|
|
BÖYLE KOMŞU, DÜŞMAN BAŞINA! . |
|
|
“BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SON SOYKIRIMININ 15. YIL DÖNÜMÜ” DERLEMESİNİN ON YEDİNCİ BÖLÜMÜNÜ, BURSA’DAKİ HEMŞEHRİMİZ VE ESKİ AİLE DOSTUMUZ, SEVGİLİ ÇİM AİLESİNE ARMAĞAN EDİYORUM.SEMRA KANAT15 Eylül 2004
ÖZEL TEŞEKKÜR
BÖLÜMÜN ÖZEL TEŞEKKÜRÜ, ESKİ RUSÇA ÖĞRENCİM, KİMYA YÜKSEK MÜHENDİSİ VE BOTAŞ A.Ş. İZMİR BÖLGE MÜDÜRÜ, SEVGİLİ DOSTUMUZ BEKİR GÜL BEYEFENDİ İLE, MİSAFİRPERVER AİLESİNE.
Balkanların Sesi Dergisi, Sayı 5, Ankara 1989
Bulgar Yönetimi Gerçeği Gizleyemez
Bulgaristan Türklerine karşı girişilen rezilâne zulümlerin 8 rejisörü
1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8.
1. Todor Jivkov, 2. Milko Balev, 3. Petır Mladenov, 4. Georgi Atanasov, 5. Dobri Curov, 6 Penço Kubadinski, 7. Stanko Todorov, 8. Andrey Lukanov.
BULGARİSTAN TÜRKLÜĞÜNÜ PERİŞAN EDENLERİN AKIBETLERİ: “ALMA TÜRKÜN AHINI, ÇIKAR AHESTE AHESTE!” - SEMRA KANAT
1. Bulgaristan’daki Türklere eziyet etmek konusundaki sınırsız hayal gücü ile, kuşkusuz Holivud’un en ünlü yönetmenlerini bile sollayan Politbüro üyesi, gizlice “Çar Todor” denen Jikov hanedanının başı Todor Jivkov, dünya devlet başkanlarının en cahili idi. Matbaacılık Meslek Okulundan mezun olup, Sovyet Ordusu Bulgaristan’ın işgal etmeden evvel, zorla sürüklendiği iki haftalık partizanlık macerası sayesinde, parti genel sekreterliğine ve bilâhare devlet başkanlığına yükseltildi. Kremlin’in abone misafiri ve sadık dinleyicisi olduğu için -kralları dahi geçerek!- 35 yıl kesintisiz iktidarda kalabilme rekorunu kırdı. Şop (Asparuh Bulgarlarının yaşamakta olduğu Kuzey-Doğu Bulgaristan’dan farklı, Batı ile Güney-Batı Bulgaristan kökenlilerden gelme daha cahil Makedon asıllı. Bazılarına göre ise, kendisi Hıristiyan Çingene asıllı) olduğu için Bulgarcayı doğru dürüst konuşamıyordu bile. Söylev yazmak bir yana, danışmanlarınca hazırlanıp bayramdan bayrama sunulan “Ulusa Sesleniş”leri bile doğru dürüst okuyamıyordu. Ülkede onca üniversite mezunu aydın olduğu hâlde, vatandaşları yıllarca, “sosyalizmı” ve komünizmı” inşa nutuklarını küfrederek dinlemeye maruz bırakıldılar. Salt Bulgar Komünist Partisinin katıldığı için bir Bulgar komşumuzun “tek atlı yarış” diye adlandırdığı iktidar seçimlerinde, halkın “Toşo” diye alay ettiği Jivkov, hep çok merak ettiğim o ünlü 99,9 oy yüzdesi ile “seçilirdi”. Cehaletini saklayıp cilâlamak ve çirkin yüzünü biraz olsun güzelleştirmek arzusu ile milletin karşısında rakı içmiş maymun misali yıllarca sırıtması, kör cehaletine dair yüzlerce fıkranın üretilmesini engelleyemedi. Bunlardan en popüler olanı, Bulgaristan’da tel kıtlığı baş gösterdiği 80’li yıllarda yayıldı. Buna göre, bu kıtlığın sebebi, oradan başka öküzlerin çıkmaması amacı ile Jivkov’un doğduğu köy (sonradan kent yapıldı) Pravets’in çepeçevre telle çevrelenmesi idi. 1989’daki son büyük Türk “göç”ünün neden olduğu “insancıl sosyalist rejimi”nin yıkılmasından sonra, Silâhlı Güçler Savcılığı (askerî mahkeme) ile Anayasa Mahkemesi belgelerine dayanarak, başka kişilerle de ortaklaşıp 1984-1989 yılları