerekir. Hiç bir erteleme yapmadan on­ları eda etme yoluna girmelidir.

Beş vakit namazını, mümkün olduğu kadar, cemaatle eda etmeye rağ­bet etmeli; bu hususu dikkatinden uzak tutmamalıdır.

Bundan başka, sünnet sayılan : Teheccüd, işrak, kuşluk, tahiyyat-i mescid, salât-ı vüdu, evvabin gibi namazlardan hangisini mürşidi tavsiye ederse, yerine göre emir ve tavsiyesini yerine getirmelidir. Kesin olarak, terkini yerinde görmemelidir. Zarurî bir durum dolayısı ile, bırakma du­rumu meydana gelir ise,  vaktinde yapılıyormuş gibi, hemen eda etmelidir. Bu şekilde nafilelere devam etmek dahi, Yüce Hakk’a  yakınlığı gerektirir; bunun için de devam edilmesi yerinde ve gereklidir.

 

FETHİYYE-İ  ŞERİFENİN  OKUNMA  ZAMANI

Eğer Fethiyye-i Şerife'nin okunmasına izin verilmiş ise,  sabah namazı kılındıktan sonra ve her gün okunmalıdır.

Yine mürşidin izni ve icazeti ile alınan istiğfar, salâvat-ı şerife, tevhid-i şerif, celâl ism-i şerifi ise,  gecenin son üçte birinde okunmalıdır. O vakit, teheccüd namazı vakti olup bu dersleri o vakitte yapmak en fazi­letlisidir. Güneş doğduktan sonra işrak vakti, ikindi namazından sonra da okunabilir ki; bu vakitler de en faziletli vakitler arasında sayılır.

Hâsılı : Bu vakitlerin hangisi, müride iyi gelirse, o vakitlerde dersi­ni okuyabilir.

Mürid, kendisine yerilen dersi okuyacağı zaman; tenha bir yerde kıb­leye dönüp oturmalıdır.

Sonra, üç kere ihlâs (112. sureyi), bir kere de Fatiha-i Şerife'yi oku­yup sevabını, sırası ile :

a)    Şeriatın kurucusu Rasûlullah efendimizin tertemiz ruhuna he­diye etmeli; cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabrine göndermelidir. Allah O’na salât ve selâm eylesin.

b)     Bütün nebilerin, resullerin temiz ruhlarına hediye etmelidir.

c)     Dört halife olan Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hâzret-i Os­man ve Hazret-i Ali'nin dahi ruhlarına hediye etmelidir. Allah onlardan razı olsun.

d)    Diğer ashabın, ashabı gören tabiinin, tabiini gören tebe-i tabiinin dahi temiz ruhlarına hediye etmelidir; Allah onlardan razı olsun.

d)     Müçtehid imamların dahi, ruhlarına hediye etmelidir; Allah on­lardan razı olsun.

e)     Bütün ehlullah olan velî kullarına hediye etmelidir; sırları mu­kaddes olsun.

f)     Kalan erkek ve kadın müminlerin dahi ruhlarına hediye etmeli­dir; Allah onlara rahmet eylesin.

 

ÖLÜMÜ DÜŞÜNME HALİ

Bundan sonra ölümü düşünme haline geçmelidir; bu da şöyledir :

Sanki kendisi hasta olmuş; can çekişme durumuna gelmiştir. Malın­dan ve elindeki dünyalıktan ümidini kesmiştir. Akrabadan, çocuklardan, aileden artık fayda yoktur. Sonunda bunları bırakıp gidecektir. Nefesi kesildikten sonra da, kabre koymak için hazırlık yapacaklardır. Kefeni getirilecek, yıkayıcıya teslim edilecek, tabuta konacak, cenaze namazı kı­lınacak, kabre götürüp içine koyacaklar; yatırıp üzerine de toprak ata­caklar. Sonra orada bırakıp gidecekler.

Kısaca düşünüp şunu anlayacaktır : Yüce Hakk’ın zatından başka, hiç bir şeyin kalıcı durumu yoktur.

İşbu düşünce ile; icazet ve inabe alırken, mürşidin huzurunda nasıl edeple olmuşsa., öylece mürşidin huzurunda olduğunu düşünerek dersini okumaya başlar.

Hayır olsun, şer olsun, hiç bir şeyi hatırına getirmemeye tam bir gayret harcamalıdır.

Bu halet içinde iken, kendisine manevî yönden bir zuhurat olursa mü­rşidinden başkasına söylememelidir.. Eğer mürşidi birine söylemesi için izin vermiş ise,  ona söyleyebilir.

Bu arada bir de, rabıta var ki, o da yerinde açıklanacaktır.

 

Bu kitabı yazan zata ait bir şiir :

 

 

Aç gözün bak asûmana kim nedir;

Hep gelenler bu cihana andadır.

Cümle gelmiş geçmişi seyret tamam;

Has u ama olanı gör vesselam..
Ol kadar in'am ü ihsan hep sana;

Hak'tan oldu eyleme vaktin heba..

Aç gözün bir hoşça fikr et ey civan;

Geçti ömrün hab ü gafletten uyan..

Kır bu benlik bendini ey hace gel;

Mürşide kul olagör etme cedel..

Cümle varlıktan halâs etsin seni;

Taa, getürüp hakka yetürsün seni..

NURÎ'ye gel Hakk’a  vasıl olasın,

Bihisab in'ama nail olasın..1

 

 

 (1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Gözünü aç, semaya bak, neler olduğunu gör; bu cihâna gelenlerin hepsi oradalar.. Bütün gelip gidenleri tam olarak seyret; seçmeye, düşüğe olanı gör vesselam.. Bunca nimetin, ihsanın hepsi sana Hak'tan geldi; vaktini boşa giderme.. Gözünü aç da güzelce bir düşün ey genç; ömrün bitti, gaflet uykusundan uyan. Ey efendi, bu benlik ipini kır da gel; mürşide köle ol, çekişmeyi bırak. Böylece cümle varlıktan seni kurtarsın; götürüp Hakk’a  ulaştırsın. NURİ'ye gel ki; Hakk’a ulaşasın; sayısız nimetler bulasın.

 

 

5. KISIM

 

 

             Konusu : Dört bölümden ibaret olan BİRİNCİ BAB..

 

I. BÖLÜM : Teveccüh - Rabıta..

Kendi içinde, dört bölümden ibaret olan bu birinci bölümde şu hu­suslar vardır :

a)    Teveccüh ve rabıta..

b)    Müptedi (yeni giren) salik..

c)    Mutavassıt (ortada bulunan) salik..

d)    Müntehi (sonda bulunan) salik..

 

Bunlar, üç türe ayrılıp açıklanacaktır :

 

TEVECCÜH

Birinci türde, şunlar açıklanacak : Müptedi salikin, muktedi talibin teveccühü. Bu da, üç yönlüdür.

 

Birinci yönlüsü şöyle olacaktır : Şeyhin huzurundaymış ve diz dizeymiş gibi, kıbleye dönük olarak oturacak. Kendi kalbini bir tekneye veya bir başka kaba benzer görecek. Şeyhinin kalbini de, umman deniz misali bulacak. Kendi kabını altına tu­tup umman deniz misali mürşid şeyhin kalbinden ilâhî feyz doldurmaya çalışıp gayret edecek. Bu iş; en azından çeyrek saat, ortalama yarım saat, en çoğu da bir saat kadar sürdürülüp öyle duracaktır.

 

İkinci yönlüsü de şöyle olacaktır : Mürşid şeyhini bir çadıra benzetecek. Kendisini de o çadırın içinde bilecek. Dört yandan, o çadırın içine ilâhî feyzlerin akıp durduğunu gö­recek. Kendisini bu halde tutup durmalıdır.

 

Üçüncü yönlüsü şöyle olacaktır : Mürşid şeyhinin ruhaniyetini bir büyük denize benzetecek; kendisini de bir damlaya.. Sonra kendisini o büyük denizde boğulmuş bilip anlatılan şekilde teveccühünü sürdürecektir.

Anlatılan üç yönlü teveccühten hangisi, kendisine kolay ve uygun olursa., ona devam etmelidir. Anlatılan en az, orta ve en çok teveccüh sü­relerinden hangisine alışmış ise,  kıbleye dönerek o şekilde oturmalıdır. Sonra da, kendisine ihsan edilen zikir dersini, teveccühünü bozmadan oku­malıdır.

Dersini bitirdikten sonra da, Fatiha okuyup duasını etmelidir.

