KAYIP MAHKÛM

 

(Geçen sayıdan devam)

 

 

 

 

 

           

  

SEMRA KANAT

 

 

Ömer Osman Erendoruk Anısına

 

 

25 Aralık 1986. Vratsa Milis Lojmanı İnşaatı-Bulgaristan, 7.30

 

Şantiye sorumlusu Binbaşı Pehlivanov son kararını vermeden önce, pencere kenarından, yaşıtı sayılan sessiz Belene sürgününün o dikkat çekici tuğla örüşüne baktı; masadaki “Milen Filipov” dosyasını bir kere daha inceledi ve kapıdaki nöbetçi ere, aylarca davranış biçimini gözlemleyip her koşulda tutumunu tarttığı mahkûmu makam odasına çağırttı.

Herkesin “Milen” diye tanıdığı bu cılız adam, aslında maruz kaldığı işkenceden dolayı hafızasının yanı sıra konuşma yetisini de yitiren Rusçuklu Murad Ferhadoğlu’ndan başkası değildi: Kendisi, asker arkadaşı Dr. Kerim’in de hapsedildiği Belene “Ölüm Kampı”ndan bu yöreye sürülmüş; çalışkanlığı ve disipliniyle kısa sürede Binbaşının ilgisine “mazhar” olmuştu.

Aslen Ada köylü Pehlivanov, Ferhadoğlu’nu, ziraat mühendisi olup seneler evvel trafik kazasında ölen küçük kardeşinin yerine ev ve bahçe işleriyle uğraşmak üzere, yaşlı anne babasına, deyimi yerinde ise, “Koleda” (1) armağanı olarak sunmayı düşünüyor; bunun için de Ferhadoğlu’nu inşaattan alıkoyup köydeki fabrikaya yerleştirmeyi tasarlıyordu. Böylece, gündüzleri mengene atölyesinde çalışacak olan Rusçuklu “beyaz köle”, akşamlarıyla hafta sonları ihtiyar Pehlivanov çiftine bakacak, verilen “görevleri” (angaryaları!) sorgusuz sualsiz yerine getirecek ve en önemlisi de, en ufak bir sitem yahut şikâyette bulunmayacak, bulunamayacaktı. Ebeveynini korkutmak istemeyen Binbaşı ise, bu zavallının Türk kökeniyle geçmişine değinmeyecek ve her ihtimale karşı köy muhtarına çeşitli bahanelerle baba ocağını sıkça yoklamasını tembihleyecekti.

Kadere boyun eğen Ferhadoğlu için tek seçenek, cebren sokulup sürüklendiği bu ağır düzenin kıskacında ömrünün sonuna dek çürüyüp gitmekti… Ne ki Tanrı, çilesine tanıklık ettiği masum kuluna artık fazla zeval gelmeden merhamet eyledi: O güzel 25 Mayıs 1988 akşamında hâsıl olup Ferhadoğlu’nu boğulmakta olduğu girdaptan kurtaran mucize, onun derinden zedelenen, ama kopacak kadar incelmeyen hayat bağlarının yeşermesine vesile oldu. Bu mucizenin adı, Şenay bebekti.

Bir Türk sürgününün yeni doğan filizi olup kayıp mahkûmun güçlü babalık dürtülerini tetikleyen Şenay bebeğin ağlayışını algılaması, iki yıldır itilip kakılan, horlanan ve denek olarak kullanılmaktan benliğini hatırlayamayacak derecede hırpalanan Rusçuklu rejim kurbanının fizikî ve ruhî sağaltımının ilk aşamasıydı…

 

Ocak 1987- Aralık 1989. Türkiye…

 

Zorbalığın doruklarında at koşturan Bulgaristan’da bu olaylar vuku bulurken, Türkiye’deki gelişmeler de pek iç açıcı değildi.

6 Ocak 1987’de, Bulgar hükûmeti ile yapılan görüşmeler neticesinde Bulgaristan, ailelerinden ayrı kalan 103 Türk çocuğunu, Türkiye’ye göndermeyi kabul etti.

