HAYVAN
HAKLARININ BELİRSİZLİKLERİ *
Peter Staudenmaier
Hayvanların
özgürlüğünün devrimci politikanın tamamlayıcı bir parçası olduğu görüşü, Avrupa
ve Amerika'nın her yerinde çağdaş radikal çevrenin önemli bir kesimi tarafından
sorgulamaksızın kabul edilir. Anti-kapitalist ve anti-otoriter hareketler
içinde yer alan yetenekli ve kendini adamış eylemcilerin birçoğu hayvan hakları
kampanyaları ile politik olgunluk dönemlerine girdiler ve bazı çevrelerde
vegancılık ve hayvanların özgürlüğü gerçek muhalefetin zirvesi olarak
düşünülmektedir(1).
Bu
görüşlerin doğruluğunu tartışmak ve altlarında yatan felsefi ve politik
varsayımları eleştirel biçimde gözden geçirmek için hayvan fabrikalarındaki,
kozmetik laboratuvarlarındaki veya başka bir yerdeki insan-olmayan hayvanların
sömürüsünü savunmaya veya bunlara göz yummaya gerek yoktur. Hayvansal ürünlerin
bugünkü endüstrileşmiş imalatının büyük bölümü toplumsal olarak değersiz ve
ekolojik olarak yıkıcıdır, metalaştırma ve kâr üretimi etrafında yapılanmış bir
ekonomiden bekleneceği gibi. Ayrıca, hayvan hakları eleştirisi kişisel
inançların veya yaşamtarzı seçimlerinin toptan reddini de gerektirmez. Et
yemekten kaçınmak veya hayvanlara yönelik gaddarlığa karşı çıkmak için birçok
meşru neden vardır.
Bu
makale bunlara karşı çıkmanın meşru olmayan nedenlerinden bazılarını
araştırmaktadır. Böylesi bir girişim güçlüklerle doludur, bunun önemli bir
kısmı hayvan hakları eleştirilerinde kuşkuculuk ve öfkenin genellikle
artmasından kaynaklanan gerginlik duygusudur. Konu hem etik hem de politik
olarak içinden çıkılması zor bölgelere girer, bu kısmen, hem son derece özel
hem de kaçınılmaz biçimde kamusal bir konu olan beslenme alışkanlıkları
üzerindeki doğrudan etkisi nedeniyledir. Hayvan hakları her ne kadar
vejeteryanlık ve vegancılıktan daha fazlasını kapsasa da, yiyecek politikasının
görünüşte doğal olan kendinden haklılığını abartmaya eğilimlidir, ki burada
püritenlik genellikle radikallikle karıştırılır(2).
Yine
de, hayvan haklarının önemi üzerinde daha düşünce dolu bir tartışmayı kışkırtma
umudunu taşıyarak bu gibi kuşkularla dürüstçe yüzleşmek zorunludur. Ben hayvan
hakları düşüncesini özel bir ahlaki hata türü ve politik şaşkınlığın bir
semptomu olarak görüyorum. İdeolojik kuzeni pasifizme çok benzer biçimde,
hayvan haklarının ahlak teorisi önemli etik sorunlara basit, fakat yanlış
cevaplar verir. Hayvan hakları teorisinin birbiriyle rekabet eden yorumlarını
yekpare bir kategoriye indirgeme riskini göze alarak, hayvan hakları
ideolojisinin neden büyük ölçüde hem anti-hümanist hem de anti-ekolojik
olduğunu ve bu düşüncenin neden özgür bir toplum yaratma projesiyle taban
tabana zıt olduğunu göstermek için bu sorunları toplumsal ekoloji
perspektifinden düşünmek istiyorum(3).
Hayvan Hakları, Ekoloji ve
Etik
Geleneksel
etiğin çerçevesini insan-olmayan doğaya doğru bir genişletme girişimi olarak
hayvan hakları aşırı ölçüde belirsiz ve çok fazla ürkektir. İnsanlarda ve
ahlaki eylem alanı ile olduğu kadar doğal dünya ile de olan ilişkilerimizde
farklı olanın ne olduğunu esaslı biçimde yanlış yorumlamaktadır. Aynı zamanda,
bu gezegeni var eden yaratıkların çok büyük bir kısmını tamamen görmezden
gelirken “daha yüksek” hayvanlara insan biçimcilikle [anthropomorphically]
yaklaşmaktadır. Fakat hayvan hakları düşüncesindeki problem çok daha derinlere
gider. Varolan ahlaki sistemleri radikal biçimde dönüştürmek yerine onları
basitçe genişletmeye çalışan bu proje baştan sakatlanmıştır.
Birçok
hayvan hakları teoriyseni batı geleneği içinde yer alan etik düşüncenin ana
akımının [mainstream] sakatlanmış olduğu görüşünü kolaylıkla kabul eder, fakat
eleştirellikleri geleneksel ahlaklılığının sözde insan merkezciliğine
[antropocentrism] odaklanır. Bu ikna edici değildir; batı geleneği ana akımı
ile ilgili öncelikli problem onun insan merkezci değil burjuva bir etik
geliştirmesidir(4). Akademik ahlak felsefesinin temel kategorileri ağzına dek
kapitalist değerlerle doludur, “çıkar” nosyonundan “sözleşme” nosyonuna kadar;
‘ahlaki geçerliliğin’ standart analizi mübadele ilişkilerini kopyalar ve ‘ahlaki
temsilciler’in bireyci anlayışı temsilciyi üreten ve onu devam ettiren veya onu
gizleyen toplumsal bağlamı gizler.
Yine
de bu kategoriler, hayvan hakları teorisyenlerinin ahlak felsefesi tarafından
genellikle ihmal edilen bu yaratıklara (veya onlardan bazılarına, her neyse)
yaklaşımda bizden istedikleri ile aynı olan kategorilerdir. Hayvan özgürlüğü
doktrini, bu yolla, çağdaş kapitalist kültürde baskın olan liberal
varsayımları, varsayımları tartışma kisvesi altında, sürdürmekte ve
güçlendirmektedir. Hayvan haklarının radikal çevrelerde popüler olmasının
başlıca nedenlerinden biri, şüphesiz, statükoya aşırı ölçüde zarar veren bir
öneri olarak ortaya çıkar görünürken gerçekte statükonun ideolojik temellerini
yeniden sağlığına kavuşturmasıdır.