arasında “millî düşmanlık ve kini körükledikleri” gerekçesi ile, Anayasanın 162. (millî ve ırk eşitliği) maddesi, uyarınca, 30 Ocak 1991 günü Todor Jivkov ile emekli korgeneral Dimitır İvanov Stoyanov’a (Jivkov’un talimatlarına dayanarak isim değişikliği emrini veren zamanın içişleri bakanı) dava açıldı. Jivkov’un tutuklu yargısı başladığı sırada, yandaşları Georgi Atanasov, Petır Mladenov ve Penço Kubadinski de, Ceza Yasasının 162., 20. ve 26. (fıkra 2: Görevi suistimal) maddeleri uyarınca, “ağır sonuçlara neden oldukları” gerekçesi ile, 31 Ocak 1991-30 Haziran 1992 yılları arasında davaya dahil edildiler. İsim değişikliği nedeni ile Belene cehenneminde* olduğu gibi tüm Bulgar hapishanelerinde yatmış olan Türkler davacı olmaları istemi ile araştırılmaya başlandı. Sadece Belene’de yatmış olan 446 Türkün gerçek isim, ikâmet ve adresi, şehit edilenlerin ise yasal vârisleri tespit edildi. Hukukî yardım amacı ile Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bilirkişilere bir heyet oluşturup, Türkiye’de yaşamakta olan mağdurları araştırılması ricası ile mektup yazıldı ve 3 Temmuz 2003 tarihine değin bunlardan 26’sının ifadesi alındı. Bu arada, Sofya Askerî Bölge Savcılığında görülüp 48 ciltten ibaret olan 1998 tarihli 780-II numaralı dava, davalılardan ikisinin (Jivkov ile Stoyanov) ölümü sebebiyle kapandı. Tespit edilen 134 Türk asıllı mağdurun 126’sı -Allah’a şükür!- Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşamakta olup, adresi tespit edilemediği için tazminat davası açmaları için uyarılamadı. Toşo ömrü boyunca efendisinin iti gibi yaşadı ve 1998’de, 87 yaşını doldurmasına bir ay kala, tıpkı efendisi gibi öldü. İte hak helâl edilmez, toprağı bol olsun denmez. Yalnızca son bir fıkra anlatılır. Günün birinde Toşo, eski komünist dostlarından Tsola Dragoyçeva’yı yanına çağırıp, “Tsola’cığım, senin hakkında kötü dedikodular duyuyorum. Bir yerlerde, ‘Toşko öldüğünde -ben ondan fazla yaşayacağım için- mezarına gidip işeyeceğim’ demişsin. Doğru mu?” Tsola inkâr eder: “Yalan söylüyorlar, be Toşko’m. Ben bu hasta ayacıklarımla o kuyruklara dizilip nasıl bekleyebilirim ki?!...” __________
* Boris Pavlov’un, Lüben Kırciev’in Belene sürgününü anlattığı 21.8.2001 tarihli yazısında belirttiği üzere, “Belene, dünya üzerindeki cehennemdir. Bizlere kargalara ateş edercesine ateş ediyorlardı. Çünkü onlar için insan hayatının hiçbir önemi yoktu.” Pavlov’un iletişim adresi: democracy@mbox.digsys.bg
Devlet yönetiminin ilk 10’unda yer alan hanedanın 2 numaralı kişisi Lüdmila Jivkova’dan söz etmeden önce, hekim olan zavallı annesi Margarita’nın, kesin babası gibi bir salakla evlenmek zorunda kaldığı için genç yaşta kahrından öldüğü kanısında olduğumu belirtmeliyim. İşte, bu muhteşem çiftin ilk vârisi olan kızları Lüdmila, 21.7.1981 tarihinde, 39 yaşını doldurmadan 5 gün evvel, sözde bir ur yüzünden beyin kanamasından, fakat nedense tıpkı daha önce Kremlin’den dönüşünde esrarengiz bir şekilde hayatı sona eren Makedon asıllı eski devlet başkanı Georgi Dimitrov gibi anîden öldü. Bu, artık