 

RABITA

Anlatılan bu makamların rabıtası dahi üç yönlüdür.

 

Birinci rabıta şöyle olacaktır : Bu yola giren salik mürid; hemen her gezip oturduğu yerde, şeyhinin eli elindeymiş ve daima huzurunda oturuyormuş gibi bir duyguya sahib olacak.

 

İkinci rabıta şöyle olacaktır : Mürşid şeyhinin ruhaniyetini; bir hırka veya bir cübbe gibi giymiş, bir peçe şeklinde üzerine örtmüş gibi bilecek.. Daima onunla gezip otur­duğu duygusuna sahip bulunacak..

Üçüncü rabıta ise,  şöyle olacaktır : Mürşid şeyhinin mübarek hırkası içinde, koltuğu altında kendisini gizlenmiş görecek. Böylece, daima onunla beraber olduğu duygusuna sa­hip bulunacak..

İşbu usulleri izleyerek giden Hak yolcusu mürid salik; uyumaya ni­yet ettiği zaman, kendisini şöyle bilecek : Sanki, mürşid şeyhinin uğur­lu ayağına başını koymuş, orada uyuyor.

Evet, Hak yolcusu mürid salikin yatıp uyuması da böyle olmalıdır.

 

* **

İkinci türde şunlar açıklanacak : Mutavassıt (ortada bulunan) salikin teveccühü.. Bu da üç yönü ile açıklanacaktır.

 

Birinci yönlüsü şöyle olacaktır : Orta halli salik, bu yönlü teveccühünde; kendisini mürşid şeyhinin huzurunda diz-dize oturur bilecek.. Şeyhini, bu şekilde huzur halinde bul­duğu zaman, şeyhi, kendisini alıp nur kaynağı Rasûlullah efendimizin huzuruna götürdüğü duygusuna sahib olacak; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Kendi durumunu bu ölçüde, bilerek, Rasûlullah'ın huzurunda du­ruyormuş gibi duracak; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Ancak, kendi­sini, mürşid şeyhinin hırkasının altında saklı sayacak.. Bu arada, şeriat sahibi Rasûlullah efendimizin, cevahirlerle bezeli yüksek bir kürsüde otur­duğunu, dört halife efendimizin de, onun sağ ve sol taraflarında bulun­duğunu bilecek. Rasûlullah efendimize Allah salât ve selâm eylesin; dört halifeden dahi, razı olsun. Bu halde; tam bir huzur, huşu ile bir çeyrek veya yarım saat yahut bir saat kadar.teveccüh edip oturacak..

 

İkinci yönlüsü şöyle olacaktır : Şeyhini bir çadır gibi bilip ona sarınacak. Her yandan da ilahî feyz­ler geldiğini duyacak.. Bu teveccühünde şeyhini bulduğu zaman, şeyh kendisine zarf gibi olacak. Yani : Örtündüğü bir elbise gibi, her yanını bürümüş Olacak.. Kendisi de onun içine girip yok olmuşcasına kalacak. İşbu hal ile, enbiyanın efendisi, Rasûlullah efendimizin nur dolu huzuruna varılmış olacak. Üstte de anlatıldığı gibi, Rasûlullah efendimizi, süslü bir kürsü üzerinde oturmuş bulacak. Kalan bütün nebileri ve resulleri de onun sağında ve solunda birer yüksekçe kürsü üzerinde oturmuş görecek.. Başta Rasûlullah efendimiz olmak üzere, bütün nebilere ve resullere sa­lât ve selâm olsun. Şeyhini dahi, Rasûlullah efendimizin üstün zatına doğ­ru teveccüh edip oturmuş sayacak. Nurun kendisi olan mübarek kalbinden şeyhinin kalbine altın oluktan akar gibi ilâhî feyzler aktığını göre­cek. Bu duygu hali içinde; saygı ile, edeple, içli bir şekilde teveccüh ede­rek bir çeyrek, yarım veya bir saat kadar duracaktır.

 

Üçüncü yönlüsü şöyle olacaktır : Şeyhinin ruhaniyetini bir deniz bilecek; kendisini de onda boğulan bir damla sayacak. Ve, yok olduğunu özünde duyacak. Bu teveccühünde şeyhini bulduğu zaman; deniz olan şeyhi ile peygamberlerin efendisi ev­liyanın ve muttakilerin dayanağı Rasûlullah efendimizin huzuruna vardı­ğını görmelidir; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Efendimizi dahi, tüm varlığı kuşatan derya bilmeli.. Rasûlullah efendimizin sağında ve solun­da ise,  tüm nebileri ve resulleri görmüş gibi olmalıdır. Rasûlullah efen­dimize ve diğer nebilere ve resullere salât ve selâm olsun. Üstte anlatılan hal ile, bir deniz ölçüsünde gidip şeyhinin denizini, Rasûlullah'ın denizinde yok olmuş kabul etmelidir. Böyle bir huzur, huşu ve içten bir saygı ile çeyrek saat yahut yarım veya bir saat kadar tevec­cüh edip durmalıdır.

 

Bütün bu teveccühlerde; meydana çıkan belirtileri, şeyhinden baş­kasına anlatması yerinde olmaz. Zira, bu makam, şeyhte yok olma ma­kamıdır.

 

Bu makamın rabıtasına gelince, onu da diyelim..

Hak yolcusu salikin oturması kalkması, uykusu uyanıklığı, yemesi içmesi, gezip yürümesi gibi özellik taşıyan ve taşımayan tüm işlerinde şeyhini kendisi ile beraber bilecektir. Şeyhini, kendi yanında oturur gibi görecek, ona göre saygılı, duygulu huzur içinde kalacaktır.

***

Üçüncü türde ise,  şunlar anlatılacak : Müntehi (sonda bulunan) salikin teveccühü.. Bu da üç yönü ile açıklanacaktır.

 

Birinci yönlüsü şöyle olacaktır : Daha önce de anlatıldığı gibi, Hak yolcusu salik mürid, şeyhi ile diz dize oturmuş gibi teveccühünü sürdürecek. Bu arada, Rasûlullah efen­dimizi dahi, arada bir perde olmadan açık bir şekilde görecek.. Bu hali bulduğu anda, Rasûlullah efendimizde yok olmaya ayak basmıştır. Bu halde de, yine şeyhini teveccühünden uzak tutmayacaktır, önceki halde şeyhinde fena bulma hali ile Rasûlullah efendimizin huzurunda oturduğu­nu anlayacaktır; Allah O’na salât ve selâm eylesin. “Hazret-i Rasûlullah, bu çaresizini şekilsiz-yorumsuz olarak Allah'a ulaştırır..” diye düşünecektir. Tam bir huzur, içten gelen saygı ile; çeyrek, ya­rım veya bir saat kadar teveccüh edip duracaktır.

 

İkinci yönlüsü şöyle olacaktır : Sona varan müntehi Hak yolcusu salik; ikinci tür teveccühün ikinci yönlüsündeki çadır misali teveccüh halini burada dahi sürdürecektir. Şeyhinin hüviyetinde dahi yok olacaktır. Bu hali içinde; Rasûlullah efen­dimizi, arada perde olmadan tanınan sıfatları ile görecektir. Şeyhinin hüviyetinde yok olarak, Rasûlullah efendimizin huzuruna varacaktır. Ora­da tam bir huzur, içten saygı ve edeple oturacaktır. Bu arada, Rasûlullah efendimizin mübarek kalbinden; şeyhinin kalbine altın oluktan akar gi­bi, ilâhî feyzlerin akıp geldiğini görecektir. Bu ilâhî feyzler içinde; ken­disini de, şeyhini de yok olmuş bulacaktır. Rasûlullah efendimizin dahi, Yüce Hakk’ın huzurunda oturduğunu özünde duyacaktır; tüm varlığı dahi, onda yok olmuş görecektir. Rasûlullah efendimize salât ve selâm olsun, işbu teveccühünü dahi; çeyrek, yarım veya bir saat sürdürüp duracaktır.