Toplumsal
baskı ve hiyerarşinin kurumsallaşmış biçimleri ile belirsiz bir analoji yapmaya
bel bağlamış olan hayvan hakları savunucuları insanlar ve insan-olmayan
hayvanlar arasında etik açıdan önemli bir ayrım yapmanın bir “türcülük” biçimi,
kişinin kendi türünün üyelerini diğer türlerin üyeleri üzerinde meşru olmayan
bir biçimde ayrıcalıklı kıldığı bir önyargı olduğunu ileri sürerler. Bu teoriye
göre, fizyolojik ve psikolojik komplekslilik açısından karşılaştırmalı olarak
belirli bir seviyede olduğunu sergileyen hayvanlar –genellikle omurgalılar:
balıklar, anfibiler**, sürüngenler, kuşlar ve memeliler– insanlarla aynı temel
ahlaki statüye sahiptirler. Merkezi bir sinir sistemi, aslında, ahlaki açıdan
düşünülmeye değer olunan şeyi sağlamaktadır; teorinin bazı çeşitlerinde,
yalnızca acı duyma kapasitesine sahip olan yaratıkların herhangi bir ahlaki
statüsü olabilir. Bu hayvanlar sıklıkla ‘bilinçli’[sentient = bilinçli,
duygulu, anlayışı olan] olarak adlandırılır.
Bu
nedenle, hayvan hakları görüşüne göre, insanlar ve diğer bilinçli yaratıklar
arasında bir çizgi çekmek, klasik ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin kadınların ve
teni renkli insanların ahlaki eşitliğe sahip olmadıklarını adaletsizce
varsaymalarına benzer biçimde, keyfi ve haksızdır. Etik kaygı halkasını
genişletmedeki bir sonraki mantıksal adım, türcülüğün üstesinden gelmek ve
insan ve insan-olmayan bütün bilinçli varlıkların çıkarlarını eşit ölçüde
düşünmeyi kabul etmektir(5).
Bu
argümanlar çekici olmakla birlikte yapaydırlar. İnsan hakları hareketi ve kadın
hareketi ile kurulan merkezi analoji saçmalaştırıcı ve ahistoriktir [tarih
dışıdır]. Bu toplumsal hareketlerin her ikisi de mülksüz ve dışlanmış grupların
kendileri tarafından başlatıldı, onlar adına hareket eden yardımsever kişiler
veya beyaz insanlar tarafından değil. Hiçbir insan hakları eylemcisi veya
feminist, “Bizler de bilinçli varlıklarız” iddiasında bulunmamıştır. Onlar,
“Bizler de tamamıyle insanız!” iddiasında bulunmuşlardır. Hayvan özgürlüğü
doktrini bu hümanist itkiyi genişletmek bir tarafa onu doğrudan zarar
vermektedir.
Dahası,
hayvan hakları konumu, etik eylem hakkındaki hayati bir gerçeği unutmaktadır.
Ahlaki temsilciler (etik bir tartışmaya katılabilen, alternatif ahlaki seçimler
üzerine kafa yorabilen ve kendilerinin en iyi yargılarına göre harekete
geçebilen varlıklar) ve diğer ahlaki açıdan düşünülebilen varlıklar arasında
kuşkusuz çok önemli bir fark vardır. Ahlaki temsilciler kendi çıkar
anlayışlarını formüle edebilme, ifade edebilme ve savunabilme kapasitesine
sahip olmak açısından benzersizdirler. Ahlaki olarak düşünülebilen diğer hiçbir
temsilci bu kapasiteye sahip değildir; onların çıkarlarının etik bir tartışmada
ele alınması için bu çıkarların bazı ahlaki temsilciler tarafından onlara
verilmesi ve yorumlanması zorunludur. Bildiğimiz kadarıyla, zihnen yeterli
erişkin insanlar varolan yegâne ahlaki temsilcilerdir(6).
Bu
tartışılmaz fark etiğin kendisinin temelidir. Etik olarak hareket etmenin
anlamı, diğer şeylerin yanında, ikna ve razı etmenin zorlama ve hileden daha
iyi olduğu prensibine uymaktır. Bu prensip insanların hayvanlarla olan
ilişkilerine doğrudan uygulanamaz. Hayvanlar ikna edilemez ve rıza
göstermezler. Bir hayvanın iyiliğini düşünen şekilde davranmak için, ahlaki
temsilciler bu hayvanın çıkarlarının ne olduğunu belirlemek zorundadır. Bu
diğer ahlaki temsilcilerin olduğu durumlarda yalnızca gereksiz bir şey değil,
normal koşullar altında ahlaki olarak yasaklanmış olan bir şeydir.
Bu
farkın önemini kavramak için, şunları düşünün. Farklı etik sorumluluklarımın
olduğu birkaç kişi ve birkaç kedi ile birlikte yaşıyorum. Eğer insan olan ev
arkadaşlarımdan birinin bir tür ilaç alması gerektiğine ikna olmuşsam, onun
delirmediği kabulüyle, ona bunu zorla aldırmak benim için kabul edilebilir
değildir. Bunun yerine, bu ilacı almasının en iyi şey olabileceği konusunda onu
rasyonel bir tartışma ve etik argüman yoluyla ikna etmeye çalışırım. Fakat eğer
kedilerden birinin bir çeşit ilaca gereksinimi olduğunu düşünürsem, ilacı ona
zorla aldırmaktan veya onu yutması için kandırmaktan başka bir seçimim pekala
olmayabilir(7). Diğer deyişle, hayvanların çıkarlarını ciddi biçimde ele almak
ve onlara ahlaki açıdan düşünülmeye değer varlıklar olarak davranmak, diğer
insanlara genellikle uygun olandan çok farklı bir etik eylem biçimi gerektirir.
Çok
sayıda hayvan hakları savunucusunun hümanist değerlere düşman olma
nedenlerinden biri de ahlaki davranışın bu çarpıcı niteliğini açıklamaktaki
başarısızlıklarıdır. Hayvan hakları düşüncesinin bununla eşdeğer ölçüde bir
başarısızlığı da onun ekolojik değerlerden bihaber olmasıdır. Hayvan hakları
görüşüne göre, yalnızca bilinçlilikle donatılmış bireysel yaratıkların ahlaki
açıdan düşünülmeye değer olduğunu hatırlayın. Ağaçlar, bitkiler, göller,
ormanlar, ekosistemler ve hatta zoologların “hayvanlar” olarak sınıflandırdığı
birçok yaratık bile, bilinçli varlıkların çıkarlarını destekledikleri durumlar
haricinde, herhangi bir çıkara, esenliğe ve kendiliklerinin değerine sahip
değildir. Hayvan hakları savunucuları basitçe türcülüğü [speciesism]
kolculuk*** [phylumism] ile değiştirirler(8).