Sovyet aboneliğini iptal etmek isteyen tüm başına buyrukların akıbeti olduğu için 70’lik baba Jivkov -benim çok şaşırdığım bir vaka- sarsılmadan, yıkılmadan Kremlin’e sadakatini sürdürdü. BKP yöneticilerinin sağlık sorunları tabu olduğundan, Lüdmila’nın ölümünü ailemle birlikte zamanın Çekoslovakya’sından dönüş yolundaki trende duyduğumuzda, kulaklarımıza inanamamıştık. Resmî açıklamaya göre, Lüdmila, devlet başkanının Borovets’te bulunup en önemli konutlarından biri olan (yazar Petır Hrtistozov’a göre, 12 yıl sonra Devlet Başkanı Jelyo Jelev’in büyük kızının canına kıydığı) Boyana adlı villâda “tatil yaparken vefat etmişti”. (Bekir Çelenk’in Bulgaristan’dan “tatil” dönüşündeki akıbetini nasıl da anımsatıyor!) Babasının gurur kaynağı olup tahtına oturması beklenen bu başarılı milletvekili kızının adı, şakacıların, Bulgaristan’da pek meşhur “printsesa (prenses)” adlı kıymalı sandviçlerin adını “Lüdmilka” olarak değiştirmelerine neden olmuştu. Eşi, İvan Slavkov, yıllardır Bulgar Televizyonunun genel müdürlüğünü ve ailenin tükenmeyen banka hesaplarını yürüttü. Yedi, içti, sigaralarını dolarla yakıp kayınçosu gibi gününü gün etti. Tabiî, salt damat sıfatı olduğundan, tahtın veliahtsız kalmasının hemen akabinde, genel müdürlük koltuğu devrildi. Şüphesiz zamanında buna çok içerleyip üzüldüğü ise de, bu sayede hanedanın hortum suçlamalarından erkenden sıyrılabildi. Kızları Jeni Jivkova, günümüzde Bulgaristan’ın ünlü modacılarından biri olup, en ünlü defilesinde, gelini kırmızıya bürümesi ile dikkatleri çekti. Eh, ne de olsa, dedesinin torunu!... Bu muhteşem kız torununun erkek kardeşinin tek özelliği ise, bu hanedanın 3. kuşağı olması olsa gerek: Sesi sedası duyulmadı. Babasının oğluna yaraşır şekilde veliaht olma kapasitesinde olamayan hanedanın 2. kuşak salak ve şımarık oğul Jivkov’un tek uzmanlık alanı, kadınlardı. Çok halk parası yiyen “prens” Vladko dur durak bilmeyip, çok genç kızı yaktı. Bu serseriliği yüzünden 1987’lerde ABD’nin Sofya’daki elçilik binası ablukaya alındı. Meğer, Amerikan yetkilileri, elçilik vitrinine Vladimir’in ünlü hafif müzik şarkıcısı Rositsa Kirilova ile Havailer’deki tatil resimlerini sergilemişlerdi ve “emperyalistlerin bu kınanası hareketi, muhterem Bulgar halkından gizlemeliydi”!
2. Babasının çiftliği imiş gibi Bulgaristan’da at koşturan Jivkov’un sağ kolu, Politbüro üyesi Milko Balev Troyan doğumlu olup Sofya Üniversitesi Hukuk Bölümü mezunu idi. 1942’den beri BKP (Bulgar Komünist Partisi) üyesi ve ülkenin 2 numaralı elebaşısı olan Balev, ömrü boyunca devletle partinin en yüksek kademelerini işgal eden 4 dönem şanslı milletvekillerinden biri idi. Lâkin bir eli yağda, bir eli balda ve de Toşo’nun en yakın arkadaşı olması, 13.12.1989 tarihinde, tıpkı gölgesi olduğu mahut eşkıyaya benzer, partiden ihraç edilip bütün unvan, nişan ve madalyalarının geri almasını engelleyemedi. İleri yaşlarına rağmen, 1992 yılında 2 yıl hapse mahkûm edildi ve uzun süren bir hastalık döneminden sonra, unutulmuş ve yapayalnız bir şekilde 9.10.2002’de 82 yaşında evinde öldü.