 

Üçüncü yönlüsü şöyle olacaktır : İşini bitirip sona ulaşmakta olan Hak yolcusu mürid salik, ikinci tür­de anlatılan ikinci yöndeki teveccühünü burada dahi aynen uygulayacak­tır. Şeyhinin ruhaniyetini bir deniz, kendisini de bir damla sayacak; orada yok olacaktır. Bu arada, Rasûlullah efendimizin yüksek kalbini de şöyle görmelidir : Bütün âlemi sarmış deniz.. Bunları böylece görüp duymalıdır. Şeyhini de, o saadet denizine katmaya gayret edip çalışmalıdır. Bu saadet denizine katmaya çalışırken, tam ve bütün olarak cümle varlıkları zerreye varıncaya kadar, o deryada silinip yok olmuş görmelidir. Rasûlullah efen­dimizin huzurunda dahi, bu şekilde oturduğunu kabul etmelidir. Bu oturuşundaki teveccühünü çeyrek, yarım veya bir saat kadar sürdürmelidir.

 

Bu mertebede, Hak yolcusu salike Rasûlullah efendimizin varlığında yok olma işareti; anlatılan şekilde dile gelir.

Durum gerçeğe ulaştığı zaman da, bu üstün ihsanlara zuhur yeri olur :

 

— «Rabları, onlara tertemiz bir şarabı içirmiştir.»

Mealine gelen İnsan suresinin 21. âyetinin doğrultusunda, asıl varlı­ğa zuhur yeri olma durumu ihsan olunur. Yani : Rasûlullah efendimizin nuruna.. Allah O’na salât ve selâm eylesin..

Bu manada bir şiir:

Bilürüm ki seni Hak’sın;

Kamu âlem bütün sensin,

İki cihanda sultansın;

Şefaat ya Rasûlullah..
Seni bulan bulur Hakk’ı;

Seni gören görür Hakk’ı..

Hakikat madeni sensin;

Şefaat ya Rasûlullah..'

 

(1) Şu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Sen Haksin; şunu da bilirim: Cümle âlem, tümden sensin..

Dünyada âhirette bir sultansın; bize şefaat eyle ya Rasûlullah.-

Seni bulan kimse, Yüce Hakk’ı bulmuştur; seni gören kimse, Yüce Hakk’ı görmüştür..

Sen hakikatin kaynağısın; bize şefaat eyle ya Rasûlullah.-

Allah-ü teâlâ Rasûlullah efendimize salât' ve selâm eylesin.

 

Bu makamın rabıtası dahi, şöyle olacaktır :

Hak yolcusu salik mürid; her gezdiği yerde, her oturduğu semtte, yani : özel ve diğer işlerinde şekilsiz yorumsuz Hakk’ın huzurunda ola­caktır. Bu ölçü içinde; gezecek, oturacak, Hakk’ın gayrını da kalbinden çıkaracaktır. Bundan sonra, oturması, kalkması, uykusu, uyanıklığı Hak ile olacaktır.

 

Bu kitabın yazarına ait bir başka şiir :

 

Ya Rasûlullah cemalin bi-nikab gördüm bugün;
Hamdülillah nur ü vecbin bi-hicab gördüm bugün..

Çünkü gark olmuştu nura ol mübarek kametin;

Baktığım an aldı berk-ı envarın senin..
Gönlüm içre çün kuruldu bir yüce divan aman;
Bir mücellâ hem mücevher kürsî dahi nagehan..
Şah-ı Kevneyn ol mücellâ kürsî üzere oturur;
Çar-ı yar ba-safa ashab saf beste durur..
Çünkü gördüm bir dahi ol Şah-ı Kevneyn'i heman;
Ol vakitte cümle aklım tar ü mar oldu aman.. .
Mest olup kaldım orada bilmez oldum kendimi;

Gördüm ancak evvel ve âhir cihanı hemdemi..

Kaplamıştı nur cihanı kalmamıştı nesne hiç;

Görünürdü Nur-ı Muhammed kalmamıştı nesne hiç..

Nuru nur etti canım Nur-ı Ahmed Mustafa;
Gel ki aşık Nuri'ye kim kalbin olsun pürsafa..'

 

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Ey Allah'ın Elçisi, bugün, cemalini peçesiz olarak gördüm; Allah'a hamd olsun, yü­zünün nurunu, bugün perdesiz gördüm.

O mübarek boyun, nura boğulduğu, içindir ki; baktığım anda, senin nur şimşeklerin gözümü aldı.

Aman aman, gönlümün içinde yüce bir divan kuruldu; parlak mücevherlerle süslü bir de kürsü ortaya kondu..

İki cihanın şahı, o parlak kürsü üzerinde oturuyordu; dört halife, safa ile diğer as­hab saf tutup duruyordu.

O iki cihan şahını bir daha gördüğüm zaman; o vakit, bütün aklım darmadağın oldu, aman..

.Sarhoş oldum, orada kaldım, kendimi bilmez oldum : İşte o zaman önden sona cihanı ve arkadaşı gördüm.

Cihanı bir nur kaplamıştı, hiç bir şey onsuz kalmamıştı; Muhammed nuru görünüyor­du, başka bir şey hiç kalmamıştı.

Canım, Nuri'yi, Ahmed Mustafa'nın nuru nur eyledi; aşık Nuri'ye gel de, kalbin safa dolsun

 

 

6. KISIM

 

 

Konusu : Dört bölümden ibaret olan BİRİNCİ BAB'ın ikinci bölümü..

 

II. BÖLÜM: Latifeler..

 

Bu kısmın başına konan tanıtma yazılarından da anlaşılacağı gibi, burada yola (tarikata) girme durumu ile, yedi latife açıklanacaktır.

 

Bir kudsî-hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur : «Dikkat ediniz, cesette bir kalb vardır. Kalbin içinde de bir fuad vardır. Fuadda dahi sır vardır. Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa var.. İşte ben, o ahfayım..»

 

Ne var ki, bu oluş, yaratılmış şeylerin birbirine bitişip yapışması gibi değildir; onunla kıyas edilemez. Bunda ne kıyas vardır; ne de bir şekil.. Akla gelenden çok başkadır.

Bu cüz'î aklı, kula ihsan eden Yüce Allah'tır. Bu küçük cüz'î akıl, ancak dünya işlerini bilir; âhirete dair işleri de idrâk edebilir. Hiç bir mi­sali ve benzeri olmayan mutlak gerekli varlığın sahibi olan Yüce Zat'ı idrâk edip anlatmaktan yana kusurludur. O Yüce Zat, zatının esasını, yine ken­di Yüce Zat'ı bilir.

Mana böyle olduğuna göre; her bir ferdin vehimlerinde olan Hakk’ı yaratan, yine onun Yüce Zat'ıdır. Allah'ın zatı, o vehmedilenlerden çok başkadır.

Sözün özü odur ki : Kâmil ve mükemmel insan olan değerli zatların Yüce Allah'a vâsıl olmaları; yine Yüce Allah'ın zatına has bir şekildir. Söz ile değil; hal olarak değerlendirilmelidir; dolayısı ile, bu Muhammedi yola girmeye ihtiyaç vardır.

Bu manada girilen yolların hiç biri, diğerinden ayrı ve başka değildir. Ama, bazı ehlullah yollarında; irşada ehliyetli olan kâmil mürşidler, müridlerini nefis yönüyle terbiye ederler. Bazıları da, ruh tarafından terbi­ye edip sülûk yolunu gösterirler. Ta ki, şu ölüm uçurumundan uzak olup kurtulalar.

Zira, hemen her ferd, kendi vehminde Hakk’ı bir başka tasavvur eder. Ama, hiç bir şekilde o tasavvur edilen Yüce Hak olamaz. Onun ettiği ta­savvur, Yüce Hakk’ın bir tecellisinden meydana gelir. Dolayısı ile, o ta­savvur edileni yaratan Yüce Hak'tır. Bu değerlendirmeye göre; ehlullah olan Allah'ın sevdiği kullar, vehimlerinde olan Hakk’a tapmaktan beri­dirler.

Özellikle üstün Nakşbendiyye tarikatı terbiyecileri, yollarına giren­leri ruh mertebesinden yola koyarlar. Asıl olarak ruh safiyetini bulduğu zaman, natıka nefis, (insanın tabiatı) onun içinde temizliğini bulur.

Diğer tarikatlar, nefis mertebelerini gözönünde tutarlar. Ancak, du­rum ne olursa olsun; gaye ve istenen, ruhu, aslî olgunluğuna döndürüp kemalâta kavuşturmak ve Yüce Hakk’ı bildirmektir.

 

***

Ey bu yola girmeyi isteyen, yedi latifeye rağbetli olan salik ve aşık. Anlatılacakları bilmelisin.

Şeyhin izni ve icazeti ile temiz bir yerde; kıbleye dönerek iki diz üze­rine otur.