Bu
nedenle, ahlaki açıdan düşünülmeye değerliliği insani alanın ötesindeki doğal
dünyaya doğru bir genişletme girişimi olarak hayvan hakları, kendi tanımladığı
terimler içinde düşünülse bile, amaçlarına ulaşmakta çok başarısızdır. Fakat
problem yalnızca kapsamın uygun olmaması değildir. Çıkarlar, acı çekme ve
mutluluk görüşüyle bir arada bulunan bireysel haklar yaklaşımı ekolojik bir
perspektifle uzlaştırılamaz. Toprakları, kayaları, suları, mikroorganizmaları
ve o bölgedeki hayvan ve bitkileriyle birlikte kompleks biçimde işleyen
ekolojik bir topluluğun esenliği yalnızca o bölgede yaşayanların tek tek
esenliğine indirgenemez. Bütünü meydana getiren üyeler arasındaki dinamik
ilişki topluluğun her bir üyesinin farklı çıkarları kadar önemlidir.
Tekil
hayvanların çıkarları (ve bunda da bilinçli olanların küçük azınlığı) üzerine
odaklanmak ve bu çıkarlara zarar vermemek veya acı yaratmamak için genel bir
görev varsayımınde bulunmak bu ekolojik boyutu tamamen kaçırmaktır(9). Çatışan çıkarlar
doğal dünyanın görkemli çeşitliliğinin ve kompleksliliğinin ne olduğunu
açıklamanın bir parçasıdırlar; bu çıkarların tümünün önemlilik açısından
eşdeğer olduğunu kabul etmek ekolojik açıdan olduğu kadar evrimsel açıdan da
tutarsızdır. Bu durum, yalnızca organik geçim ekonomisi çiftçilerinin yaşadığı,
tamamen vejeteryan bir toplumda dahi geçerliliğini devam ettirecektir; herhangi
bir tür yiyecek yetiştirmek bazı hayvanların yaşama alanından ve besleyici
maddelerden yoksun olacağı anlamına gelir ve onların çıkarlarının sürekli
biçimde engellenmesini gerektirir. Bireysel haklar paradigmasını bilinçli
hayvanlara doğru genişletmek, organik varoluşun bu temel yönünü basitçe
gizlemektedir(10).
Hayvan
hakları, bu nedenle, özgürlükçü toplumsal hareketlerdeki hümanist itkiyi
geliştirmekten ziyade onu indirger ve onun temel felsefi özü ekolojik bir etiği
ayrıntılandırma projesine doğrudan karşıdır. Bir ahlak teorisi olarak geride
doldurulması gereken çok fazla boşluk bırakır. Onun politik yakınlıkları ve
pratik sonuçları nelerdir? Burada da kuşkuculuk usullere uygundur.
Hayvan
hakları kampında yer alan tüm gruplar satın alma kararlarının ve müşteri
seçimlerinin devrimci potansiyeline olan inancı tamamen paylaşmış görünürler:
Eğer yeterince insan et almayı durdurursa, fabrika çiftlikler ticaretin dışına
çıkacaktır. Tüketici politikasına olan bu bağlılık toplumsal değişime gönüllü
yaklaşımın klasik bir biçimidir ve hayvan haklarının liberalizme olan borcunun
altını daha çok çizmektedir. Ayrıca kapitalist ekonomik düzenin temelinden
yanlış anlaşıldığını ortaya koymaktadır(11).
‘Etik
alışverişin’ dar sınırları içinde dahi, hayvan hakları perspektifi sıklıkla
bağlantılı konuları birbirine karıştırır. Örneğin muz veya kahvenin, alışveriş
kartlarına veya Seattle ve Stockholm’deki mutfak masalarına ulaştığı toplumsal
ve ekolojik koşulları araştırmak yerine bilinçlilik üzerinde yapılan miyopik
odaklanma bizden yerel olarak yetiştirilen, özgürce dolaşan kümes hayvanlarına
kuşkuyla bakmamızı ister.
Yiyecek
üretiminin politik ekonomisinden bireysel tüketim bilincinin ıstıraplarına
doğru olan bu gerileyici kayış, hayvan hakları eğilimlerinin çoğunun altında
yatan sınıfsal tutumun ve kültürel dar görüşlülüğün kanıtıdır. Hayvan hakları dar
bir sosyo-ekonomik tabakaya özgü beslenme seçimlerini ele alıp onu evrensel
erdeme yükseltirken, ekonomik olarak yoksul şehir topluluklarının, kırsalda
çalışan sınıfın ailelerinin ve küresel güneydeki köylülerin protein
kaynaklarına çamur atmaktadır(12).
Hayvan
hakları düşüncesinin derinlerinde gömülü olan sorgulanmamış kültürel önyargılar
kaçınılmaz biçimde elitist olan politik imalar taşır. Tutarlı bir hayvan
hakları duruşu, her şeyden önce, birçok yerli halkın ayakta kalmasını sağlayan
geçim yollarını ve yaşam tarzlarını tamamen terk etmeleri talebinde
bulunacaktır. Hayvan hakları, ekolojik çevrelerindeki varoluşları hayvanların
avlanmasına dayalı olan Inuitler gibi topluluklara herhangi bir akılcı
alternatif önerisine sahip değildir. Hayvan haklarının görüş açısı Latin
Amerika veya başka bir yerde yaşayan, beslenmelerinin tamamlayıcı bir parçası
küçük ölçekli hayvan çiftçiliğine bağlı olan köylü topluluklarına olduğu kadar
kapitalizmin sömürgeci taleplerinin çok öncesinde varolan ve geleneksel geçim ekonomilerini
sürdürmek için esas olarak hayvanlara bel bağlayan Afrika ve Asya’daki kırsal
yaşamcılara yalnızca küçümseyerek bakabilir. Bunlar "lezzet" değil,
sürdürülebilirlik ve hayatta kalma konularıdır.
Bu
gibi geleneklerden vazgeçmenin hiçbir ekolojik veya toplumsal anlamı yoktur ve
kendi doğruluklarına inanmış orta sınıf batılılar tarafından ileri sürülen
ahlaklılık ve beslenme standartlarının benimsenmesi tüm bu farklı toplulukların
ortadan kaldırılması ile eşanlamlı olacaktır. Çok fazla sayıda hayvan hakları
taraftarı kendi inanç sistemlerinin aslında Avrupa’dan türetildiğini unutur ve
onu insanın ahlaki davranışının mutlak bir prensibine evrenselleştirmenin
pratik etkilerini ihmal eder(13).
