|
|
1984-1989 TÜRK SOYKIRIM MİMARLARININ AKIBETİ - III - (Geçen sayıdan devam) |
|
|
SEMRA KANAT
"Türk, asillerin asilidir...”
Pierre Loti
Ahlâksız çemberin bekçisi
Ahlâksız çember, Todor Jivkov’un, Vladimir Jivkov’a “Lüdmila Jivkova” nişanını vermesini sağlayan düzendir. Düzenin bekçisi ise, 1984-1989 Türk soykırımcılarının beşincisi olan Dobri Marinov Curov’dur.
Orgeneral Dobri Curov (1916-2002) Bulgar Savunma Bakanlığı - Sofya.
5/6 Ocak 1916 Vrabevo doğumlu Curov, 1932’de RMS (Devrimci Gençlik Birliği), 1938’de BKP üyesi olur. 1942’de Bogdan Filov hükûmetince Krısto Pole kampına sürülürse de, kaçmayı başarıp, “Çavdar” adlı partizan çetesinin başına geçer. 9 Eylül 1944’ten sonra Bulgar ordusunda çeşitli komuta kademelerini işgal eder. SSCB’deki Frunze Askerî Akademisini bitirip, BNA (Bulgar Halk Ordusu)’yı yönetir (1962-1990). Politbüro aday üyesi (1974-1977), BKP MK Politbüro üyesi (1977-1990); birkaç dönemin vekili Curov, Yordan Yotov ve Dimitır Stanişev’le birlikte, Gorbaçov’un Jivkov’la ilgili “hal (tahttan indirme) fermanı”nı yerine getiren orgeneraldir. “Çavdarlar” diye tanınan üçlü (Curov-Yotov-Stanişev), 5 Kasım 1989 tarihinde saat 10.00’da generalin villâsında buluşup malûm tarihî kararı verdikten sonra, 7 Kasım 1989’da gerçekleşen Sovyet elçiliğindeki kabulde, dünkü dava arkadaşları ve parti başkanları Jivkov’a istifasını vermesi gerektiğini beyan etmek üzere, kendisinden ertesi gün randevu ister. Curov, 2002 Haziranında acil servis ekibince evin banyosunda ölü bulunduğunda, muhtemelen kalp krizinden ölümü (17 Haziran 2002), yakında sıra kendilerine gelir düşüncesiyle, eski komünist arkadaşlarını kedere boğar. Ölen körün “badem gözlü”ye dönüşmesi misali, Curov da Cumhurbaşkanı Georgi Pırvanov’un ağzından “demokrasi âşığı ve savaşçısı” olup çıkar ve hatıra defterine “gerçek asker, dürüst adam, büyük Bulgar” olarak geçer. Ancak ölümü dolayısıyla açılan bir tartışma sayfasındaki 22 Haziran 2002 tarihli isimsiz bir yoruma göre, “Bulgar komünistini resimde bile görsen, tükür! Aşağılık, tembel, kıskanç, cahil ve iğrenç bir cins! Unutmadan: Hain de! Bugün ise, ağaçlarda asılı olmak yerine, interneti kullanıyorlar ve hâlâ da memnun değiller! Ne yaparsan yap, Bulgar komünistine benzer başka bir hayvan yoktur. İşte, bu kadar!” ve: “Bir dinozor daha gitti.” Mahut “demokrasi -bilmem, ama Makarov marka tabanca!- âşığı”nın cenaze törenine, Samokovlu “Pokrov Bogorodiçen (Tanrı’nın Çatısı)” manastırından üç rahibenin katılmış olması, dikkatimi çekti. Meğer bunlardan Hemşire (Rahibe) Teodosiya’nın deyimiyle, “Dobri Ağa daha partizanlık yıllarından beri sürekli bu manastırı ziyaret eder, ayrıca Patrik Maksim’in de çok iyi dostu” imiş. Ateizmin resmî devlet politikası olduğu garip bir ülkede, dinî vecibelerini yerine getiren Müslüman Türklere yapmadığını bırakmayan o ülkenin bir numaralı askeri