Bundan sonra, yukarıda anlatılan üç yönlü teveccühten hangisi se­nin için kolay gelir ve rahat olursa., o şekilde teveccüh et. önce de anla­tıldığı gibi, bu teveccühün en azı çeyrek saat, ortası yarım saat, en çoğu ise bir saattir. Bu sürelerin hangisini seçersen, o süre için teveccühünü yapıp otur.

Daha sonra, o teveccühü hiç bozmadan, yüz kere istiğfar oku; gü­nahlarının bağışlanmasını dile.. Otuz kere de, salâvat-ı şerife oku.

Bu arada; hayır, şer, tüm bağlardan ve gayelerden, taleplerden ya­na temiz ol.

 

KALB

Sanki kalb üzerine nurdan bir ism-i celâl (Allah adı) yazılmış gör; her ne kadar gözün kapalı olsa da, görür gibi yap..

Dilini damağına yapıştır; dişlerini de birbiri üzerine koy. Gözünü yum, tüm duygularının hareketlerine engel ol; onları, kendi hükümlerini işlemekten yana boş bırak.

Anlatılanları yapmak için, ciddî bir şekilde gayret et. Mürşid şeyhin ruhaniyetinden de yardım dile..

Senin, sol memenin iki parmak kadar aşağısında, çam kozası şeklin­de kalb vardır. Bu kalbin üzerine yazılan ism-i celâli (Allah adını) görür gibi ol; üç bin kere ism-i celâli oku. Bu lafzın manasına dahi, hiç bir ben­zetme yapmadan teveccüh et. Bu çeşit teveccüh öyle olmalı ki: Ken­dinden ve Yüce Allah'ın zatından başka her şeyden yana senin için bir unutkanlık meydana gele :

«Unuttuğun zaman, Rabbını hatırla...» mealine gelen Kehf suresinin 24. âyetindeki mana zuhur ede.. Hak yolcusu salik, anlatılan şekilde zikri sürdürüp giderse, zikir kalbine yerleşir.

O zaman, kalb, asıl sıfatını bulur; akik renginde saf te­miz bir şekilde kalbin nuru zuhur eder. İşte o zaman, zkireden kimse, istese de kalbinin zikrine engel ola­maz : “Veled-i kalb.. (Kalb yavrusu..)” durumu hâsıl olur.

Bazan da, güneş doğar gibi, bir kırmızılık doğu tarafından görünür. Bazan da güneş çıkar gibi, bazan da büyük bir kapı gibi akik renginde görünür.

Anlatılanların benzeri daha başka alâmetler de meydana gelir.

Bütün bunlar, zuhur edip dururken; Hak yolcusu salik, bunların zu­huruna kapılmamalı ve şaşkınlığa düşmemelidir. Zikirden, fikirden geri kalmamalıdır. Kendisine ihsan edilen zuhuratı dahi, mürşidi olan şeyh­ten başkasına da söylememelidir. O zuhuratın kalıntılarını, izlerini göz önünde tutmalı; kaybetmemeye tam bir gayret harcamalıdır.

 

RUH

Kalb, anlatılan yoldan asıl sıfatına döndükten sonra; mürşidin izni ve icazeti ile salik, zikrini ruh tarafına çekmelidir. Ruh sağ memenin altına doğru iki parmak kadar aşağıdadır.

Yukarıda sözü edildiği şekilde; Hak yolcusu salik, ara vermeden, âdet edindiği kadar teveccühte bulunmalıdır. Sonra, bu teveccühle, kal­bin zikrine geçmelidir. Bu zikir, önce de anlatıldığı gibi, üç bin keredir. Bu zikri, önce kalbe vermelidir. Sonra da, teveccühü bozmadan, sağ me­menin altındaki ruha geçmelidir. Ruhta dahi, beş yüz kere ism-i celâli okumalıdır.

Ruhun nuru, asfar ki, açık sarı renklidir.

Açıklanan şekilde zikir sürdürülürse, ruh dahi, asıl safiyetine dö­ner. Nurunun zuhuru ile, tam temizliğini bulduktan sonra, durumunu mürşidine anlatır.

 

SIR

Yine mürşidinin izni ve icazeti ile; salik, ruhtan sırra geçer. Sırrın yeri, sol memenin üzerinde ve iki parmak kadar yukarıdadır. Sırrın nuru da beyazdır.

Yukarıda açıklandığı gibi, müridin alıştığı şekilde teveccüh ettikten ve süresini doldurduktan sonra zikirlere geçilir. Kalbin üç bin, ruhun beş yüz, ism-i celâli (Allah adı) zikri yerine getirildikten sonra; beş yüz ism-i celâl de, sırra dönük olarak okunur.

Zikir sırra yerleşir; sır da bu şekilde asıl safiyetini bulur. Bu durum devam edip belirtileri ortaya çıkınca, durumu mürşidine anlatır.

 

HAFİ

Sonra, mürşidinin izni ve icazeti ile Hak yolcusu salik, zikrini hafiye nakleder.

Hafinin yeri; sağ meme üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüt yeşilidir.

Bu zikri yapacak olan, yine alıştığı şekildeki teveccühte bulunmalıdır. Teveccüh süresini tamamladıktan sonra; kalbin, ruhun, sırrın ism-i celâl (Allah adı) zikirlerini yerine getirmelidir. Bunların sonunda, beş yüz kere de hafiye dönük olarak, ism-i celâl (Allah adı) zikrini okumalıdır.

Zikre bu şekilde devam ederse, hafinin de nuru zuhur eder; aslî sı­fatına döner. Böyle olunca, yine durumu mürşidine anlatır. Mürşidinin izni ve icazeti ile bu sefer zikri ahfaya aktarır.

 

A H F A

Bu durumda, yine Hak yolcusu salik, yapmakta olduğu teveccühü bozmaz; süresini tamamladıktan sonra da zikirlerine geçer. Kalbin, ruhun, sırrın, hafinin zikirlerini açıklandığı gibi yapar hakları olan ism-i celâl (Allah adı) zikrini okur. Bunlardan ayrı olarak, beş yüz ism-i celâl (Al­lah adı) da ahfaya dönük olarak okur.

Ahfanın yeri, iki meme ortasındadır. Nuru ise,  ya çok beyaz, yahut çok siyah zuhur eder. Bunların hangisi zuhur etse olur; artık, ahfa dahi, asıl sıfatına dönmüştür.

Bundan sonra, yine durumu mürşidine anlatır.

 

NEFS LETAÎFİ

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşidinin izni ve icazeti ile zikri­ni nefs letaifine aktarır.

Nefs letaifinin yeri, iki kaşın ortasındadır. Nuru da, turuncu sarıdır.

Anlatılan usulde, zikreden mürid, cümlesinin hakları olan ism-i celâl (Allah adı) zikrini yerine getirir. Ondan sonra da, beş yüz ism-i celâli, nefis letaifine dönük olarak okur.

Nefis letaifi de asıl sıfatına döndüğü, bunun belirtileri de ortaya Çıktığı zaman, durumu mürşidine anlatır.

 

LETAÎF-İ KÜLL (Latifelerin Tamamı)

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşid şeyhinin izni ve icazeti ile, letaif-i külle geçer. Letaif-i küllün yerini alın ortasındaki perçem yeri bil­melidir. Burada, ism-i celâli, uzaktan okunacak şekilde celî bir yazı ile yazılmış görmelidir.

Hak yolcusu salik dahi, teveccühünü, yine alıştığı şekilde yapıp bitir­melidir.

Bundan sonra; kalbin, ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın, nefs letaifi­nin hakları olan ism-i celâl zikrini okur.

Letaif-i küll için okuduğu ism-i celâllerde; baştan ayağa kadar, ken­disini tüm azası ile bir aynada görür gibi olmalıdır.

Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip her şeyi yerli yerince ya­parsa, bu uğurda ciddî gayret sarf ederse, o zaman bilmeli ki: Yakın bir gelecekte Allah'ın ihsanına mazhar olacaktır.

 

Bu mazhariyete erdikten sonra; bedenindeki bütün parçalar, hep ism-i celâli (Allah adını) okur. Bunun hareketini kendisi de duyar.

Bu halinde, beden parçalarından :

— Hangisi ile zikredeyim.. Dese, onunla zikreder. Bu ten kulağı ile de, seslerini işitir.

Bunlar olduktan sonra, Allah'a hamd etmelidir. Hemen her gün, an­latılan usule göre; dersini okumalıdır.

Kendi zikrinin sesinden başka; dışarıdaki şeylerin seslerini de duy­maya başlar.