Dar
bakışlılık ve hor görmenin oluşturduğu bu bileşim hiçbir yerde avlanmaya karşı
nefretten daha açık biçimde ortaya çıkmaz. Hayvan haklarının birçok ateşli
savunucusu avlanmanın aşağılık amaçlar için kanlı ve duygusuz bir eylemden daha
farklı bir şey olduğunu algılayamaz. Kendi önyargılarının düşüncesizliği içinde,
avlanmayı türcü önyargının bir ifadesi olarak görürler. Hayvan hakları
teorisyenlerinin “avlanma sporu” olarak karaladıkları şey genellikle tempeh****
ve seitan***** lüksünden yoksun kırsal nüfusun beslenme tarzına önemli
mevsimsel katkılardır.
Geleneksel
avlanmaya –ki bunun hayvanlar üzerinde etkisinin az olacağı açıktır– katılan
yerli halklar dahi hayvan hakları eylemcileri tarafından taciz edildi ve
karalandı. 1980’lerde fok avlamaya karşı olan kampanya, örneğin, belirgin
biçimde İnuit geleneklerini hedef almıştı(14). 1990’ların sonunda Birleşik
Devletlerin kuzey batısındaki Neah Körfezinde yaşayan Makah halkı, 1999 yılında
tam bir tane gri balina hasadıyla geleneksel balina avını yeniden canlandırmaya
çalıştı. Makah halkının avı ticari değil, geçim amaçları içindi ve titiz
biçimde insancıldı; onlar tehlikede altında olmayan bir balina türünü
seçmişlerdi ve balina avcılığına karşı duyarlılığa kayda değer bir süre bağlı
kalmışlardı.
Buna
rağmen, Makah halkı 1998’de ilk av seferi için güverteye çıkarken, birkaç ay
boyunca Neah Körfezi’ni işgal eden Sea Shephard Society ve diğer hayvan hakları
örgütleri tarafından fiziksel olarak engellendiler. Bu gruplar için, hayvan
hakları insan haklarının üzerinde bir önceliğe sahipti. Bu hayvan
taraftarlarının çoğu balina yanlısı retoriklerini yerli halklar hakkındaki
beyaz ırkçı kalıplarla süslediler, sömürge baskısı ve mülksüzleştirmeyi telafi
etmemenin mazeretini yapanlarla işbirliği yaptılar(15).
Saflık Politikası
Bu
örnekler istisna oluşturmaz. Gerçekte, hayvan haklarının aşırı duyarlılığı
sıklıkla sol hareketlere sağ kanat konumlarının bir giriş noktası olarak hizmet
etmektedir. Çünkü solun çoğunluğu doğa, biyolojik politika ve etik
komplekslilik hakkında açık ve eleştirel olarak düşünmek için genellikle
gönülsüz olduğundan hayvan hakları ve sağ kanat politikalar arasındaki huzursuz
edici bu ilişki –uzun bir tarihsel soyağacına sahip olan bir ilişki– ciddi bir
endişe konusu olarak durmaya devam etmektedir.
Gidişat
bir bütün olarak nadiren genel bir yapıya sahip olsa da, hayvan özgürlüğünü
destekleyenlerin en militanlarını aynı zamanda kürtajın, homoseksüelliğin ve
görünüş olarak diğer ‘doğal olmayan’ olguların sadık muhalifleri arasında
bulmak istisnai bir durum değildir. 1990’larda Kuzey Amerika’dan Merkez
Avrupa’ya sıçrayan “uzlaşmaz” eğilim belki de bunun en çarpıcı örneğidir(16).
Fakat gerici politikayla bağlantılar esasen daha öteye uzanır. Aşırı milliyetçi
ve cinsel yönden baskıcı bir örgüt olan son dönem Rus gençlik grubu “Moving
Together [Birlikte Hareket]” hayvanları korumayı programlarındaki merkezi
konulardan biri yaparken İsviçreli “Association Against Animal Factories
[Hayvan Fabrikalarına Karşı Birlik]” yahudi düşmanı [anti-semitik] propaganda
içinde yüzmektedir. Danimarka’da, evrak çantasında hayvan sorunlarını taşıyan
tek parti göçmen karşıtı Danimarka Halk Partisi iken aşırı sağ İngiliz Ulusal
Partisi hayvan haklarına bağlılığı ile övünmektedir. Avrupa ve Kuzey
Amerika’daki çağdaş neofaşist çevre de konuya sürekli bir ilgi göstermektedir.
Son on yıldır “Ulusal Devrimcilerin” çoğu ve “Üçüncü Yolcular” hayvan hakları
kampanyalarına etkin şekilde katılmaya başladılar(17).
Hayvanların
özgürlüğü politikası ile yabancı düşmanlığı ve otoriter sağ arasındaki bu geniş
çaplı çakışma bağdaşmaz gibi görünmesine rağmen, faşizmin tarihinde bu durum
yirminci yüzyılın başından itibaren asli bir rol oynamıştır. Birçok faşist
teorisyen, insan merkezciliği kararlı biçimde hareketlerinde reddettikleri için
kendinden gurur duydu ve özellikle faşizmin Alman versiyonunda hayvan hakları
konumuna sıklıkla ilgi gösterdi. Bizzat Hitler hayvanların mutluluğu sorununa
kendini ateşli biçimde hasretmişti, bir vejeteryan ve hayvan deneyleri muhalifi
idi. Onun vekili Göbbels söyle deklere etmekteydi: “Führer, prensipte, ikna
olmuş bir vejeteryandır. Onun argümanları ciddi herhangi bir temele
dayandırılarak çürütülemez. Onlara kesinlikle itiraz edilemez”(18). Rudolf Hess
gibi diğer önde gelen Nazilerin vejeteryanlıkları daha katıydı ve parti,
günümüzdeki birçok titiz vegan gibi, ham meyve ve kabuklu yemişleri ideal bir
beslenme biçimi olarak destekledi. Himmler avlanmayı yerden yere vurur ve üst rütbeli SS’lerin vejeteryan bir perhizi
takip etmelerini isterken, Göring hayvan deneylerini yasakladı.
Üst
düzey Nazilerin hayvan yanlısı eğilimlerinin listesi uzundur, fakat daha önemli
olanı Nazi devleti tarafından hayvan hakları politikalarının yürürlüğe
konmasıdır ve onların altında yatan meşrulaştırı ideolojidir. İktidarı ele
geçirmelerinden birkaç ay sonra, Naziler görülmemiş ölçekte ve herhangi bir
insan çıkarından bağımsız biçimde hayvanların ahlaki statüsünü açıkça onaylayan
hayvan hakları kanunlarını yasalaştırdılar. Bu buyruklar hayvanlara acı
vermekten kaçınma görevine vurgu yapıyor ve hayvanlarla olan etkileşimde aşırı ölçüde
detaylandırılmış katı talimatlar yerleştiriyordu. Nazi hayvan yasamasının önde
gelen bir bilginine göre, “1933 Hayvanları Koruma Kanunu, muhtemelen, dünyadaki
en sert kanun idi”(19).