sayılan bir devlet adamının, yadsınan bir dinî kuruma “aboneliğini” yorumlamak gereksiz. Fakat ders müfredatının, resmî politikalarla çelişmesine ne demeli?! Örneğin, üniversitede, “Kilise Bulgarcası” denilen Eski Bulgar Dili ve Edebiyatı dersi hocamız bizlere ödev verdiği bir konudaki araştırmayı ancak ve yalnızca kilisede yapabileceğimizi belirtmiş; bunun yanı sıra, daha önce aynı araştırmadan dolayı eski bir öğrencisinin üniversiteden atıldığı hususunda da uyarmayı ihmal etmemişti!... Her neyse; Curov’un, baba şöhreti sayesinde geçinip giden Aksiniya adında bir kızı ile, hayatta olan Spartak adında bir oğlu var. Babasına lâyık olmaya çalışıp, Moskova Jukovski Askerî Havacılık Mühendislik Akademisini bitiren adrenalin aşığı 31 Mayıs 1946 doğumlu oğlu Çavdar (Türkleri Bulgar yapmaya kalkışıyorlar, ama asıl kendi Türk kökenlerini asla unutamıyorlar!) ise, arkasında dul hostes eşi, üç yaşındaki kızı ve yaşı belirtilmeyen oğlunu bırakıp, 27 yaşında bu dünyayı terk eder. İlginç olan, uçakta bile fenalık geçiren Çavdar’ın, güya “kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemeyişi”nden dolayı uçma fobisini itiraf etmekten utanıp, “Gel seni kozmonot-astronot yapılım!” teklifini reddedememesi. Böylece kendisi de tıpkı daha önceki tüm Bulgar astronot adayları gibi “güçlü dinamik şoku”ndan ölür (Rusların, “Yuri Gagarin’in uzaya giden ilk kozmonot değil; uzaydan dönen ilk kozmonottur.” söylemi tevekkeli değildir!). Bu, stratosferdeki paraşüt atlayışının ardından geçirilen beyin kanaması anlamına gelir. Uzatmayalım, Çavdar’ın sadece 17 uçuş saati olduğunu bilmeyen babası, oğlunun cenazesinde paraşüt eğitimcisi Yarbay İvaylo Nikolov’a, “İvaylo, ne oldu?” diye sorar. Nikolov, kendisini “Size 10-15 sene sonra söyleyeceğim.” diye yanıtlar; ama yeterince eğitim almayıp pohpohlanan oğlunun nasıl kullanıldığını itiraf etme cesaret ve ortamı bir türlü bulamaz. Bu sözler, Bulgaristan’daki “Herkes her şeyi bilemez!” düsturlu susma politikasından oluşan siyasî durumu özetlemeye yeter da artar! Bulgarların dahi o ahlâksız çemberden kurtulma çabaları bundandır: İtalya’ya geziye gidip ülkesine “dönmeyi” unutan bir Bulgar, sonunda ta Arjantin’e uzanıp oraya yerleşir; yolu tesadüfen dokuz yıl önce Bulgaristan’dan iltica edip, çalışma odasına Jivkov’un renkli portesini asan başka bir yurttaşının ofisine düşer ve şaşkınlıkla, “Bunu duvara niçin astın?” diye sorar. Aldığı yanıt: “Memleket hasretiyle kavrulmaya başlayınca arkama dönüp bakıyorum ve özlemim anında bitiyor.” Bu düzeni kuranların, ölümden sonra bile rahat edememeleri şu fıkrayla açıklanır: Milko Balev, rüyasında, ölü Todor Jivkov’u görür. Jivkov kendisinden ertesi gün mezarına mutlaka çatal ve kaşık götürmesini rica eder. “Cennettesin ya; onları ne yapacaksın?” diye şaşırır beriki. “Evet, ama Lenin de burada ve bizi örs ve çekiçle yemeye zorluyor.”