 

Bu kitabın yazarına ait bir şiir :

Kalbim icre bir cevahirden yapu;
Gördüm anda bir kızıl yakut kapu..
Girip andan ileri vardım heman;
Bir cevahirden saray oldu ayan..
Saru yakuttandır anın kapusu;
Dürrü safiden yapılmış yapusu..
Orta yerde hem kurulmuş bir çadır;

Kapusu ahdar zeberceddendürur..
Çadırı da bir siyah nur kaplamış;
Nur-ı Hak'tır gözler anı görmemiş..

Girdim andan dahi seyrettim heman;
Bir aceb nur var imiş onda nihan..
Rengi turuncu idi kendisi nur;
Pek mücellâ bakmağa göz kamaşur..

Gördüm anı geçtim ileru heman;
Bir azim iklim göründü ol zaman..
Dağ u sahra kasr u bünyanı anın;        

Cümle zikrullaha meşguldür hemin..

Kim ki ister ol sülûkü seyr ede;
Bu kitabı başına tac ede..1
                                                                                                          

                                                                                                                                                     

 (1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Kalbimin içinde cevahirden bir yapı gördüm; kırmızı yakuttan bir de kapı vardı.

Oradan girdim, hemen ileri vardım; cevahirden bir saray açıkça belli oldu.

Onun kapısı da, sarı yakuttandı; yapısı da saf inciden yapılmıştı.

Orta yerde bir çadır kurulmuştu; kapısı da yeşil zebercedden-.

Bu çadırı da siyah bir nur kaplamıştı; gözlerin görmediği bir Hak nuruydu.

Buradan girdim, hemen yürüdüm; onda gizli hayranlık veren bir nur varmış.

Rengi turuncu idi, ama kendisi nurdu; pek parlaktı, bakarken gözler kamaşıyordu.

Bunu da gördüm, hemen ileri geçtim; o zaman, büyük bir iklim göründü.

Onun dağı, alanı, binaları tümüyle; Allah'ın zikriyle meşgul idi.

Her kim bu sülûke girip yürümek isterse; o kimse, bu kitabı başına taç etmeli..

 

 

 

7. KISIM

 

 

Konusu : Dört bölümden ibaret olan BİRİNCİ BAB'ın üçüncü bölümü..

 

 

III. BÖLÜM : Nefy ve isbat..

 

Üstteki başlıklardan da anlaşılacağı gibi; bu üçüncü kısımda nefy ve isbat anlatılacaktır. Yani : Kelime-i tevhid..                 

Bu mübarek kelime-i tevhid için, tarikat ehli zatlar şöyle demiş­lerdir :

— Üç manaya gelir; şöyle ki:              .

 

a) Bu yola yeni giren müptedi salik için : “Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur. (Lâ ma'bude illal­lah..)cümlesini okumak vardır.

 

İşin ortasında bulunan mutavassıt Hak yolcusu salik için “Allah'tan başka maksad yoktur. (Lâ maksude illallah..)” cümlesini okumak vardır.

 

İşin sonuna varan Hak yolcusu müntehi salik için ise : “Allah'tan başka mevcud yoktur. (Lâ mevcude illallah..)” cümlesini okumak vardır.

Ancak, Hak yolcusu salikin bu nefy ve isbata geçmesi için bazı şart­lar gerekir.

 

Öncelikle, önceki kısımda anlatılan yedi latifenin özellikleri olduğu gibi zuhur etmelidir. O zuhur eden halleri, mürşid olan şeyhine anlattık­tan sonra nefy ve isbat zikrine geçebilir.                       

Anlatılmak istenen mana, daha açık olarak şöyledir :

 

Yukarıdan beri anlatılan şekilde, tam bir temizlik içinde olacaktır. Sonra, tenha bir yere oturacak. Bu oturma halinde kıbleye dönecek ve dizi üzerine oturacaktır.

 

Bundan sonra Hak yolcusu salik, yapmayı âdet edindiği teveccühü de yerine getirecektir. Yedi latifenin payları olan ism-i celâli (Allah adı­nı) da okuyup bitirecektir.

Bundan sonra, anlatılan teveccühü bozmadan, nefy ve isbat zikrine geçecektir.

 

Bu zikri şöyle yapacaktır : “LA…” (YOK..) Kelimesini okurken, Arapça aslına göre yazılan bu kelimeyi, açık bir şekilde alttan göbeğinin üstüne yazılmış görmeli; bir dalı sağında, diğer dalı ise solunda hissetmelidir. Okurken, sesini beyninin ortasına duyuracak kadar uzatmalıdır.

ÎLÂHE..” (İLAH..) Kelimesini okurken de; LA kelimesini götürdüğü beyninin ortasın­dan başlatmalı, sağ küreğinin üzerine getirdiğini tasavvur etmelidir.

“ İLLALLAH..” (Ancak Allah vardır.) Kelimesini alirken de, bu kelimeyi; sağ omuzundan itibaren yazıldı­ğını ve çam kozası şeklindeki kalbine kadar o şekilde geldiğini tasavvur' etmelidir.

Ondan sonra., göbeğinin altında nefesini tutmalı; bir nefeste üç ke­re, anlatılan şekilde, işaret edilen manaları düşünerek kelime-i tevhidi okumaya başlamalıdır.

 

Şöyle ki:

“LA…” (YOK..) Kelimesini göbeğinin üstünden alıp yukarıya doğru çekerken; yer­yüzünden arşa, arştan dahi yeryüzüne kadar tüm varliğın hemen her zer­resini fena bulup yok olmuş kabul etmelidir. Hatta, kendisini dahi, orta­dan silinmiş görmelidir.

Bundan sonra :

“ İLAHE..” (İLAH..) Kelimesini getirip sağ küreği üzerine bırakır. Bu arada : Hakk’tan başka bir şey yok.. ölçüsünü elden bırakmaz. Sonra :

“İLLALLAH.” (Ancak Allah vardır.) Kelimesini, kalbinin üzerine yapıştırır, içinden şöyle der : “Ancak, varlığı mutlak gerekli Yüce Zat vardır..” Bundan sonra :

“MUHAMMEDÜN RASÛLULLAH..” (Muhammed, Allah'ın elçisidir.) Cümlesini, dahi, fikrine getirmeli ve bunu, Yüce Allah'a vuslat için bir vesile bilmelidir.

 

Daha sonra, nefesini bırakır. Nefesini dışarı verir iken de :

“Allahım, maksadını sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake matlubî..)” duasını okur.

Bu şekilde alıp verdiği nefesleri arasındaki boşluğa, düşük düşünce­ler düşmesinden korumalıdır.

Anlatılan tertibe göre; yirmi bir nefeste, altmış üç kelime-i tevhid okur. Hemen her gün de, bu tertibi sürdürür.

Bu okumalardan bir belirti meydana çıkmaz ise,  zikreden Hak yol­cusu salik, hiç bıkmadan zikrini tam manası ile sürdürür; ama bu kere başka türlü.. Şöyle ki :

Mübarek kelime-i tevhidi, anlatılan şekilde, yine bir nefeste yedi ke­re okur. Bu hesaba göre : Yirmi bir nefeste yüz kırk yedi kere tevhid-i şerif okumuş olur.

Tevhid zikrine bu şekilde devam edip giderse, Allah'tan inayet gelir. Bu inayetle gelen Allah'ın ihsanı olan ilâhî feyzler ve samedanî belirtiler görülür. Hak yolcusu salik, bu ihsanların ortaya çıkmasında dahi: “Allahım, maksadını sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake matlubî..)” şeklindeki duasını okumalıdır. Zikrine fikrine devam etmeli; daha da ileri gitmeye bakmalıdır.

Anlatılan ihsanın, feyzlerin birinde eğlenir kalır ise,  ya çamura ya da bir batağa düşmüş olur ki, temizlenmesi zordur. Büyük bir uçuruma düşmekle burun burunadır. Bunun için, gelen feyzlerin, ihsanların hiç birine bel bağlamamalidır. Şöyle ki:

Bütün bütün, baştan ayağa kendisini nur görmek ihsan olunsa dahi, daima bunun artmasını dileyerek : “Allahım, maksadım sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake matlubî..)” diye okuyup zikirle, fikirle meşgul olup durmalıdır.

Zira, ism-i celâl, Zat’a bağlı beraberlik cezbesini elde etmeye sebeb olur. Kelime-i Tevhid ise,  Zat’a bağlı kayyumiyet cezbesini elde ettirir.