1939
yılına ait bir Nazi hayvan koruma yasası el kitabı “Alman halkının her zaman
hayvanlara büyük bir sevgi beslemiş olduğunu ve onlara karşı katı etik
zorunluluklarımızın her zaman bilincinde olduğunu” (20) açıklıyordu. Bunlar
yalnızca felsefi varsayımlar değildi; buyruklar ev ve yaban hayvanlara karşı
hoş görülebilir olan davranışları yakından düzenlemekteydi ve koruma altındaki
farklı türleri belirtirken hayvanların ticari ve bilimsel kullanımını
kısıtlıyordu. Bu emirlerin ardındaki resmi mantık günümüz hayvan hakları
argümanlarına dikkat çekici biçimde benzemekteydi. “Almanlara göre, hayvanlar
yalnızca organik anlamda yaratıklar değil, kendilerine ait yaşamlarını devam
ettiren, kavrama yetenekleri ile donatılmış, acı çeken ve sevinç duyan
yaratıklardır” diye gözlemliyor Göring, 1933’de yeni hayvan deneylerine karşı olan
yasayı açıklarken(21).
Çağdaş
hayvan özgürlüğü eylemcileri geçmişin bu uğursuz kayıtlarında ve günümüzdeki
hayvan taraftarları ile faşistlerin danışıklı döğüşünde kesinlikle kendilerini
görüyor olabilirler, ama bu gerçekleri gözden geçirmek hayvan hakları ile
faşizm arasında zorunlu veya kaçınılmaz bir bağlantı olduğunu söylemek anlamına
gelmez. Fakat tarihsel gelişim biçimi yanılgıya yer vermeyecek tarzdadır ve
açıklama gerektirir. Görünürde birbirine karşı olan dünya görüşlerinin bu
sürekli bir araya gelişini açıklamakta yardımcı olacak şey saflığa ilişkin ortak kaygıdır. Gerçek erdemin et yemek gibi
görünüşte pis olan alışkanlıkları reddetmeyi gerektirdiği varsayımı, hayvan
hakları söyleminin ardında yatan samimi öfkenin
büyük bölümünü açıklamaktadır. Anlaşılır bir eleştirel toplumsal
perspektiften ve tamamlayıcı bir ekolojik duyarlıktan kopartıldığında, püriten
politikanın bu çekingen türü kolaylıkla etnik, cinsiyetçi ve ideolojik saflığın
çarpıtılmış bir biçimine kayabilir.
Yakından
ilgili bir benzerlik, hayvan hakları düşüncesinde ahlaki sorunlarına birlikçi
[unitary] yaklaşımda sürekli ısrar edilmesidir. İnsanlık ve insan-olmayan doğa
arasında devam eden ikiliği [dualizmi] haklı olarak reddeden havyan hakları
filozofları, bu ikiliği yanlış biçimde farklılaşmamış bir bütüne
indirgemektedir, böylelikle monizmi dualizmin yerine koymaktadırlar (ve doğal
dünyanın evriminde büyük bir bölümü yadsımaktadırlar). Saflık ve tekliğin
[oneness] gerici hayalleri herhangi bir özgürleştirici potansiyel taşımaz; onların
politik kolları basmakalıp olanlardan tehlikeli olanlara dek değişmektedir.
Yanlış ellerde, “türcülüğün” basitleştirici bir eleştirisi ne insanlar ne de
hayvanlar için özgürlüğe yol açmaz, yalnızca radikal umutları her daim onların
gerici karşıtlarına dönüştüren aynı bayat anti-hümanizme dönüştürür.
Ekoloji ve Toplumsal
Özgürlük
Birbirleriyle
eşit koşullarla yüz yüze gelen insanlar ve hayvanların yaşadığı durgun ve
tek-boyutlu bir ahlaki kır manzarası varsayımı yerine daha kompleks bir
alternatif düşünülmelidir: İkisini birbirine karıştırmayan, bir toplumsal
boyutu ve bir ekolojik boyutu kuşatan renkli bir etik bakış. Böylesi bir
yaklaşım, insan türü ile doğal dünyanın geri kalanı arasındaki yaşamsal
sürekliliği kabul ederken bu sürekliliğe damgasını vuran, etik açıdan önemli
farklılıklara saygı duyar. Doğal süreçlerin ve varlıkların diyalektik görüşünü
birleştiren bu alternatif perspektif bolluğun heyecan verici karmaşıklığını ve
dünya üzerinde yaşayan yaşam formlarının ve yaşayan toplulukların çeşitliliğini
hayranlık duyulacak bir durum ve kendiliklerinden değerler olarak kavrar.
Yaşamın
olağanüstü bolluğunu üreten dinamik, yardımlaşmanın ve rekabetin bir
diyalektiği olarak düşünülmelidir(22). İnsanlar bu diyalektiği, yardımlaşma
anını bilinçli biçimde artırarak –bu birbirimizle ve diğer yaratıklarla
etkileşimimizi karşılıklı yarar sağlayacak biçimde kurmak demektir– aşma
kapasitesine sahip ilk yaratıktır, ki bu da bizi yükseltir. Bu işbirliğine
dayalı potansiyel iki farklı bileşene sahiptir: biri insanlar arasında ve
toplumsal olan, diğeri türler arasındaki ve ekolojik olan.
Toplumsal
alanda, işbirliğine dayalı ilişkilerin potansiyeli, önemli bir açıdan,
evrenseldir. Çatışan çıkarların özgür bir toplumda ortadan kaybolacağını
varsaymak nahif olabilse de, büyük ölçekli toplumsal rekabetin devam etmesi
için ‘doğal’ bir neden yoktur. Diğer yandan, biyosferin geri kalanına gelince,
bu işbirliğine dayalı potansiyel önemli ölçüde kısıtlıdır. Kaynaklar, yaşam
alanları ve benzeri şeyler üzerinde organizmalar arası rekabeti ortadan
kaldırmak yalnızca imkânsız bir şey değildir, bu düşünce yaşayan sistemlerin
temel parametreleri ile tamamen uyumsuzdur. İnsanlar ve diğer hayvanlar
arasında işbirliğine dayalı potansiyeller, bu nedenle, daha mütevazı ve daha olağan
dışıdır.