13 Martta Uluslararası Halter Federasyonu, Türkiye’ye iltica eden Naim Süleymanoğlu’na iltica tarihinden itibaren bir yıl uluslararası müsabakalardan men cezası verdi.

23 Nisanda, 24 Nisanı “Ermeni soykırım kurbanlarını anma günü” kabul eden tasarı, ABD Temsilciler Meclisi Komisyonunda 4’e karşı 14 oyla kabul edilerek Genel Kurul’a gönderildi.

16 Mayısta Ermeni terör örgütü Asala bir açıklama yaparak, “Olası bir Türk-Yunan savaşında, Yunanistan’ı kendi yol ve yöntemleriyle destekleyeceğini” belirtti.

Tek olumlu “gelişme”, San Fransisco’da yapılan NATO Genel Kurulu toplantısında Bulgaristan’daki insanlık dışı muamelelerin sert bir dille kınanmasıydı. Bundan sonra dünya Türklerini sevindiren olay, 27 Nisan 1988’de Avrupa Halter Şampiyonasına katılan Naim Süleymanoğlu’nun, üç dünya rekoru kırarak üç altın madalya almasıydı.

Ardından 2 Mayısta Asala terör örgütünün kurucusu ve lideri Agop Agopyan’ın öldürülmesiyle birlikte emekli Büyükelçi Turhan Tuna Bey görev başındaki meslektaşları adına bir nebze rahatladıysa da, bu kez 23 Mayısta Atina Büyükelçiliğimizde çalışan iki hariciyecinin otomobiline bombalı saldırı düzenlenip maddî hasar meydana geldi ve 3 Haziranda konferanslar vermek üzere ABD’de bulunan Bülent Ecevit, Michigan Üniversitesinde bir grup Yunanlı göstericinin saldırısına uğradı.

20 Eylülde Seul Olimpiyat oyunlarında mücadele eden Naim Süleymanoğlu, Olimpiyat rekoru kırarak altın madalya aldı; 15 Kasımda Atina’da Akropolis Turnuvası’na katılıp Atina Büyükelçiliğimize sığınan Türk asıllı Bulgaristanlı eskrimci Sezgin Şakiroğlu ise, bilâhare Türkiye’ye getirildi.

1984-1989 yılları arasında içi kaynayan kazana dönen Bulgaristan, kaçınılmaz bir Türk-Bulgar etnik savaşının eşiğine geldi: Acil önlem ve çare olarak despot idare -“tecrübeli ağabeyi” Sovyetler Birliği’nin akıl hocalığı ve silâhlı kuvvetler takviyesiyle- 21 Mayısta, ülkesinde yaşayan Bulgar vatandaşı Türkleri Avusturya üzerinden zorunlu göçe tâbi tutmaya başladı. Çoluk çocuk demeden binlerce Türkü yollara döken Bulgaristan, Türkiye’nin bütün uyarılarına rağmen göçü durdurmaya yanaşmadı.

2 Haziranda Bulgaristan, günlerdir Avusturya üzerinden sürdürdüğü zorunlu göçü doğruca Türkiye üzerinden yapmaya başladı. Kapıkule ve Dereköy sınır kapılarında tam bir insanlık dramı yaşandı: Binlerce kadın, çocuk, yaşlı Türk, sersefil bir hâlde, bir an önce Türkiye’ye geçmeye çalıştı.

13 Haziranda Bulgaristan’ın zorunlu göçe tâbi tuttuğu Türklerin sayısı 12.000’e ulaştı.

24 Haziranda Bulgaristan’ın Türk azınlığa uyguladığı baskılar ve zorunlu göç, TBMM’de bulunan üç partinin (2) de katılımıyla Taksim Meydanı’nda düzenlenen “Bulgaristan’ı tel’in mitingi” ile protesto edildi.