Edeplerine uygun olarak; zikreden kimse, zikrini sürdürür ise, zik­rin sonucu faydalar elde edilir. Şöyle ki :

Nefy tarafında, beşeriyet varlığı silinir; isbat canibinde ise,  kayyu­miyet cezbesi ortaya çıkar. Bu manada şöyle denilmiştir : “Tevhid tamam olduğu zaman, cezbe zuhur eder. Cezbe zuhur et­tiği zaman ise,  Yüce, Allah'ın zatından başka her şey silinir; Allah tara­fından gelen kalır.”

Kelâm-ı Kadim'e gelen vahiyde (Kur'an'da) Nahl suresinin 96. âye­tinde dahi, bu manaya şöyle bir işaret vardır : «Sizdeki tükenir; Allah katındakiler kalır.»

 

Ancak..                                                                 

Zikreden Hak yolcusu mürid; zikrini yirmi bire ulaştırdığı halde, hiç bir iyi sonuç meydana gelmez ise, bu durum, zikir şartlarındaki ek­sikliğinden ötürüdür. Bu durumda, işi baştan almalıdır. Zikrin şartlarına uygun, huzur ve içten saygı ile yapılan zikirdeki derin manayı düşünme­lidir. Bu arada; dünya, âhiret, hayır, şer, ilim, amel çeşidinden şeyleri düşüncesinden silip atmalıdır. Bütün akla gelen şeyleri dahi, nefy tarafı ile kalbinden sökmelidir. Isbat tarafında ise,  Yüce Hakk’ın tekliğini dü­şünmelidir. Bir süre için olsa dahi, ilmî çalışmaları, kitapları mütalaa et­meyi, ondan-bundan söz açmayı, çekişmeyi bırakmalıdır. Zira, tevhidin, akla dayalı şeylerle ilgili kılınması, Hakk’a  yönelmeye perdedir.

Yine kusurlarını tamamlayıp bu yoldaki eksikliğini gidermek için; beş vakit farz namazları, sünnet-i müekkedeleri usulüne uygun olarak, tam bir huzurla kılıp bu üstün görevlerini mutlaka yerine getirmelidir. Zina, kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur : «Bana yaklaşanlar; kendilerine farz kıldığım görevleri yerine ge­tirmek kadar, başka hiç bir şeyle yaklaşamazlar.» Bu arada, zarurî durumlar dışında; bilhassa gönül yolu ile, halktan uzak durmayı tercih etmelidir. Böylelikle, vakitlerini boşa gidermeden, tevhid-i şerifle meşgul olmalıdır.

 

 

8. KISIM

 

Konusu : Dört bölümden ibaret olan BİRİNCİ BAB'ın dördüncü bölümü..

 

 

IV. BÖLÜM: Murakabe..

Burada, Hak yolcusu salikin murakabesi, üç yönü ile beyan edile­cektir.

Zikreden kimsede, zikrin iyi sonuçları ortaya çıktığı zaman, durumu mürşid şeyhine anlatır. Mürşid olan şeyhin izni ve icazeti ile Hak yolcusu salik, murakabe ile meşgul olmaya başlar; zikri bırakır.

Anlatılan murakabeye, şu hadis-i şerifte işaret vardır : «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.»

 

Şu âyet-i kerimede dahi, murakabeye işaret vardır : «Onlar, öyle erlerdir ki; kendilerini ne ticaret, ne de alışveriş Allah'ı anmaktan alıkoyar.»

(Nur sûresinin 37. âyetidir.)

 

İşte salik, yapmaya alıştığı teveccühü ile kalbinde müşahede etmeyi başardığı yedi letaif belirtileri, nefy ü isbat, Allah'ın ihsan eylediği tüm letaifi elde etmiş olarak; tam bir temizlikle kıbleye dönük olarak oturmalı ve murakebeye geçmelidir.

Murakabe, en azından bir saat kadardır; daha da arttırılırsa aşk ol­masını dileyelim, Allah rızasının yoludur.

***

Başta da işaret edildiği gibi, murakebe, üç şekilde açıklanacaktır. Şöyle ki:

1. ŞEKİL: Yukarıda da yazıldığı gibi, Hak yolcusu salik, te­miz bir yere gizlice oturur; gözlerini kapatır. Akla gelecek her şeyden, kendisini ayırır. Tüm azalarını, ölü azaları gibi bırakır. Bu iş yeri olan âlem, insanlar, cinler, melek, huri, gılman, cennet, cehennem, arştan ye­re, yerden arşa varıncaya kadar bulunan zehrreler de dahil olmak üzere hiç yaratılmamış görecek; kendisini silinmiş bir fani bilecek. Bu kıyasla, bu usulle, hemen her gün murakabe ile meşgul olacaktır.

Böyle yapılırsa; Yüce Sübhan Allah'ın lütufları ile vuslat sırları açılır. Allah'ın ihsanına zuhur yeri olunur. Bunlar, onun ilâhî lütuflarından umulacak işlerdir.

 

2. ŞEKİL: Hak yolcusu salik, yazıldığı şekilde murakabe ile meşgul bulunacak, bütünüyle isteklerden geçecek, akhna gelenleri bir yana itecek, zikirde, fikirde dahi olmayacak..

Anlatılan hal ile, azalarını ölmüş gibi bir yana bırakacak, gözlerini de kapayacak. Bu durumu ile sanacak ki: Kendisine ölüm emri gelmiş, ölmüş.. Kendisini kabre koymuşlar. Aradan da zaman geçmiş, cesedi ve kemikleri çürümüş.. Tamamen silinmiş, hiç bir iz kalmamış..

Yukarıda anlatılan ölçüdeki murakabe, en azından bir, ortalama iki, en çoğu üç saat kadar olur. Bu murakabeye devam edilirse : «Ölmeden önce ölünüz.» Emrindeki mana sırrı açılır. Bu yoldan da, Allah'ın ihsanına zuhur yeri olunur. Allah'ın lütuflarından beklenen de budur.

 

3. ŞEKİL: Hak yolcusu salik, yukarıda yazıldığı şekilde mu­rakabe ile meşgul bulunacak, tüm isteklerden geçip akla gelenleri bıra­kacak. Zikirde fikirde dahi olmamalı.. Bilecek ki: Ölüm emri gelmiş, Hakk’ın emri ile âhirete göçmüş, kendisini kabre koymuşlar. Tüm azaları dahi silinip yok olmuş, onlardan yana hiç bir belirti kalmamış.. Kıyamet dahi kopmuş; yerden arşa, arştan yere kadar hiç bir şey kalmamış, bü­tün varlık yok olup fena bulmuş. Ve.. Hak'tan başka her şey yok olmuş.

İşbu ölçüler içinde; ya bir, ya iki, ya üç saat oturmalı.

Bu murakabeye devam edilirse, Hak yolcusu salike, şu âyet-i keri­menin sırrı zuhur eder : «Bu gün mülk kimin?. Vahid Kahhar Allah'ındır.» Mümin suresinin 16. âyeti olan bu mananın zuhurundan sonra; harfsiz, sessiz bir şekilde Hak yolcusu salik, Fecr suresinin son iki âyetindeki manaya muhatab olmaya mazhar olur : «Ey doyuma ulaşan nefis, Rabbına dön.. Hoşnut olarak; hoşnut olunarak..» Ve, vuslat sırları artık bilinmeye, açılıp görülmeye başlar.

 

Bir şiir :

 

Aşıkların al canını;

Ver anlara cananı..

Âşık neyler can ü teni;

İster hemen cananını..1

 

 (1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Seven âşıkların canını al da, onlara sevdiklerini ver.

Seven âşıklara ne ruh lâzım, ne beden; onlar her halde sevgililerini dilerler.

 

 

 

9. KISIM

 

 

Konusu: Bu yolun (tarikatın) bazı incelikleri anlatılacaktır.

 

Kıymetlim, anlatılacakları da bilmiş olmalısın.

Hak yolcusu salik, mürşid himmeti ile sülûke başlar; yani : Bu yola girer. Alıştığı şekilde dahi, teveccühünü yapar. Kalbin hakkı olan üç bin kere ism-i celâli, yani: Allah adını okur.

Anlatılandan bir belirti meydana çıkmaz ise; ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın hakları olan beşer yüz ism-i celâli ekieyip okur. Ama, her biri için ve mürşidinin telkini ile..

Bu şekilde okumayı sürdürüp dururken, daha ahfaya varmadan bi­rinde bir belirti olur ise, artık geriye dönmek gerekmez. Daha ilerisi olan nefs latifelerine, külli letaife geçer.