Hayvanların
çıkarlarını ciddi biçimde ele alacak ekolojik ve toplumsal olarak güvenilir bir
çaba, başka şeyler ile ilgisi göz önüne alınmadan yalnızca öldürmenin veya
zarar vermenin yanlış olduğu düşüncesine ihtiyaç duymayı zorunlu olmaktan çıkaracaktır
ve hayvanların iyi yaşamasına ilişkin bir düşünceyi tüm ekolojik toplulukların
esenliğini içeren bir değerbilirlik ile tamamlayarak bilinçli ve bilinçli
olmayan varlıklar bölünmesinin üstesinden gelecektir. Bu pratikte, hümanist
değerleri geliştirmenin bu çabaya engel
olmaktan ziyade onun bir parçasını oluşturacağı görüşü eşliğinde, hayvanlara
davranışta insancıl geleneklerin canlandırılması ve rafine edilmesi ile
sonuçlanacaktır. İnsanlar insanlara –tüm insanlara – insancıl davranıncaya
kadar hayvanlara tutarlı biçimde insancıl davranmayacaklardır.
Bu
etik potansiyellerin hiçbiri, baskı ve hiyerarşi etrafındaki toplumsal
kurumları sürdürdüğümüz sürece gerçekleştirilemez. Bu yapıların üstesinden
gelmek devrimci bir dönüşüm gerektirir, politik olduğu kadar etik olarak da. Bu
çok önemli tarihsel amaca, yalnızca, insanın özgürlük için eşsiz olan
kapasitesini, reddetmek değil kullanmak isteyen bir hareket tarafından
erişilebilir. Bugünkü biçimiyle, hayvan hakları felsefesi ve politikası bize bu
amaç için rehberlik edemez.
Notlar:
1.
Bu makalenin amaçları açısından, ‘hayvan hakları’ ve ‘hayvanların özgürlüğü’
tartışmaları arasındaki farklılıkları ihmal ediyorum. Her iki terimi
insan-olmayan hayvanlara zarar vermenin ve öldürmenin genel olarak izin
verilemez olduğu inancını göstermek için aşağı yukarı birbirinin yerine geçer
biçimde kullanıyorum.
2.
Daha büyük bir karmaşa birçok hayvan hakları savunucusunun aynı zamanda tarifi
zor bir eklektikçilik pratisyeni olmaları gerçeğinden kaynaklanmaktadır:
Felsefi temellerde bir meydan okumayla karşılaşıldığında tartışma konularını
hızla politik alana kaydırırlar. Politik iddiaları çürütüldüğünde ekonomi veya
din veya biyoloji veya kişisel sağlık hakkındaki argümanlara geri dönerler.
Ampirik ve normatif iddiaları rahatça birbirine karıştırarak, antropolojinin,
etnolojinin, dilbiliminin, psikolojinin ve birçok diğer alanın büyükçe bir
bölümünü kesip atarlar. Bu durum onun bu işten ne kazandığını ve neden olduğunu
değerlendirmeyi zorlaştırmaktadır. Ben eleştirimde farklı hayvan hakları
konumlarını değerlendirmeye çalışacağım.
3.
Tartışmam esas olarak aşağıdaki metinlere dayanmaktadır: Peter Singer, Animal Liberation; Tom Regan, The Case for Animal Rights; Mary
Midgley, Animals and Why They Matter;
James Rachels, Created fromAnimals: The
Moral Implications of Darwinism; David DeGrazia, Taking Animals Seriously; Gary Francione, Rain Without Thunder: The Ideology of the Animal Rights Movements.
4.
İnsan merkezcilik insanlar arasındaki çok önemli bölünmeleri gizlemeye hizmet
eden bir ideolojidir. Hayvan özgürlüğü insan merkezciliğin işlevini yanlış
anlamada yalnız değildir; bu yanlış anlama günümüz çevre felsefesinde geniş
ölçüde yaygınlaşmıştır. Toplumsal değişim hareketleri genellikle sağlam biçimde
kök salmış kurumları yalnızca ideolojiler olarak ele alarak (örneğin, birçok
eleştirmenin ırkçılığı bilince başvurmakla değişecek davranışların bir toplamı
olarak algılamasını düşünün) yanlışlığa düşerler; bu keşke şöyle olsaydı
reformcularının tipik idealizmidir. Hayvan hareketleri hareketi, birçok
ekomerkezci felsefe eşliğinde, karşıt bir hata yapmıştır ve bu yüzden farklı
türden bir idealizme kapılmıştır. İnsan merkezcilik ideolojisini gerçek bir
kurum ile, toplumsal pratiğin somut bir biçimi ile karıştırır. Fakat güçlü olan
hiçbir insan merkezci kurum yoktur, yalnızca evrensel bir cila ardına saklanan
elitist kurumlar vardır. Kapitalizm, patriyarşi ve beyazların üstünlüğü, önde
gelen üç örneği seçersek, insanlara kesinlikle bir ayrıcalık sağlamaz, aslında
bazı insanları diğer insanlar üzerinde ayrıcalıklı kılar.
5.
Bu düşünce çizgisinin en yetkili [locus classicus] metni, 1960’ların toplumsal
özgürleşme hareketlerinin doğal olarak hayvan özgürlüğü hareketine yol açtığını
ve ırkçılığın, cinsiyetçiliğin ve ‘türcülüğün’ mantıksal yapısının özdeş
olduğunu savunan Peter Singer’in Animal
Liberation kitabıdır.
6.
Hayvan hakları teorisyenleri çocukların ve zihinsel olarak engelli
yetişkinlerin bu anlamda temsilciler olmadıkları cevabını vermeyi severler, ki
ben bunu aşikâr ve elimizdeki sorunla ilgisiz bir konu olarak ele alıyorum. Ben
ne ahlaki açıdan düşünülmeye değerliliğin yalnızca ahlaki temsilcilerle sınırlı
olduğunu, ne de insanlar ve diğer organizmalar arasında katı bir ontolojik
ayrım olduğunu iddia ediyorum. Ahlaki temsilcilerin özel rolü, ahlaki açıdan
düşünülmeye değer olmanın değişik biçimleri arasındaki farkların haklılığını ve
yalnızca eşit çıkar düşüncesine dayanan etik eylemin bazı temel yönleri
yakalamada başarısız olduğunu göstermesidir.
7.
Ehil erişkin insanların özel statüsünü bu anlamda kabul etmek bir ayrıcalık
veya önyargı örneği değildir. Bu kadınların doğurganlık kararlarında veya
kalecilerin futbol maçlarında veya pilotların hava taşımacılığında özel bir
statüye sahip olmalarını kabul etmekten daha keyfi değildir. ‘Ayrıcalık’
haykırışı bu bağlamda, sadece Macarca konuşanların bu dildeki bir sohbete
katılabilecekleri doğal gerçeğini ‘adaletsizlikle’ suçlamakla eşdeğerdir. Bu
türden çaprazlama melez ‘nakili’ imkânsız olduğu sürece, insan olan ahlaki
temsilcilerin alışılmışın dışındaki konumu, etik tartışmaya katılabilme
kapasitesine sahip diğer varlıklarla karşılaşıncaya kadar sürüp gideceğe
benzer.