“Avcılar kralı”
Bulgaristan’ın “bir numaralı avcısı” Penço Ağa Türklerin iyiliklerini çarçabuk unutuveren, safari âşığı Kubadinski (ortada), (bize göre sağdaki), kıskançlığını uyandırmamak ünlü yazar Emiliyan Stanev (Kubadiski’nin sağında) ile birlikte. düşüncesiyle, ihtiyatlı davranarak, Todor Jivkov’un bir adım arkasında poz vermekte.
Bulgar-Tanzanya (kes kel alâka?!) Dostluk Komitesinin başkanı olup defalarca çeşitli Afrika ülkelerini ziyaret eden safarici Politbüro üyesi, 27 Temmuz 1918 (bazı kaynaklara göre: 17 Temmuz 1919) Kubadın (sonradan Loznitsa köyü) doğumlu Penço Kubadinski, yasa dışı direniş hareketine katılan RMS (1934) ve BKP (1939) üyesi ve Şumnu-Preslav partizan çetesinin komutanıdır. Türklerle bir arada yetişmesi neticesinde tutkulu bir güreşçi (malûm, Deliorman, ünlü Türk pehlivanlarının diyarıdır!) olduğu bilinen Kubadinski, 1944’ten sonra Yüksek Parti Okulunu bitirip, BKP Rusçuk İl Sekreteri olur; Şumnu yöresindeki milis teşkilâtını oluşturur. “Brigadir (1) hareketi”nin kurucularından (1946-1948) ve BKP MK Sekreteri (1958-1962) Kubadinski, 1966’dan itibaren 20 yılı aşkın süreyle Politbüro üyeliği, bakanlık, NS OF (Vatan Cephesi Ulusal Konseyi) Başkanlığı, Bakanlar Kurulu Başkanlığı, Başbakan Yardımcılığı görevlerini işgal eder ve o yıllarda (1967’nin sonlarında) Bulgaristan demografisi, özellikle de hükûmet açısından tehlike çanlarının çaldığı, endişe verici doğum oranlarına dair geniş bir rapor hazırlar. Doğumlar azalmakta; bundan hareketle, ileride Bulgar nüfusu da azalma tehlikesi geçirecektir. Bunun üzerine, 3. çocuk doğumu teşvik edilmeye; evli olmayanlarla, evli olup çocuk sahibi olmayanlardan ise “bekârlık vergisi” alınmaya başlanır (2). Karma nüfuslu bölgede doğan Kubadinski Türkçe bildiğinden, Bulgaristan Türkleri meselesinin çözümüne ilişkin kendi stratejisini teklif eder; ancak bu, 80’li yılların ortasında silâh zoruyla dayatılan Bulgarlaştırma sürecinden farklı bir yöntem olduğu için dosya gizli kalır. “Sosyalist Emek Kahramanı”, dört “Georgi Dimitrov”, bir “13 Asır Bulgaristan” nişanlarının sahibi Kubadinski’nin, Jivkov’la alay etmeyi sevdiği; Jivkov’un ise onu “halk adamı” olarak görüp saygı duyup kendisine küsmediği bilinir. Kubadinski’nin, bir av partisi esnasında adam öldürüp, susmaları için kurbanın yakınlarını tehdit ettiği; ayrıca Boyana’daki villâsında Türk asıllı bir “mücahit”le beraber oturduğu rivayeti dolaşır. Partizanlık yıllarında hempalarıyla ormanda aç dolaşıp sıkça Türkler tarafından kollanan Kubadinski, kendisine bir zamanlar yataklık eden Türklere, iktidara gelince, karşılığında teşekkür edip ustaca hazırlanmış birkaç ilginç, “kulaklı” bıçak armağan eder (3). Lâkin her ne