3. İnanılmaz baskılar altında yaşayıp Türkiye’ye göç etmek isteyen Türklere sürekli, “Bizler burada doğduk, burada öleceğiz. Atalarımız burada doğdular, torunlarımız burada doğacaklar. Kemiklerimiz burada istirahat edecektir. Göç etmek isteyenler için göç olacak, ancak Türkiye’ye değil, Bulgaristan’ın başka bölgelerine!” türünden tehditler savuran Moskova ekollü uluslar arası ilişkiler bölümü mezunu rejimin eksi dışişleri bakanı, Jivkov sonrası devlet başkanı ve Politbüro üyesi Petır Mladenov, öbür dünyaya bir protokol gafı ile uğurlandı. Özel bir otobüsün Vidin’e bağlı Toşevtsi köyünden köylüsünü getirdiği törende askerî havaî fişekleri atılıp millî marş çalındığı ise de, protokol boşluğu ve aldırmazlık yüzünden cenazeye Başbakan Kostov katılmadı; Cumhurbaşkanı ve adaşı Petır Stoyanov’a ise, katılmasına rağmen, söz verilmedi. İlginç olan, cenazeye Libya Halk Bürosunun çelenk göndermesi idi (bir Müslüman Türk olarak, Libya Meclisinin bunu hangi Türk Cumhurbaşkanı için yaptığını/yapacağını merak etmiyor değilim, doğrusu!). Törende, komünistten sosyaliste boyanan çeteci parti arkadaşları hazır bulundular. Eh, ne de olsa efendi ağalar, Türklerin sırtından geçinip azınlık hesabına birlikte az tıkınmadılar! Bu yiyici ortaklardan Georgi Pırvanov’a göre, Mladenov “olayların gidişatını değiştirmiş idi”. (Doğru da, olumlu anlamda değil!) Ve “dünün dün, bugünün bugün” olduğunu gösteren en bariz örnek, Pırvanov’un “tarihî” sözleri idi: “Devrimin, çocuklarını yediği gibi; demokrasi de, babalarını yok eder.” Yani, anlayacağınız, dünkü Moskova öğrencisi ilkin komünistten sosyalist, ardından da sosyalistten demokrat oldu! Hatta demokrat ne ki?! Demokrasinin “babası” oldu (zaten Lenin de anasıydı)! Ömrü vefa etse idi, en kısa zamanda kapitalist, akabinde liberal de olur, oradan oraya zıp zıp zıplardı; ama takdiri ilâhi!... Sen neymişsin, be abi?! Hem sosyalizmin “mücahidi”, hem komünizmin “habercisi”, hem demokrasinin “babası”, hem de Demirperde “perestroyka”sının mavi boncuk dağıtan Nataşa’sı!... Bu kadar rol yapmaktan belli ki, şaşıran kalbin yenik düştü! Oysa son yolculuğunda annen bile hayatta olup, 83 yaşında idi!
4. Mart 2001’de, açılan isim değişikliği davasının 10. yılı dolar iken, davalılardan salt Politbüro üyesi ve eski başbakan Georgi Atanasov hayatta idi. Yıl başında Sofya Askerî Temyiz Mahkemesinin, Sofya Askerî Bölge Savcılığının durdurma davasını iptal etmesinin ardından dava yenilendi. Bu, 3 Ocak tarihinde, gazeteci Tatyana Vaksberg’in “Kötülüğün Teknolojisi” filminin ilk gösteriminden iki gün önce gerçekleşti. Söz konusu belgeselde sunulan belgelere göre, 840.000 Türkün bir şekilde mağdur olup rezil bir şekilde 10 yıldır bir türlü karara bağlanamayan davada, Ceza Yasasının 387. maddesi uyarınca görevi suistimal sebebinden suçlu bulunduğu takdirde, Atanasov’u 1 ilâ 8 yıl arası hapis bekliyordu. Tıpkı isim değişikliği zorbalığının tüm etaplarına bizzat katıldığını, bu kampanyada hata ve yozlaşmanın meydana geldiğini itiraf edip, “Suçum, acele etmekten ibaretti...” diyen Jivkov gibi, Atanasov da isim değişikliği sırasında zor kullanıldığını itiraf etti, ancak bunu şu incilerle savundu: “Rejimin, yani o zaman mevcut olan totaliter sistemin özellikleri göz önünde bulundurmalı. Totaliter sistem, belirli sonuca ulaşabileceğini düşündüğü yerde, zor kullanmayı da kendinde hak görürdü.” İsim değişikliğine dair yazılı siyasî bir karar olmayıp, Jivkov ile Atanasov’un talimatlarına dayanarak Stoyanov’un vermiş olduğu 50-60 emir mevcut. Savcı Valeri Pırvanov’un belirttiğine göre, bu emirlerin bir kısmı, etnik aidiyetleri fark etmeksizin, tüm Bulgar vatandaşlarını bağlamakta.