30 Haziranda Bulgarların bin bir baskılarına ve işkencelerine maruz kalan soydaşlarımız akın akın Türkiye’ye geliyor; bunun için günlerce aç ve perişan vaziyette yürüdüğünü, Bulgarların kendilerine her türlü işkenceyi yaptığını belirtiyordu. Hükûmetin, soydaşlarımızın rahatça girebilmeleri için sınır kapılarını koşulsuz olarak açma kararına mukabil, Bulgarlar her Türke Türkiye’ye girmeden önce ellerinden gelen her türlü zorluğu çıkartıyordu.

16 Temmuzda Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızın sayısı 160.000’i buldu. Türkiye’nin ve dünyanın bütün uyarılarına kulak tıkayan Bulgaristan, göçü olanca hızıyla devam ettirdi. Neyse ki, o tarihlerde ülkemizde akrabası olmayan ya da akrabalarını hemen bulamayan soydaşlarımızın bir kısmı Kırklareli göçmen misafirhanesine yerleştirilip, yurdumuzun her yerinden ve yurt dışında yaşayan Türklerden yardım alabildi.

7 Ağustosta Bulgaristan’ın zorunlu göçe tâbi tutarak Türkiye’ye gelen soydaşlarımızın sayısı 400.000’i geçti; ne ki 10 Ağustosta bazıları geri dönmeye başladı. Bu karmaşada 17 Eylülde Atina’da yapılan Dünya Halter Şampiyonası’nda Naim Süleymanoğlu’nun yine üç altın madalya kazanması, Turhan Bey’in yüreğini serinletti; ancak 21 Aralıkta Bulgaristan’dan zorunlu göçe tâbi olarak gelen soydaşlarımızdan 86.297’sinin geri döndüğü açıklandı…

3 Kasım 1989’da totaliter Jivkov iktidarının yıkılmasının ardından, Bulgaristan Devlet Konseyi, 1984-1989 döneminde Türklere yapılan hataları kabul ederek bunları düzeltme vaadinde bulundu. Bu suretle tehdit ve dayatmalarla değiştirilen Türk adları iade edilecek, Türkçe konuşma yasağı kalkacak ve Türk çocukları kendi okullarında, ana dillerinde eğitim yapabileceklerdi. Ancak bu konuda Türk toplumunun temsilcileri ile Bulgar yöneticileri arasındaki görüş ayrılıkları uzun süre giderilemedi.

Üç yıl sonra, Demokratik Güçler Birliği Bakanı Edvin Sugarev’in Türklere yapılan soykırımı soruşturma amaçlı talebi üzerine, Başkan Yardımcısı Snejana Botuşarova ile Başkan Yardımcısı Kadir Kadir’in başkanlığı altında saat 9.25’te toplanıp Hristo Atanasov ile İlhan Mustafa’nın yazmanlığıyla gerçekleşen 36. Halk Meclisinin 21 Şubat 1992 tarihli 45. Oturumu, Bulgar Komünist Partisinin Türklere uyguladığı soykırım sebebiyle suçlu bulunup Sugarev’in konuyla ilgili bir araştırma komisyonu açılması önerisiyle sonuçlandı ise de, maalesef “zaman aşımı” gerekçesiyle caniler gene cezalandırılamadı…

 

           

 

       Yaman ayrılığın getirdiği acı gözyaşları…       Kızılay çadırlarında mülteci yaşamına mahkûm,

              dünyadan bîhaber bir Türk yavrusu. Haziran, 1989

 

                       

 

Bulgaristan’ın, “utanç treni” ile sadece üzerindeki giysiler ve beraberindeki

  birkaç parça eşyayla sınır dışı ettiği, kendi vatandaşı olan yeni “turistler”.

 

 

Ülkemiz dışında, yeryüzünün başka hiçbir köşesinde görülmeyen

bir manzara: Toprağı öpülesi kutsal Ana Vatan!...

 

1 Haziran 1989. Alabaş Sokağı/Cinnah Caddesi-Çankaya, Ankara-Türkiye, saat 12.00

 

“Afiyet bal şeker olsun, oğlum!” dedi gülümseyerek Turhan Bey yemeğini iştahla bitiren Metin’e sevecenlikle: “Şimdi lütfen bana anlattıklarını Ufuk’a da anlatır mısın?”