kadar Hristo İvanov “Kubadinski’nin, Türkleri dost olarak yeğlediği ve başkalarına olduğu gibi kendilerine de yardım ettiği açık. Türklerle dosttu.” (4) dedi ise de, 1984’te Kubadinski nankörü, açlık yıllarında Türk dostlarından gördüğü tüm iyilikleri bir anda unutuverir! Bu nedenle, on yıl sonra, Loznitsa Belediye Başkanı Ayhan Haşimov, Fokus Ajansı’na bir demeç verecektir. Buna göre, Şehir Konseyi, 3 Eylül 2004 tarihli olağanüstü ilçe toplantısında, “köyün kente dönüşmesinin 30. yıl anısına”, girişimlerinden dolayı bir gün önce (1995’te ölen) Kubadinski’ye vermiş olduğu “fahrî hemşehri” unvanını geri alacaktır (bu unvana, Bulgaristan’a Olimpiyat birinciliği kazandıran Türk soylu güreşçi Hüseyin Mehmedov’un lâyık görüldüğünü belirtelim). Buna sebep olan, Kubadinski’nin Bulgarlaştırma kampanyasındaki “katkılarını” unutamayan ve seçmenlerin %15’ini oluşturan 800 Türk kökenli mağdurun karşı çıkmasıdır (her ne kadar yoldaşlarınca Kubadinski de “tarihe büyük, onurlu, açık sözlü, yorulmaz Bulgar; etik anlayış sahibi, kişisel ve toplumsalı birbirine karıştırmayan, hep başarılı biri” olarak tarihe geçip, Veliko Tırnovo’da anıtı dikildiyse de!): Çevre köylerden imza toplanacak, yerel SDS (Demokratik Güçler Birliği) teşkilâtı da protesto deklarasyonunu imzalayacaktır (5).
Baldırı çıplaklıktan Başbakanlığa uzanan yol!
Niğbolu’da gözlerinin rengini Sonya Bakiş - Stanko Todorov (1920-1996) çifti. Tuna’nın mavisinden alan Zehra Nine… “Ben bu toprakları bırakmam!” diyor (Yılmaz Çetiner, “Şu Bizim Rumeli”).
Dışişleri Bakanı Mladenov’la aynı teraneyi söyleyip, Jivkov’un hemen ardından istifa eden eski Politbüro üyesi ve en uzun süreli başbakanlardan (7.7.1971-16.6.1981) Stanko Todorov, Radomir’e bağlı Klenovik köyünde yoksul bir köylü ailesinde doğar. Ortaokuldan sonra terzilik yapar; askerde yasa dışı işlere bulaştığı için kaçmak zorunda kalır ve ordudan kaçtığı için gıyaben idama mahkûm edilir. Polis tarafından takibe alınır, yaralanır ve hapse atılır. Ancak yatmakta olduğu Sofya Merkez Cezaevi bombalanınca yine kaçma fırsatı bulur (30 Mart 1944), Pançarevo ile Plana Dağı’nda saklanır. OF’nin düzenlediği “iktidara el koyma operasyonu”na katılır; 1944 ihtilâlinin ardından RMS yönetiminde çalışır (1944-1950). 1943’te üyesi olduğu BKP’nin Burgaz İl Teşkilâtını yönetir (1950-1952), aynı yıllarda Tarım Bakanı görevinde bulunur; Devlet Planlama Komisyonunda (1959-1962) ve Başbakan (1959-1966) olarak çalışır. 1971 Anayasası kabulünün akabinde Bakanlar Kurulu Başkanı olup, 1981’e dek bu görevde kalır; ardından da Meclis Başkanlığı yapar. 