5. 1962-1990 yılları arasında BNA’yı (Bulgar Halk Ordusunu) yöneten BKP merkez üyesi Orgeneral Dobri Curov (6.1.1916- 17.6.2002), acil servis ekibince evin banyosunda ölü bulundu. Generalin, muhtemelen kalp krizinden ölümü, sıra kendilerine gelecek düşüncesi ile, eski komünist arkadaşlarını kedere boğdu. Körün, ölümünden sonra badem gözlü olması misali, Curov da Cumhurbaşkanı Georgi Pırvanov’un ağzından “demokrasi âşığı ve savaşçısı” olup çıkıverdi ve hatıra defterine “gerçek asker, dürüst adam, buyük Bulgar” olarak geçti. Bu muhteşem “demokrasi (bilmem, ama Makarov marka tabanca) âşığı”nın cenaze törenine, Samokovlu “Pokrov Bogorodiçen (Tanrı’nın Çatısı)” manastırından üç rahibenin katılmış olması, dikkatimi çekti. Meğer bunlardan hemşire Teodosiya’nın deyimi ile, “Dobri ağa” daha partizanlık yıllarından beri sürekli bu manastırı ziyaret edermiş ve ayrıca da patrik Maksim’in çok iyi dostuymuş. Ateizmin resmî devlet politikası olduğu bir ülkede, bir devlet adamının yadsınan bir dinî kurumu ziyaretine ilişkin yorumu sizlere bırakıyorum. Curov, Çauşesku’nun kaderini paylaşmaması için Jivkov’u iktidardan indirmek istememesi, it sürüsünde pek rastlanmayan bir vefa örneğidir. Malûm, eski Romen Cumhurbaşkanı, eşi ile birlikte, yaratmış olduğu ordusu tarafınca öldürülmüştü! Curov’un ölümü nedeni ile açılan bir tartışma sayfasındaki 22.6.2002 tarihli isimsiz bir yoruma göre: “Bulgar komünistini resimde bile görsen, tükür! Aşağılık, tembel, kıskanç, cahil ve iğrenç bir cins! Ve unutmadan, hain de! Bugün ise, ağaçlarda asılı olmak yerine, interneti kullanıyorlar ve hâlâ da memnun değiller! Ne yaparsan yap, Bulgar komünisti gibi başka bir hayvan yoktur. İşte, bu kadar!” Ve başka bir yoruma göre: “Bir dinozor daha gitti.” Generalin, Moskova N. E. Jukovski Askerî Havacılık Mühendislik Akademisini bitiren adrenalin aşığı 31.5.1946 doğumlu oğlu Çavdar’ın (isteseler de Türklüklerini da unutamıyorlar!), arkasında dul hostes eşi, üç yaşındaki kızı ile yaşı belirtilmeyen oğlunu bırakıp, 27 yaşında bu dünyayı terk ettiğini, yukarıda belirttiğim nedenler yüzünden, ancak yeni yeni açıklanmaya başlandı. Aslen Troyan’ın Vrabevo (Serçe) köyünden olan Curov’un, baba şöhreti sayesinde geçinip giden Aksiniya adında bir kızı ile, Spartak adında başka bir oğlu daha var.