8.
Teknik olarak Korda Kolu, tam olarak şekillenmiş bir omurgaya sahip olup
olmadığından bağımsız olarak merkezi bir sinir sistemine sahip olan hayvanları
kapsar; bu, hayvan hakları teorisyenlerinin “hayvanlar” olarak kabul ettikleri
hayvanların türüne en yakın sınıflandırma yaklaşımı olmasına rağmen birçok
hayvan hakları taraftarı esasen daha da küçük memeli sınıfı üzerinde odaklanır.
Peter Singer gibi önde gelen hayvan özgürlüğü sözcüsü başka hiçbir organizmanın
herhangi bir ahlaki statüye sahip olmadığı görüşünü açıkça savunsa dahi, tüm
hayvan hakları filozofları tarafından bu konum zorunlu biçimde paylaşılmaz. Tom
Regan, örneğin, bilinçli olmayan yaşam formlarının daha geniş bir çevre etiği
içinde açıklanabilecek bir içsel değere sahip olabileceğini kabul eder. Fakat
bir haklar silsilesi böylesi bir projeye, çok açık olduğu üzere, giydirilemez;
anlamlı bir ekolojik etik, ister bilinçli olsun ister bilinçsiz bireysel
organizmaların çıkarları üzerine dayandırılamaz.
9.
Acı çekme üzerindeki vurgunun doğruluğu her durumda tartışmaya açıktır.
Fiziksel rahatlığın acı çekmekten hoşlanmamayı içerdiği herkesçe bilinen bir
gerçektir, fakat bu bize onun ahlaki önemi hakkında çok az şey söyler.
Özellikle onun yararcı çeşitlerinde, hayvan özgürlüğü acıyı hiç
sorgulanmaksızın ahlaki bir kötü ve hazzı ahlaki bir iyi olarak ele alır. Bunun
gibi düz bir özdeşleştirme toplumsal alan içinde dahi inanılmaz ölçüde
basitleştiricidir; acının ahlaki bir arzu [desideratum] olduğu yalnızca birkaç
örnek yoktur, aynı zamanda hazzın yüreklendirilmekten ziyade engellenmesinin
gerektiği durumlar da vardır. Duygu deneyimlerinin etik anlamı tamamen yer aldığı
bağlama-bağlıdır.
10.
Ahlaki bir iyilik türü gibi işlev gören bireysel özellikler anlamındaki hak
kavramı karşılıklı sorumluluklar nosyonu
ile bağlantılı olarak yavaş yavaş gelişti; her biri diğerine bağımlı kılındı.
Dahası bu fikirler, demokratik tartışma ve hak sahiplerinin hak iddiaları
mücadelesi –ki bu mücadele sürecinde ahlaki haklarını sürekli rötuş edip
değiştirdiler– üzerine vurgu yapan toplumsal bir bağlamda gelişti.. Bu bağlam
insan-hayvan etkileşimine transfer edilemez. Hayvanlardan sorumluluklarına
dikkat etmelerinin beklenmesinin hiçbir anlamı yoktur; ve onların hak talep
etmeleri yalnızca, insanların aracılığı yoluyla, temsili olarak
geliştirilebilir. Liberal bir düşünce çerçevesinin içinde tuzağa düşen hayvan
hakları kaçınılmaz biçimde paternalisttir.
11.
Dağıtımın değil, üretimin pazar ekonomisi düzeninde belirleyici sektör olduğu, Kapital’in birinci cildinin 1867’de
yayınlanmasından bu yana kapitalizmin radikal analizinin başlıca dayanağı
olageldi. Fakat bu içgörü yalnızca Marksistlere özgü değildir. Ana akım
ekonomistler dahi tüketici harcamalarının “bizim ekonomimizde harekete geçirici
değil, harekete geçirilen bir güç olduğu” konusunda aynı düşüncededir. Robert
Heilbroner ve Lester Thurow, Economics
Explained, New York 1998, p. 92.
12.
Kathryn Paxton George’ın kitabı Animal,
Vegetable, or Woman? A Feminist Critique of Ethical Vegetarianism (Albany
2000) bu elitist kültürel ve psikolojik modeli, tuhaf biçimde miyopik olan
beslenme varsayımları ile birlikte, maskülin taraf tutmanın bir ifadesi olarak
kışkırtıcı biçimde eleştirir. Benzer bir tarzda, Michael Pollan’ın makalesi “An
Animal’s Place” hayvan haklarını doğal dünyadan kopmuş ve çarpıtılmış bir
ilişkiyi yansıtan mükemmel bir şehir ideolojisi olarak teşhis eder. Pollan’ın
makalesi http://www.organicconsumers.org/organic/010403_organic.cfm de bulunabilir.
13.
Batılı-olmayan çoğu kültürel geleneğin hayvanlar ile göze çarpacak ölçüde daha
saygılı bir dostluk kurmaya çalıştığı kesinlikle doğrudur. Kuşkusuz birçok
Avrupa ve Avro-Amerikalı vejeteryanlığa Doğulu tinsel geleneklerle
karşılaşmaları sonucu gelmişlerdi, genellikle oryantalist ve Romantik
gözlüklerle bakarak. Benim görüşüm basittir: hayvan haklarının tam tüylenmiş
felsefesi, sonuç olarak, batının hayvanlara karşı göreli dikkatsizlik mirasına
bir tepkidir –kendisi bu mirasın sınırları içinde kalan bir tepki.
14.
Fok balığı avcılığına karşı kampanya ve onun Inuit (Eskimo) toplumu üzerine
etkisi için bkz. George Wenzel, Animal
Rights, Human Rights: Ecology, Economy and Ideology in the Canadian Arctic
(Toronto 1991)
15.
Makah balina avcılığı çatışması hakkında konunun özüne inen bir ilk analizi
için bkz. Alx Dark'ın makalesi "The Makah Whale Hunt", http://www.cnie.org/nae/cases/makah/
16.
"Hardline" hizibi Punk kültüründeki Straight Edge hareketinden ortaya
çıktı ve uzlaşmaz vegancılığı
"yaşam-yanlısı"
olma iddiasındaki politika ile birleştirir. Hardlinecılar değişik türdeki
'kirleticilerden'
kendilerini-arındırmaya
inanırlar. Hayvani ürünler, tütün, alkol, ilaç/uyuşturucu madde, kürtaj,
homoseksüellik ve tabii ki doğurma yerine zevk için yapılan herhangi bir seks
ilişkisini içeren "sapkın" cinsel davranışı. Onların hayvan özgürlüğü
versiyonu "doğa kanunu"na dayanan mutlak otorite iddiasında bulunur.