1990’da BSP Yüksek Kurul Şûrasına dâhil edilir; ne ki yıl sonunda siyasetten çekilir. Türklere uygulanan “erit ya da yok et!” kampanyası ve baskılar üzerine Türklerin Türkiye’ye göç etme çabaları karşısında 28 Mart 1985 tarihli beyanı tehditkârdır: “Ankara’nın propagandalarının ve onun Bulgaristan’daki milliyetçi ajanlarının nağmeleriyle dans edenler ve kendi şehir ve köylerinde yaşamak istemeyenler başka yerlere gidebilirler, ancak Türkiye’ye değil; barış ve mutluluk içerisinde yaşayabilecekleri Bulgaristan’ın diğer bölgelerine.” (6). Ardından ilgili makamlara verdiği talimatlara uygun, ülkenin orta ve güney-doğu kısımlarından (Filibe, Hasköy, Kırcaali, Pazarcık illerine bağlı 30 civarında köyden) binlerce Türk (93 Harbinde çoğunlukla yok edilmiş, sağ kalan “kılıç artıkları”nın da Türkiye’ye göç etmiş olduğundan dolayı), soydaşlarının yoğun olarak yaşamadığı Romanya sınırındaki yörelere sürülür; Türklerden boşalan yerlere ise, Bulgaristan’ın çeşitli köşelerinden getirilen Bulgarlar yerleştirilir. Yalnızca Kuzey Bulgaristan (Eski Cuma, Razgrad, Silistre, Şumnu, Tolbuhin)’dan, kayıtlı 1.692 Türk ailesi, Bulgar nüfusu ağırlıklı olan ülkenin batısına (Mihaylovgrad, Pernik, Vratsa vb.) sürülür! Oysa çok değerli büyükelçilerimizden Sayın Bilâl Şimşir’in vurguladığı gibi: “… Yüzyıldan beri (Türklerin) yüzleri hep Türkiye’ye dönük olmuştur. Bulgaristan’dan Türk göçleri, 1870’lerden beri, hep Türkiye’ye akmıştır. Avrupa kıtasından Yeni Dünyalara kitle göçleri olduğu dönemlerde bile, Bulgaristan Türklerinden bir tek kişi Amerika’ya, Avustralya’ya göç etmemiştir. Tüm Bulgaristan göçmenleri hep Türkiye’ye gelmişlerdir. Onlar için sorun, Bulgaristan’dan kurtulmak için nereye olursa olsun göç etmek değil, Türkiye’ye göç etmektir, ana vatana gelmektir veya ‘yuvaya dönmek’tir. Kim ne derse desin, bu insanlar Anadolu’dan bir parçadırlar. Anadolu’dan oraya götürülmüşlerdir, şimdi geri dönmek istemektedirler ve zaten yakınlarının çoğu da Anadolu’dadır. Geri dönmek onların hakkıdır. Bu dönüşü sağlamak ve tüm Bulgaristan Türklerini Türkiye’ye almak da Türkiye’nin görevidir. Tarihî görevidir, ahdî görevidir; Türklük ve insanlık görevidir. Bulgarya (Bulgaristan) Türkü yüzyıldır Bulgar elinden çok çekti. Bitsin artık bu çile!” (7). Usta Gazeteci-Yazar Yılmaz Çetiner’in de haykırır: “… Dedelerinin üzerinde yaşadıkları toprakları terk etmeyen, dillerini, dinlerini kaybetmeyen bu fedakâr insanlarla; hasretini duydukları Türkiye olarak daha yakından alâkalanmamız acaba ne zaman gerçekleşecek? Geçmişin acı hatıralarını hatırlamayalım, unutalım! Asırlarca beraber yaşadığımız, kaynaştığımız günlerin acı tatlı anıları Türkleri ve Bulgarları daha da yakınlaştırsın!... Yarısı burada, yarısı orada kalan yaslı aileler birbirlerine kavuşsunlar… Yollar açılsın, artık!...” (8).