6. Bulgar-Tanzanya (kes kel alâka?!) Dostluk Komitesinin başkanı olup birçok kez değişik Afrika ülkelerini ziyaret eden, avcılık geçmişinde öldürülen fil ve arslan olan eski Politbüro üyesi Penço Kubadinski, tam anlamı ile Türk hemşehrilerinin kendisine yapmış olduğu tüm iyilikleri bir anda unutuveren bir nankördü. Bu nedenle, Razgrad’a bağlı Loznitsa (Türkçe: Kubadın) Muhtarı Ayhan Haşimov(oğlu) tarafınca Fokus Ajansına verilen demece göre, Kubadinski’nin ölümünden sonra (Kubadinski’nin girişimi sonucunda köyün kentte dönüşmesinin 30. yıl dönümü nedeni ile) verilmiş olan onur hemşehriliği (bu arada, aynı ödül, Bulgaristan’nın Olimpiyat madalyası birincisi olan Türk güreşçi Hüseyin Mehmedov’a da verilmiştir), isim değişikliği kampanyasına katılışından dolayı, yerel seçimlerine katılan %15 seçmeni oluşturan 800 mağdurun dilekçesine istinaden 3.9.2004 tarihinde Loznitsa’da gerçekleştirilen olağanüstü İlçe Kurulu toplantısında geri alınmasına şaşırmamalı.
7. Jivkov’un hemen ardından istifa eden eski Politbüro üyesi ve en uzun süreli başbakanlardan Stanko Todorov’un kendisinden ziyade, Filibe doğumlu, 1942 İtalyan Lisesi mezunu, doğuştan isyancı gazeteci eşi Sonya Bakiş dikkat çekicidir. Ben böyle bir olayı anımsamıyorum, ancak Milena Nikolova imzalı bir yazıya (2003) göre, uslu durmayıp iktidarı eleştirmekten geri kalmayan cesur gazeteci kalemi Bakiş, iktidarın gözüne diken gibi batıyormuş. Ben yine de, soyadına yaraşır şekilde işine iyi baktığını söyleyemem, zira ismi Türkçe görünmesine karşılık, kendisi Yahudi asıllıdır. Ve cümle âlem bilir ki, dünyanın en kolay işi, Yahudi gazetecisi olup cesur olmaktır! Cesur olabilmenin ikinci gerekli şartı ise, günün modasına uygun, “anti-faşist” (ne demekse?!) olmaktır. 22 yıldır popüler kadın dergisi “Kadın Bugün”ün editörlüğünü yapan Sonya’nın kızıl mimar oğlu Andrey 2003’te Sofya Muhtarlığına (bizdeki belediye başkanlığına eş değer) oynuyor ise de, tıpkı diğer parti veliahtları ve anne mesleğini seçen Kalin adındaki kardeşi gibi tüm şöhretini salt meşhur bir aileden geliyor olmasına borçludur (tabiî, en büyük “çalışma odası aşk” uzmanlığı sayılmaz ise! Çünkü kendisi ile yapılan 8.1.2003 tarihli bir mülâkatta, çalışma odasında bulunan kırmızı renkteki koltukta Kama Sutra’nın bütün pozlarını denemiş olmakla övünüp, “bütün Sofya’nın ellerinden geçtiğini rahatlıkla söyleyebileceğini” itiraf etmiştir). Bulgar Gazeteciler Birliği yönetim kurulu üyesi olan Sonya’nın, Ofeliya Hacıkoleva ve Velislava Dıreva ile birlikte, Birliğin beyannamesine karşı çıkıp, “büyük gezi” denen 1989 Türk göçünü (tabiî, buna ne denli göç denebilir, ayrı mesele!) destekler ve öykülerinden birinde, “Toplumumuzun, sıklıkla uslu, bize uygun ve sadık olanların seçimi ile kazancı var mıdır?” diye sorar.