Bu usul ile, iş murakabeye kadar getirilir. Müşahede ihsan olunduk­tan sonra, diğer latifeler dahi ihsan olunur. Yani: Diğer letaiften bekle­nen iyi haller elde edilir.

Ahfanın kendisinde, ondan sonra nefs latifelerine geçildiğinde, bir zaman da zikirde ve fikirde kalındığı halde; manevî bir belirti ortaya çıkmaz ise, o zaman mürşid olan şeyh müridi karşısına alır. Bir teveccüh edip müridin latifelerine tek tek tümüne bakar. Bir açıldık bulursa., ya­zıldığı şekilde, işi murakabeye kadar getirir.

Mürşid olan şeyh, teveccühünde; Hak yolcusu salikin latifelerini kapalı bulur ise, salikin yemesinde-içmesinde bir haram, üzerinde kul hakkı, gıybet gibi bir şey görürse, bunlardan kurtuluncaya kadar mü­ridi içten ve dıştan terbiye etmeye bakar.

Bütün bunlara rağmen yine de bir belirti meydana gelmez ise, artık iş, ezel pazarlığına yorulmalıdır. Kendisi, bulunduğu zikirde çalıştırılır.

Ancak, o Hak yolcusu müridin mürşid şeyhi, kâmil ve mükemmel bi­ri olunca; isterse kudsî kuvveti ile o zavallı Hak yolcusu saliki, tüm la­tifelerinin manevî belirtilerini göstermek sureti ile müşahede makamına kadar götürür.

Müridlerin bazısı da, zekidir, geleceği parlaktır, hızla yol alır. Bunun için, hemen kalb nuru zuhur eder ve müşahede meydana gelir. O, bu du­rumunu mürşidine anlattığı zaman, mürşid onun bu halini örtbas eder; biraz da ona asık yüz gösterir. Sonra da, bir-bir latifelerin belirtilerini müşahede ettirir; sırası ile murakabeye kadar getirir.

Mürşidin himmeti ile; saliklerin bazısı zekâsı, teslimiyeti ile kısa za­manda latifeleri, nefy ve isbatı, murakabeleri görüp geçer. Şekten-şüp­heden de kurtulur. Böylece, Cenab-ı Hakk’ın ihsanına zuhur yeri olur.

Bazı Hak yolcusu salikin de, anlayışı kıttır. Bu yüzden latifelerinde ve müşahedesinde kalbi tatmin eden bir şey elde edemez. O zaman, mür­şid şeyhe düşer ki; Hak yolcusu salikin kendisi halinden memnun olup kendisine güven duyuncaya kadar : “-Oğlum, çalışmayı sürdür.” emrini vere ve sürekli çalıştıra..

***

Bundan önce, üç murakabe mertebesi anlatıldı. Onların sonuçları elde edilir ise,  Allah'ın ihsanları olur. Aynı zamanda onlar, hilâfet makam­larıdır. Bu hilâfet makamları dahi üç türlü olup anlatılacaktır.

BİRİNCİSİ : Burada, Hak yolcusu salikin tecellisi gereğince, kendi­sinde, başkalarını da irşad etme kabiliyeti bulunur. Bunun için, kendisine bu yolda hilâfet verilir.

İKİNCİSİ : Bunda, başkalarını irşad etme kabiliyeti yoktur. Bu yüz­den, kendisine sadece hilâfet Verilir.

ÜÇÜNCÜSÜ : Bazı Hak yolcusu salikin dahi, kabiliyetinin bir gere­ği olarak bu yolun gereklerini yaptırmak ve tamamlatmaktır. Buna dahi, hilâfet bu yoldan verilir. İhsanları o şekilde gelir.

Ancak, anlatılanlardan biri veya hepsi; sülûkünü tamamladıktan sonra : “Halife oldum.. Bu makamda ben de bir şeyhim..” diyerek yola çıkarsa., tehlikeli bir işe girmiş olur. Allah, bizleri ko­rusun, bu kimsenin pisliğini yedi deniz temizlemez gibidir.

Hak yolcusu salikin bu hilâfet makamlarında selâmeti odur ki; ken­disini cümleden altta göre.. Şeyhine dahi, teveccühünü ve sevgisini artıra.. Bunları her ne kadar çok ederse, o kadar derecesi artar, daha da yük­selmesi için bir sebeb olur. Yine kendisini herkesten alt görmeyi, şeyhine teveccühü ve sevgiyi ne kadar azaltır ise, o kadar, zayiat verir ki, bunla­rın sayısını bulamaz ve hesabını yapamaz.

Açıkçası, Hak yolcusu salik; aynı anda arşı, yeri müşahede etme ma­kamına gelmiş olsa dahi, yine de dizgini mürşid şeyhinin elinde bilmeli­dir. Hemen her hususta teslimiyet halinde bulunmalıdır.

 

Bu eserin yazarına ait bir şiir :

 

Seyrim içre uğradım bir şehre ben;

Görmedim o şehr'içinde nesne ben..

Bir beyaz duman dahi hem kaplamış;

Çün taaccüb eyleyüb durdum heman..

Bir hitab erişti sırrıma o an;

    «İrciu..» deyu denildi bir hitab..

Canımı tenden ayırdı o hitab;

Göremedim kendimi o demde ben..

Görünenin cümlesi Hak nerde sen;

Ol arada çok tekellüm eyledi..
Yek harf ve savt ile değil idi;
Bir libas giydirdi hakkani idi..

Cümle renkler anda pünhani idi;

Çün girenler ol libas içre veli.
Zahiri halk batını Hak’tır belli;
Nuri gider âlem içre serteser..

Mahv olup kalmada kendinden eser..1

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Bu yolda yürüyüp giderken, ben bir şehre uğradım; o şehir içinde ben hiç bir şey

görmedim.

Orayı aynı zamanda bir beyaz duman kaplamıştı; bundan şaşırdım, hemen durdum.

O anda, özüme bir hitap geldi: «Dönünüz..» Şeklinde bir hitab edildi.

O hitap, ruhumu bedenimden ayırdı; o arıda, ben kendimi göremedim.

O görünenin cümlesi Hak idi, sen neredesin?. Bu arada çok söz söyledi.

Belli bir harfle, belli bir sesle değildi; bir de elbise giydirdi ki, Hakk’a ni idi.

Bütün renkler onda gizlenmişti; o elbisenin içine girenler de velî…

Evet, o elbisenin dışı halk, içi de Hak idi; artık Nuri âlemden tamamen gider

Silindi, kalmadı kendinden eser..

 

 

I 0. KISIM

 

 

Konusu : Beş bölümden İbaret olan  İKİNCİ BAB..

 

Bu, İKİNCİ BAB'ın bölümlerinde şunlar anlatılacaktır :

a)    İsimlerin tecellileri..

b)    Fillerin tecellileri..

c)    Sıfatların tecellileri.

d)    Zat tecellisi..

e)    Fenafillah ve bekabillah.. (Allah'ın zatmda ve sıfatında kaybolmak, Allah'm zatmda ve sıfatlarında var olmak..)

f)    Müstagrakîne fî-Zatillah.. (Allah'ın zatında dalgın yaşa­mak..)

***

I.                    BÖLÜM :

İsimlerin tecellileri ve fiillerin tecellileri açıklanır.

Ey Aziz,

Burada anlatılacak olanlar da bilinmesi gereken şeylerdir. . Allah'ın rızasını ve Rasûlullah'ın yolunu isteyip izleyen, bunlara gönül veren, özünde sözünde doğru aşık olan bir kimse; bundan önce anla­tılan murakabe halleri ile uğraşmalıdır.

 

O halini sürdürürse, Yüce Allah'­ın yardımına mazhar olur. İsim tecellilerinin de belirtileri, ortaya çıkar. O zaman, Hak yolcusu salik, kendisine bakıp gördüğü zaman anlar ki: Or­taya çıkan zikir, fikir, söz bunlardan başka her ne ortaya, çıkıyorsa., hiç biri kendinden değil.. Bu arada, kendisi de, bir tercüman durumunda.. Söyleten Hak.. Bunun böyle olduğunu, yakin gözü ile, yakin açıklığı ile müşahede eder.