“Çar Boris kapitalizmle faşizmini, 45 yıllık sosyalizmi ve 10 Kasım 1989 sonrası kapitalizmin dramatik restorasyonunu yaşayan üç devrin adamı” Todorov, 1996’da, 76 yaşında -elbette, Türk halkına yaptığı zulmün bedelini ödemeden!- ölür. Bu yüzden, onun 85. doğum yılı kutlamalarında, Danimarka’ya Büyükelçi olarak yeni atandığı günleri hatırlayan İvan Spasov’un “Zamanında, BKP içinde partililerle komünistlerin bulunduğu ve Todorov’un tam anlamıyla komünist olduğu söylenirdi.” sözlerine hiç şaşmamalı. Ahlâksız çemberin içinde faillerin işlediği günahlar, hep yanlarına kâr kalmadı mı?!... Sağında, “Vitoşa ötesinden gelen baldırı çıplak” Todorov’un, doğuştan isyancı gazeteci eşi Sonya Bakiş yüzünden Politbüro içinde yaşadığı karmaşık ilişkiler ve iktidar mücadelesiyle, Jivkov’la zaman zaman zıtlaştığı bilinir. O denli ki, “perestroyka (yeniden yapılanma)” yıllarında Bakiş Rusçuk Komitesine katıldığı için BKP’den ihraç edilir; karşılığında kocası da partiden istifa dilekçesini sunar ve Jivkov’la yolları böylelikle ayrılır. Filibe doğumlu, 1942 İtalyan Lisesi mezunu, rejimin aykırı sesi Bakiş, 22 yıldır popüler “Jenata Dnes (Kadın Bugün)” adlı 500.000 tirajlı derginin editörüdür. Dergi, son yıllarda Jivkov karşıtlarının buluştuğu mekâna dönüşür. Milena Nikolova imzalı 2003 tarihli bir yazıya göre, o vakitler “uslu durmayıp yönetenleri eleştirmekten çekinmeyen Bakiş, iktidarın gözüne diken gibi batar”. Bulgar Gazeteciler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Bakiş, meslektaşları Ofeliya Hacikoleva ve Velislava Dıreva ile birlikte, “büyük gezi” diye adlandırılıp, yüz binlerce Türkün sınır dışı edilmesi kampanyasını destekleyen Birliğin yayımlamış olduğu Deklarasyona karşı çıkar. Ona göre: “Hakikî özgür gazeteciler, siyasî görüşlerine bakmaksızın, gerçeği görmezlikten gelmemeye çabalayanlardır.” Bu bağlamda, yazdığı öykülerin birinde, “Toplumumuzun, sıklıkla itaatli, bize uygun ve sadık olanların seçimi ile kazancı var mıdır?” diye sorar. Bakiş-Todorov çiftinin mimar olan Andrey ve anne mesleğini seçen Kalin adında iki oğlu var. Annesi gibi “parti gözlükleriyle bakmayı sevmeyen” Andrey, her şeye rağmen 2003’te Sofya Belediye Başkanı koltuğuna kızılların favorisi olarak adaylığını koyarsa da -diğer parti veliahtları ve küçük kardeşine benzer,- tüm şöhretini salt meşhur bir aileden geliyor olmasına borçlu (tabiî, en büyük uzmanlığı “aşk” sayılmaz ise! Çünkü kendisiyle yapılan 8 Ocak 2003 tarihli bir mülâkatta, çalışma odasında bulunan kırmızı renkteki koltukta Kama Sutra’nın tüm pozlarını denemiş olmakla övünüp, “bütün Sofya’nın ellerinden geçtiğini rahatlıkla söyleyebileceğini” itiraf etmiştir).
Yahudi asıllı Paskalya yumurtası
93 Harbinden bu yana, 4 Kasım 2007’de Jivkov ile Lukanov’un mezarlarına saldırı Yahudi Andrey Karlov Balkanlar’da akan Türk düzenlendi. Lukanov (1938-1996). kanı hiç durmadı!...