“Teşekkür ederim, efendim. Elbette. 25 Mayıs 1988 akşamı, saat 20.30 sularında, sürgünde bulunduğum Ada köyünde, miliste imza atıp eve döndüğüm dakikalarda, eşim Zehra, bu defa kucağında on günlük bebeğimizle birlikte, beni bahçe kapısında beklemekteydi. Zehra’yı selâmlayıp, kızımı bağrıma basarak özlemle öptüm. Bundan huzuru bozulan minik yavrumuz nazlı nazlı ağlamaya başladı. O sırada sokakta geçmekte olan yan komşumuz yanaşıp, ellerini bana doğru uzattı: Bebeği sevmek istediği her hâlinden belliydi. Eşimin de onayıyla dünyada en sevdiğim varlığı, benimle aynı atölyede çalışan bu halim selim adama birkaç saniyeliğine emanet etmekte sakınca görmedim. İşte o an, konuşma yetisinden mahrum olup bebeğin başını yanağına değdiren bu yabancı, Zehra ile ikimizi şaşırtan bir şeyler fısıldadı. Kulak kabarttım ve onun Türkçe bir kelime telâffuz etmeye çalıştığını fark edince şaşkınlığım kat kat arttı: Komşumuz, kucağındaki canlı oyuncağı şefkatle sallıyor, nakarat gibi aynı kelâmı mırıldanıyordu. Yakaladığım tek bir sözcük olsa bile, bunun Türkçe oluşundan dolayı mutluydum. Yalnız komşuma, kızımın adının -kendisine seslendiği üzere Sevinç değil de- Şenay olduğunu vurguladım. Fakat onun rüya âlemine dalmışçasına tepkisizliğinden, itirazımın zerresinin dahi bilincine ulaşmadığını görüp, ısrarımdan vazgeçtim; ona acıyarak baktım ve Zehra’ya dönerek dedim ki: ‘Garibim! İdrakını yitirmesine yol açacak kadar kim bilir neler yaşamıştır? Allah yâr ve yardımcısı osun!’...”

Metin suskunlaştı, gözünün önüne o bahtsız günleri getirdi ve âdeta kederden nefesi kesilen Ufuk’a anlayışla bakarak, Rumeli şivesiyle sürdürdü: “Tahminlerimi doğrularcasına, yaşadığı ıstıraptan olsa gerek, komşumun bakışları ansızın elem dolup taştı: O solgun yüzüne kara bulutlar çöktü ve kendisi gördüğü bir kâbustan kaçarcasına avludan koşarak uzaklaştı… Müteakip günlerde her akşam tekrarlanıp hüzünle noktalanan -sırrını çözemediğimiz- bu sevgi gösterisi, bizlerin sınır dışı edildiği 1989’un Mayısına değin devam etti. Bu süre zarfında Zehra ile beraber, Türk olduğunu anladığımız gamlı komşumuzu konuşturmak için çok çabaladık; ama ne yazık ki, o dertli soydaşımızın ağzından salt iki kelime daha çıktı: Bunlardan ilki ‘Ufuk’, diğeri de ‘büyükelçi’. Bundan hareketle, ben yanlışlıkla komşumun da benim gibi Tuna’yı yüzerek geçip Bükreş Türk Büyükelçiliğine sığınmayı denediği esnada, bana adının ‘Recep’, kendisine ise ‘Ufuk’ olduğunu söyleyen aynı diplomat tarafından Romen Securitate’sine teslim edildiğini sandım. Böylece tek gayem, herhangi bir şekilde Ankara’ya ulaşıp, kendini herkese farklı isimlerle tanıtan o alçağı bulmak ve işlediği hainliklerle yaktığı canların hesabını sormaktı. Ancak bu gerçekleşip ailece Belgrad Kosutnyak mülteci kampından Türkiye’ye gönderildiğimde başvuruda bulunduğum Dışişleri Bakanlığından bu konuda tek satırlık bir malûmat bile edinemedim. Şans eseri sabahleyin danışmadaki görevliyle konuşmama kulak misafiri olan Esin Hanım bana yanıldığımı belirterek, sizler hakkında bilgi verdi…”