 

Sonra..Gökte uçan, yerde gezen küçüklü büyüklü canlıların türlü dillerle söyledikleri zikirlerini; cansız görünen ağaçların, bitkilerin tamamen hal­leri ile dile gelip tesbih okuduklarını işitir. Bu mertebede bulunan bir Hak yolcusu salik, bulunduğu mahalde, gezdiği yerlerde : Vaaz, Kur'an okumak, ulema meclisleri gibi yerlerde, her ne işitir ve her ne dinlerse, hemen hepsi tercümandır; onları da söy­leyen Hak'tır. Açıkçası : Hak yolcusu salik, anlatılan mertebede, tüm işittiği ses­leri, Hak'tan duyup işitmeye başlar.

Hak yolcusu saliklerin bazısına bu mertebede : «İrcii.. (Dön..)» emri zuhur eder. Ne var ki, bu mertebede; henüz ikilikten kurtulmak olmamıştır. Dolayısı ile, sevgili derdi ve ahı ile uğraşır durur. Bu yoldan, kendisinden isbat zuhur etmeye başlar.

 

Bir şiir :

 

Her ne varsa bu cihanda söylenür;

Söyleyene bakma canım söyledür..

Söyleyen Hak'tır cümleden söylenür;

Tercüman dil ve dudak hem söyledür..1

 

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Bu cihanda, kendi kendine söylenip duran ne varsa, söyleyene bakmayasın;

Onları canım söyletir.

Hepsi Haktır, cümleden dile gelip söyler; dili, dudağı tercüman edip söyletir.

 

Hak yolcusu salik, şevkle ve sevgi ile ah edip inlerken murakabesi ile de meşgul olursa.. Allah'ın ihsanından fililerin tecellisi ortaya çıkar. Bu durumda Hak yolcusu salik, kendisine bakıp görür ki: Bir ağaç du­rumundadır. Cümle gidiş duruş, oturup kalkmak, kuvvet kudret, bun­lardan başka benzeri olan bütün fiillerden her ne olursa., kendisinden çıkıp işleniyor.. Ama, hepsini yapan Hak'tır. Bu arada, kendisi, ağaç du­rumunda olan bir şeydir. Bu hali; yakin gözü ve yakin açıklığı ile mü­şahede eder.

Kuşlar, vahşî hayvanlar, yerde ve gökte bulunan canlılar ve ağaçlar, ağaçların meyveleri, bitkiler ve verdikleri yemişler tamamen birer âlettir.

Bütününden, yani : İnsanlardan, cinlerden, tüm mevcudattan, sair şeylerden ortaya çıkan işlerin cümlesini yapan Hak'tır. Bunların birer âlet olduklarını müşahede eder. Hem de yakin gözü ile..

Ne var ki, burada da, ikilikten kurtulmak yoktur. Bu yüzden gece-gündüz dost cemalini arzular, ona iştiyak duyar. “Ahh..” edip inler.

Bu arada, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden yardım isteyip murakabe­sini sürdürürse, sıfatların tecellileri, zat ve tecellisi belirtileri ortaya çıkar.

***

 

II.                 BÖLÜM :

Sıfatların tecellileri ve Zat tecellisi açıklanır.

Hak yolcusu salik, sürekli murakabe işi ile uğraşırken, sıfatların te­cellileri zuhur eder. Bu yoldan da Allah'ın ihsanına zuhur yeri olur. Böy­le ki oldu; Hak yolcusu salik, kendisini bir ayna gibi görür. O aynada, Al­lah'ın sıfatlarını müşahede eder.

Hak yolcusu salik, bu mertebede bulunurken; gökte, yerde, hava boş­luğunda : Kuşlardan, vahşî hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, ağaç­lardan, meyvelerden, bitkilerden ve onların verdikleri yemişlerden, taa, zerreye varıncaya kadar gördüğü her varlığı birer ayna bilir ve görür. O aynalarda dahi, Allah'ın sıfatlarını müşahede eder.

Her bir aynada salike; yakin gözü ile, yakin ilmi ile müşahede vaki olur.

Burada, şöyle bir soru akla gelebilir : “Bu kadar yüz bin renkte görünmek nedendir?. Çünkü, aslında görünen birdir.” Bunun için şu kısa cevap verilir : “Her aynadan görünen aynanın rengidir; zuhur eder. Yine de gö­rünen birdir; Hakk’ın sıfatlarıdır.”

Hak yolcusu salik, şevk ile sevgi ile “Ahh..” edip inleyerek yükselir. Halini artırır. Artan güzel hali mürşidinin ruhaniyetinden yardım isteyerek mu­rakabe halini sürdürür. O, bu durumda iken; Yüce Hak, sonsuz keremi, bitip tükenmeyen lütuf ve ihsanından o kuluna acıyarak şekilsiz ve ben­zersiz olarak Yüce Zat’ından tecelli eder. Ne var ki, Hak yolcusu salik, bu tecelliye dayanamaz. Vücud iklimine büyük bir sarsıntı gelir; her bir azası parça parça olur. Bu yüzden Hak yolcusu salik, yanıp kül olur. Bu külü de, rahmet denizine atarlar, orada yok olur. Artık, Hak yolcusu salikin kendisinden zerre kadar bir iz kalmaz.

Bunun daha açık manası şöyledir : Yerden arşa, arştan yere kadar olan melekler, insanlar, cinler, kuş­lar, vahşî hayvanlar, bitkiler, denizler, karalar, dağlar, taşlar, zerreye varıncaya kadar her şey, tüm varlıklar… Yanar ve Yüce Hakk’ın zatında silinip yok olur. Bundan sonra, Yüce Zat'tan başka bir şey kalmaz.

Hak yolcusu salik, anlatılan halde iken; bir şekil, bir durum, bir ses, bir harften temiz ve beri olarak sırrına şu mana gelir : «Saygılar, kulluklar Allah içindir. Salâtlar, güzellikler, selâm sa­na; keza Allah'ın rahmeti ve bereketleri de..»

Hak yolcusu salikin kulağına üstteki hitab gelir gelmez, elinde olma­dan şöyle okur : «Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına..»

Hak yolcusu salik, bu halde iken, şekilsiz benzersiz bir halde, sırrına şu hitap gelir: “Kulum, ben senden hoşnutum; sen de benden hoşnut musun?.”

Bunun üzerine, takatsiz düşüp secdeye kapanır. O bu halde iken, ke­mal, kerem, sonsuz lütuf ve sonsuz ihsanından şöyle buyurur : “Kulum, şu kadar zamandan beri ettiğin ibadetler ve kulluklar, zi­kir, fikir, bunlardan başka tüm ibadetlerin rızaya uygundur. Hoşnut ol­duğum için bundan sonra istirahata çekil.”

Bu hitap, Hak yolcusu salikin sırrına geldiği zaman şöyle der : “Sana sığınırım ya Rabbi, sana sığınırım.. Bu madde libasında bu­lundukça, kula kulluk gerekir..”  der, öncekinden daha fazla zikre, fikre dalar. Titizlik ve kulluğun ke­maline ayak basar; ihlâsla devam eder.

Yoluna acaip bir şekilde, şaşkın, hayretler içinde koyulup giderken; akıllar kavramaktan yana kusurlu, anlayışlar aciz kaldığı bir şekilde lü­tuf, kerem, ihsan olarak bir başka tecelli zuhur eder. Bunda dahi bir şekil ve belli bir durum yoktur. Her gezdiği, her oturduğu, görüp bulunduğu yerde ve halde : “Ene-l Hakk” (Hak, ben) sırrı zuhur eder. Elinde olmadan içi: “Hak ben  , Hak ben..” diye çağırır.

İşbu hal, fenafillah (Allah'ın zatında ve sıfatlarında yok olmak) sır­larının zuhuruna işarettir.

***

III.               BÖLÜM :

Fenafillah, (Allah'ın zatında ve sıfatlarında yok ol­mak) açıklanır.

Bu mertebeye ermek için, Hak yolcusu salikin sürekli murakabe gö­revi ile meşgul olması gerekir. Onunla meşgul olursa., şevki ve sevgisi ar­tar. Hak yolcusu salikin doğrulukla kullukta hazır olması, istikamet üze­re bulunması, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden de yardım istemesi ile fe­nafillah tecellisi gelir. Ama, Rahman Zat tarafından bir lütuf, bir kerem, bir ihsan olarak.. Bu durumda, Hak yolcusu salik, kendisini fena (yok­luk) alanında bulur. Mal mülk, çoluk çocuk, ibadet taat tamamen silinir, gider. Böylece, Allah'ın himayesinde bulunan iflâs edenlerden olur.

Bu durumda olan Hak yolcusu sal