Tartışmalı bir zat olan Politbüronun (1976) Yahudi asıllı üyesi Andrey Karlov Lukanov -tıpkı Stalin çağlarında Bulgaristan Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini sürdüren babası gibi- totaliter rejim tarafınca birçok yüksek mevki ile ödüllendirilir. 26 Eylül 1938 Moskova doğumlu üçüncü nesil komünist Lukanov, Sovyet vatandaşlığı nedeniyle Moskova’nın açıktan tercih ettiği politikacı; Jivkov’a göre, “Bulgaristan’daki Rus ulağı”, Reuters Ajansı’na göre, “her şeyin yanı sıra, milyoner ve tacir”; Jan Videnov’a göre, “beynelmilel enerji mafyasının üyesi”; toplumbilimci (sosyolog) Andrey Raçev’e göre, “çok partili sistemin, DS yok edilişinin, Avrupa uyumunun (entegrasyon) ve Türk sorununun babası”; Bulgar halkının çoğuna göre de “hain”dir. Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu (Moskova, 1963) bu “karanlık” şahıs, Dış Ticaret Bakanlığı Bakan Yardımcısı (1972-1973), Başbakan Yardımcısı (1973-1976), vekil (1976-1996), Dış Ticaret Bakanı ve Başbakan Yardımcısı (1976-1986), Birinci Başbakan Yardımcısı (1986-1987) olup; Ekonomi İlişkileri (Ekonomiden Sorumlu) Bakanı (1987-1989), Başbakan (3.2.1990-7.12.1990) görevlerini işgal ve Bulgaristan’ı Birleşmiş Milletler ve COMECON (9)’da temsil eder. 10 Kasım 1989’da Jivkov’u devirenlerin başında yer alıp, Haziran 1990 seçimlerinin akabinde ikinci hükûmetini kurmasına rağmen, toplumun hoşnutsuzluğu, ağır iktisadî bunalım ve boşalan mağazalarda yiyecek kalmaması sebebiyle istifa etmek zorunda kalır; lâkin vekilliğini sonraki dönemlerde de korur. Öteki “komünist-sosyalist-demokrat-liberal” yandaşlarından farksız, boyalı Paskalya yumurtasına benzetilir; 1990’da kötülüğün simgesi olarak görülüp iblisle bağdaştırılır; buna uluslar arası çaptakiler dâhil olmak üzere, sayısız dalaverelere karışır; nihayetinde de çıkar çatışmasından dolayı, Latinka Sokağı’ndaki evinin önünde vurulur (2 Ekim 1996). 18 Ekim 2003 tarihli bir makalede, 85.000 dolar yahut 100.000 Alman Markı karşılığında öldürüldüğü açıklanır. Yani, içinde yaşadığı refah ve onca bolluğa mukabil, eski Başbakanın hayatının değeri, yalnızca 85.000 dolar ya da 100.000 Alman Markı olarak hesaplan(mışt)ır! Uluslar arası mafyanın karıştığı olayda, fizikî cinayeti işleyenlerin Ukrayna asıllı olması ihtimali yüksek ise de, şu ana değin (Aralık 2007) siyasî veya kriminal olduğu anlaşılamayan cinayette, susturuculu 9 mm’lik Makarov dışında hiçbir kanıt bulunamadığından, şüpheliler serbest bırakılır. Eski DS elemanı ve Başbakan Videnov’un sözcüsü Krasimir Raydovski’nin, “Darik Radyosu”nda yaptığı 14 Mart 2003 tarihli konuşmaya göre: “(Lukanov’un) Dürüst ve saygın biri olduğu söylenemez. Enerji ticaretiyle fazlasıyla ilgiliydi.” Aynı gün, maktulün kardeşi Aleksandır Atanasov ise, “Denyat” gazetesine şu demeci verir: “Lukanov’un etik katili Videnov’dur. Lukanov’un katli, sol güçlerimizin işi olduğunu kesinlikle beyan edebilirim.” Bu esrarengiz olayın tek kesin noktası, Lukanov’un çaresiz varsayımıdır: “Günün birinde beni öldürecekler. Üzerimde o kadar yalan ve çok pislik biriktirdiler ki, bunları yalnızca kanım yıkayabilir.” (10). Bununla da yetinilmemiş olacak ki, 4 Kasım 2007’de, “Arhangelova zaduşitsa” (11) olarak bilinen ölüleri anma gününde, Jivkov’la ikisinin mezarları meçhul