“Kutlarım, evlâdım; azmin takdire şayan!” dedi memleketteki durumu yorumlayıp Türk kimliğini korumak uğruna verdiği savaşımı dile getiren genç adamdan hoşlanan emekli Büyükelçi: “Bursa’daki akrabalarının yanına yerleşmen akıllıca. Mamafih, geleceğe dönük tavsiyem: Tahsiline devam etmen. Üniversite sınavlarını kazanıp seneye buraya okumaya gelmen, daha isabetli bir karar: Sana hayırlısıyla bir burs ayarlarız. Lütfen, şimdilik şu parayı kabul buyurup, teklifimi düşün. Tekrar ana vatana hoş geldin! Ailenle de her zaman beklerim. Yolun açık olsun!”

Turhan Bey konuğu uğurladı; odasında oynayan Sevinç’le biraz sohbet etti; salonda sessizliğe bürünen Ufuk’un başını okşadı; “Evet, canımın içi, Bulgaristan Türklerinin hikâyesi epey uzun ve hazin. Yüz on bir yıl önce -tıpkı Anadolu insanı gibi- hepimiz Osmanlı vatandaşıydık. Şimdi her birimizin yaşamı cil cilt roman…” diye içini çekti ve heyecanını bastırıp tedbiri elden bırakmaksızın, Budapeşteli dostu Gyula Gábor’u aradı.

1985’in Temmuzunda Attila Üsküplü’nün Bulgar Hudut Kapısında göğüslediği tehlikeyi anımsayan Macar Profesörü, Murad Ferhadoğlu’nun bulunduğuna çok sevindi: “Ekselâns, istirhamınız benim için emirdir! Tabiî ki, derhâl Bulgaristan’daki yakınınız Semiha Hanım’ın kız kardeşine telefon edip, mevzuubahis ehemmiyetli bilgileri Rusçuk’taki ablasına aktarmakla bir hayatı kurtarmaya vesile olacağını başımla beraber ileteceğim!...”

Niğbolu’dan aldığı hayırlı haberin ardından, Semiha Hanım’ın sözlerle ifade edilmez mutluluğu yerlere göklere sığamadı: Bir an evvel trene binip kayıp oğlunu bulmalı, bir an evvel Murad’ına kavuşmalıydı! Öyle ya, Murad öz oğlu sayılırdı! Çünkü o, genç yaşta vefat eden biricik arkadaşı Emine’in vediası ve Ali Çavuş’un hapse atılışından sonra elinde büyüyen can yoldaşı, avuntusu, tesellisiydi…

Hoş, bir yandan nihayet onu göreceğine seviniyor, öte yandan Murad’ının bozulduğu söylenen sağlığına üzülüyordu: Ama ne olursa olsun, uzaklardan gelen bu beklenmedik havadis, sıkıntılı günlerin sona ereceğinin muştusuydu!

Rusçuk garından 5 Haziran sabahı için bir bilet ayırtan Semiha Hanım ahizeyi bıraktı ve sahip olduğu tek siyah beyaz resim albümünü açarak, içinden çıkardığı mürekkebi solmaya yüz tutan o değerli kâğıt parçacığı üzerinde parmaklarını gezdirdi: “Arslan yürekli Ali’şimin eliyle dokunup bana uzattığı son nesne!... Derya gözlü civanımın, ‘Sultanım, bu çığlık, kendisiyle Burgaz’da tanışıp dava arkadaşım sayılan millî ozan Recep Küpçü’ye ait. Türkiye’mde basmayı umduğum şiir kitabımı sana yollayana dek, zindanda hürriyete iştiyak duyduğum anlarda aklıma getirdiğim bu mısraları saklayıp, kendini her güçsüz hissedişinde lütfen oku!’ diye fısıldadığı veda gününden bu yana kaç yıl geçti?...”