"Hardline İnancı" kısmen şöyle demektedir: "Dünyayı (ve onun
üzerindeki bütün yaşamı) yok eden şeytani güçlere karşı savaşmak için hem
fiziksel hem de ahlaki olarak yeterince güçlü bir ideoloji ve bir hareket
zamanı geldi…Bu ideoloji, bu hareket Hardline'dır. Bir inanç sistemi ve –tüm
masum yaşamın kutsal olduğu ve herhangi bir müdahalede bulunulmaksızın doğal
durumunu barış içinde sonuna kadar yaşama hakkına sahip olduğu…– bir hayat
felsefesi doğrultusunda bir yaşam tarzı. Bu gibi haklara herhangi bir
müdahalenin kendisi bir "hak" olarak düşünülmemelidir ve bundan
dolayı hoşgörü gösterilmemelidir. Çevresindeki yaşamı yaralayan veya tahrip
eden veya yaşamı veya onun kalitesini tehdit eden bir durum yaratan kişiler
bundan sonra masum bir yaşama sahipmiş gibi düşünülmemelidir ve artık önceki
haklarına sahip değillerdir. Hardline'ın destekçileri günlük yaşamdaki bu
prensiplere bağlı kalacaklardır. Onlar doğa kanunlarına uygun yaşayacaklar ve
haz istekleri –sapkın cinsel ilişkiler ve/veya kürtajdan her türlü uyuşturucu
kullanımına (ve yalnızca kendilerine zarar verdikleri bahanesiyle
etraflarındaki bütün yaşama zarar veren diğer tüm durumlara) kadar– nedeniyle bunlardan
vazgeçmeyeceklerdir. Ve, birinin masum bir yaşama tecavüz edemeyeceği inancını
takip ederek –hiçbir hayvani ürün (ister et, ister süt isterse yumurta olsun)
tüketilmemelidir. Günlük yaşamın bu saflığı eşliğinde, gerçek Hardlinecılar
dünyanın geri kalanını zincirlerinden kurtarmak için çabalamak zorundadır– bu
bazı durumlarda yaşamları kurtarmak ve diğer bazı durumlarda suçlulara adil
davranmaktır. Bkz.
http://www.faqs.org/faqs/cultures/straight-edge-faq/section-88.html ve http://www.fortunecity.com/greenfield/shell/5/sxe4life.htm#hardline
17.
Ulusal Devrimci veya Üçüncü Yolcu akımlar 1920'lerin ve 1930'ların önde gelen
Faşistlerine, özellikle Strasser kardeşler gibi "muhalif" Nazilere
kadar geriye gider. Giderek yaygın hale gelen bu eğilimin doğrudan bir örneği
ve onun hayvan özgürlüğü politikasını canı gönülden kucaklaması için, bkz. http://autarky.rosenoire.org/nrf/personaldefence.html Neofaşistler ve hayvan özgürlükçüleri
arasındaki flört tek yanlı bir ilişki olmadı. Jutta Ditfurth Entspant in die Barbarei (Hamburg 1996)
kitabı, özellikle Bölüm 5'te, Almanya'daki hayvan hakları grupları arasındaki
aşırı sağ görüşlerin hızlı yükselişini mükemmel bir şekilde tasvir eder.
18.
Joseph Göbbels'e Robert Proctor’un The
Nazi War on Cancer (Princeton 1999), p. 136'da alıntı yapılır. Hitler’in
vejeteryanlığının, yalnızca çılgın bir diktatörün geçici, tuhaf bir hevesi
değil, sağlam bir inancı olduğunu bilmek önemlidir. Bu vurguyu çağdaş
vejeteryanları utandırmak, hele Nazizmin “iyi” niteliklerini ortaya çıkarma
peşindeki, yanlış yönlendirilmiş bir araştırmayı desteklemek için değil, bu
çalışma ile olan entelektüel paralelliklerini göstermek için yapıyorum.
Protoctor’un kitabının Bölüm 5’i, “The Nazi Diet”, Nazizmin yiyecek
politikasının bilgilendirici bir değerlendirmesini sunar.
19.
Boria Sax, Animals in the Third Reich (New
York 2000), p. 112. Sax’ın kitabı Nazilerin hayvanlara karşı davranışı üzerine
eşsiz bir kaynaktır.
20.
Luc Ferry, The New Ecological Order (Paris
1992; Chicago 1995), pp. 99-100 içinde alıntılanmış. Sax aynı alıntının özlü
bir açıklamasını Animal in the Third
Reich’ın pp.121-2’sinde verir.
21.
Hermann Göring, Sax, p. 111’de alıntılanmış. Hayvan özgürlüğü hakkında felsefi
literatüre aşina olan okur için, bu pasajın Regan’ın “bir yaşam özneleri”
olarak bilinçli hayvanlar kavramı ile ve Singer’in onların acı duyma
yetenekleri üzerine vurgusu ile rezonanslarını kaçırması imkânsızdır. Nazi
hayvan hakları önlemlerinin bıraktığı miras, hayvan hakları yandaşlarının
fabrika çiftlikler ve ölüm kampları arasındaki yaptığı olağanüstü kötü ve
hastalıklı karşılaştırmaları bırakmaları için yeterli bir neden (eğer bir neden
daha gerekiyorsa) olmalıdır.
22. Bu içgörü kesinlikle yeni değildir; onun modern biçimi en azından Kropotkin’e kadar geriye gitmektedir. Hayvan hakları heveslileri bu sürecin yarışmacı ve kooperatifçi yönlerini sırayla unutur görünmektedir ve her şeyden daha çok bütün yaratıkların en sonunda diğer yaratıklar için yiyecek olduğu –hiç korkutucu olmayan tamamen uygun bir kader– gerçeğini ihmal ettikleri ortaya çıkmaktadır. Bu diş ve pençedeki doğal kırmızılık değil, doğal evrimin emsalsiz güzelliğidir.
Konuyla İlgili Türkçe Okuma
Önerileri:
-
Peter Staudenmaier, “Faşist Ekoloji: Nazi Partisi’nin ‘Yeşil Kanadı’ ve
Faşist Ekolojinin Tarihsel Kökenleri”, İskenderiye
Yazıları, Sayı 24 (Ocak-Şubat 2000), Çev: Ahmet Aşıcı/Sezgin Ata.
-
Peter Zegers, “Politik Ekolojinin Karanlık Yüzü”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 3 (2003), Çev: Nihat Bekler.