kişilerce tahrip edilmiş, siyah mermer levhalar da balyozla kırılmış vaziyette bulunur (12). Toplum için en az kendileri kadar zararlı birçok “şöhret”in kabrine dokunulmayıp, sadece bu iki mezarın tahrip edilmiş olmasının sırrı henüz çözülememiştir… ________ (1) İkinci Dünya Savaşından sonra BKP veya DKMS (Dimitrov Komünist Gençlik Birliği) tarafından düzenlenen, öğrenci, asker ve memurların, tarım, inşaat ve sanayide karşılıksız olarak yaptıkları vasıfsız kol işi (amelelik). S.K. (2) Ben şahsen, çocuksuz ailelerin buna isyanını hatırlıyorum: “Doğanın bizi çocuksuzlukla cezalandırdığı yetmezmişçesine, devlet de bizi vergilendirip cezalandırıyor!” Ancak hiç kimse, duyduğu memnuniyetsizliği yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemiyordu. S.K. (3) Ayrıntılar için bkz.: Marieta Dimitrova’nın, Türk asıllı dil bilimci, felsefeci ve medyum Bay Zekrie (Zekeriya) ile yapmış olduğu “Penço Kubadinski ve Nazım Hikmet’le Güzel Hatıralarım Var” başlıklı mülâkat (28 Eylül 2007 tarihli 37 sayılı “Vraçka” gazetesi, s. 14. Kaynak: http://www.press-bg.com/index.php?p=view&r%5Bid%5D=3920). Söz konusu eski komünist Zekeriya’nın, inşaat ustası babasıyla birlikte sık sık Bulgaristan’ın eski Türkiye Büyükelçisi Yordan Çobanov’a gitmesi; Çobanov’un, Nazım Hikmet’in “Türk hapislerinden salıverilmesi” ile, yurt dışına çıkması konusunda yardımlarını anlatması; Zekeriya’nın da 1956’da Razgrad’da Nazım Hikmet’le şahsen tanışmasından söz etmesi, mülâkatın ayrıca enteresan yanıdır. (4) Ayrıntılar için bkz.: Aneliya Popova’nın, Bulgaristan’ın eski Nijerya Büyükelçisi Georgi Bojkov’un özel şoförü Hristo İvanov’la yapmış olduğu “Penço Kubadinski Baba ile Alay Ederdi!” başlıklı mülâkat (14 Mart 2007 tarihli 11 sayılı Şov gazetesi, s. 18. Kaynak: https://www.bulpress.net/index.php?p=view&r%5Bid%5D=3325). (5) Ayrıntılar için bkz.: 6 Eylül 2004 tarihli Dnevnik.bg (http://www.dnevnik.bg/show/?storyid=169823) (6) Bkz.: Ali Dayıoğlu, “Toplama Kampından Meclis’e/Bulgaristan’da Türk ve Müslüman Azınlığı” (İletişim Yayınları, 2005), s. 344-345. (7) Bilâl N. Şimşir, “Bulgaristan Türkleri (1878-1985)”, Bilgi Yayınevi, 1986. (8) Yılmaz Çetiner, “Şu Bizim Rumeli”/İnceleme-Araştırma, Milliyet Yayın A.Ş., genişletilmiş 2. Baskı, İstanbul 1994. (9) Ekonomik Yardımlaşma Konseyi. Üyeler: SSCB, Polonya, Çekoslovakya, Bulgaristan, Romanya, Doğu Almanya, Macaristan, Arnavutluk, Moğolistan, Vietnam, Küba. Gözlemciler: Yugoslavya, Güney Yemen, Etiyopya, Angola, Laos, Mozambik, Afganistan, Nikaragua, Irak, Meksika, Finlandiya. (10) Lukanov’un hapse girmesinin arifesinde Velislava Dıreva’nın kendisiyle gerçekleştirip (http://www.malkiobyavi.com/pro/pic-news/print.php?newsid=2210) yayımlanmayan, sonradan “Novinar (Haberci)” gazetesi (4 Ekim 2004, http://novinar.org/main.php) ile, “Vseki Den (Her Gün)” gazetesinin elektronik arşivinde (www.vsekiden.com) yer alan 9 Temmuz 1992 tarihli mülâkatı. (11) “Arhangel”, Hristiyanlıkta meleklerin birincisi; “zaduşnitsa”, genellikle mezarlıkta ölüler için yapılan toplu anma töreni. S.K. (12) Alışılagelmiş Bulgar vandallığı. Bkz.: Semra Kanat, “Barbarlık Nedir?”, Bozkurt Dergisi, Nisan 2005 (http://www.geocities.com/kanatsemra2/y27).
Makalenin yayımlandığı TDAV Türk Dünyası Tarih Dergisi. Ocak 2008
|