Küpçü’nün eseri, Ali Çavuş’un yadigârı olup Semiha Hanım’ın ruhuna işleyen bu hüzünlü mısralar, fiilen “komünist cennette” gözyaşları dinmeyen Bulgaristan Türklerinin ortak duygularının özetiydiler:

 

“Maşallah anlatılır sana uzun uzun

Ki, Bulgaristan’da doğruluk varmış.

Burada yaşayan bütün insanlar,

Özgür ve mutlu yaşarlarmış.

Bunların asılsızlığını bildiğin hâlde,

Yine hep bu masallardır seni aldatan,

Bizim için Bulgaristan değil,

Türkiye’dir Ana Vatan…” (3)

 

Heyhat, “açık hava hapishanesi” statüsündeki Bulgaristan’da, Semiha Hanım’ın, bu acılı satırları yazan şairin hüsranlı akıbetini öğrenip, Ali Çavuş’ı bundan haberdar etme imkânı yoktu! Hâlbuki yıllar önce “milliyetçilik” bahanesiyle tutuklanan 42 yaşındaki Küpçü, 26 Nisan 1976’da, Varna’da, esrarengiz bir şekilde yaşama veda etmiş; eşi Cemile Küpçü’ye göre “ölmemiş, öldürülmüştü!” ve arkasından rahat bırakılmayan ailesi de -ta zorunlu göçe tâbi tutulduğu 1989 yılına dek!- üst üste badireler atlatmak zorunda kalmıştı…

 

 

Şairimiz Recep Küpçü (1934-1976)

 

O olağanüstü zor günleri, Prof. Dr. Mümtaz Soysal 26 Temmuz 1986 tarihli makalesinde (4) şöyle betimlemişti: “Osmanlı, Bizans ile Bulgar ve Sırp krallıklarından devraldığı insanları, o çağların geleneklerine uygun olarak kılıçtan geçirse ya da dinleriyle dillerini değiştirip kendine benzetseydi, bugün Balkanlar’da ba­ğımsız devletler olarak su yüzüne çıkmış halkların hiçbirinin izine bile rastlanmazdı. Belirli bir vergi karşılığında insanları dinleriy­le, dilleriyle, gelenekleriyle baş başa bırakan Osmanlı hoşgörüsü, yüzyıllar boyu işleyen bir tarih buzluğu gibi, bu halkların varlığını saklı tutmuş, onlar da günü geldiğinde bağımsız devletlerini kur­muşlardır... Tarihin ne garip bir tecellisidir ki, Osmanlı buzluğun­da saklı kalmak sayesinde yüzyıllar sonrasının sahnesine yeniden ulusal devletler olarak çıkan o toplumlardan ikisi, Bulgarlarla Yu­nanlılar, şimdi kendi topraklarında kalmış Türk azınlıklarını ta­rih sahnesinden silmenin telâşı içindedirler...”

________

(1) “Koleda” - Latince “ayın ilk günü” (gerçekte, Etrüskçe “takvim”) anlamına gelen “Calendae/Kalendae” sözcüğünden türeyip 25 Aralıkta ilkin putperest bayramı olarak kutlanmaya başlanan, sonradan İsa’nın doğumuna ithaf edilip Hristiyan dinî bayramına dönüşen, zengin ritüel ve refah dilekleriyle kutlanan, “Bojiç (Tanrı Günü)” de denen Bulgar Noel’i. S.K.

(2) ANAP, SHP, DYP. S.K.

(3) Recep Küpçü’nün 4 Kasım 1961 tarihli “İşit Kardeşim” adli şiiri. “Recep Küpçü/Şiirler”, 2. Baskı, İstanbul 2006

(4) Milliyet gazetesi.

 

Not: Resimler T.C. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünce yayımlanan Basın Bildirisi Kitapçığından alınmıştır. Yorum: Semra Kanat

 

 

Öykünün yayımlandığı TDAV Türk Dünyası Tarih Dergisi. Temmuz 2007

 

 

1