8. Tüm diğer “komünist-sosyalist-demokrat-liberal” yandaşlarına benzer sağlığında boyalı Paskalya yumurtasında benzetilen, 1990 yılında kötülüğün simgesi olarak görülüp şeytanla bağdaştırılmaya başlanan Politbüronun Yahudi asıllı üyesi ve eski başbakanlardan Lukanov, buna uluslar arası çaptakiler dahil olmak üzere, birçok dolaba karışmasından ve çıkar çatışmasından dolayı Latinka Sokağı’ndaki evinin önünde öldürüldüğü 2.10.1996 gününe dek bu benzetmeden kurtulamadı. Hazin sonuna gelince: Uluslar arası mafyanın karıştığı olayda, cinayeti işleyenlerin Ukrayna asıllı olması ihtimali yüksektir. 18.11.2003 tarihli bir makale (Bg), Lukanov’un, 85.000 dolar ya da 100.000 Alman Markı karşılığında öldürüldüğünü açıklar. Yani, yaşadığı onca bolluğa karşılık, eski başbakanın hayatının değeri, yalnızca 85.000 dolar ya da 100.000 Alman Markı olarak hesaplanmıştır!...
Geriye bakıldığında, Jivkov’un kızıl faşist yönetimine, “Bulgar adaletinin günümüze dek kapatma gücünü bulamadığı tarihimizin korkunç sayfasıdır!” diyen Hristo Hristov’a katılmamak elde değil. Ne yazık ki, Bulgaristan Türklüğüne, bu sayfanın en kara yerini yaşamak düştü! Ama ne demişler: “Alma fakirin ahını!...” SEMRA KANAT - 15 EYLÜL 2004
NEREDEN NEREYE!...
Fuat Saliev, Yakup İsmailov, 4. Sınıf Türk Dili Ders Kitabı. Her şeye rağmen emre karşı gelenler oldu. “Biz Narodna Prosveta, Sofya 1965 Türküz, Türkçe konuşmalıyız” diyenlere ve Türkçe konuşanlara para cezası uygulanıyordu. Türkçe konuştuğu (говори турски) için Kırcaali’de kesilen ceza makbuzu.
GERÇEKLEŞEN İTİRAF
Boyan Bılgaranov’la görüşmemde, bağırdı: “Hiç düşündünüz mü ki, 20 yıl sonra bir Türk-Çingene devleti hâline geleceğiz!” Georgi Markov’un “Bulgaristan İçin Gizli Makaleler” kitabından.
(Seçkin komünist parti tabakasının üyesi ve kısa bir süre için Jivkov’un yakın arkadaşı olan Bulgaristan’ın en başarılı yazarı Georgi Markov, yaptığı mülâkatları hayatı ile ödedi. 1969’da Londra’ya iltica edip Hür Avrupa’nın Sesi radyosunda çalışmaya başlayan yazar, komünizm karşıtı yayınlarından dolayı kuduran Jivkov’un tüm ölüm tehditlerine rağmen, bu işi 2,5 yıl boyunca sürdürüp 5 milyon dinleyiciye ulaştı. Ancak ne yazık ki, Jivkov’un doğum günü olan 7 Eylül tarihinde, Londra’nın Vaterlo Köprüsünde, Bulgar gizli polisi DS’nin en büyük marifetlerinden biri sayılan sıvı zehir içerikli kurşunla vuruldu. Dört gün sonra, 11.9.1978’de, vefat etti. S.K.)
“Memleketimizde Türk ahalisinin kendi münevverleri, muallimleri, doktorları, agronomları (ziraat mühendisleri) var.” Todor Jivkov
17.9.1939 doğumlu Hafize Rıfadova Osmanova (doğum yeri: Razgrad’a bağlı Dyankovo köyü), Türk münevverlerinden biridir. 11.11.1979 tarihinde Hafize Rıfadova Osmanova adına düzenlenen Doğum İlmuhaberi, Bulgaristan’da Türk öğretmenlik yapan, daha sonra Rusçuk’a (Ruse’ye) bağlı Ödelnik köyü kütüphanesinde çalışan Osmanova’nın 1985 tarihinden sonraki adı, “Ani Rusanova Orlinova” olmuş. Bulgar adına düzenlenen 12.8. 1986 tarihli belgesi bunun bir kanıtıdır. (Bu mucizeli “yeniden doğuş” sayesinde, anne Hatice Alieva H. Mehmedova, “Anna İlieva Ognyanova”; baba Rıfat Osmanov H. Ömerov ise, “Rusan Orlinov Ognyanov”a dönüşmüştür! S.K.)
“Memleketimizde Türk ahalisi Partiya ile halk idaresinin etraflı yardımları sayesinde kendi dilini serbestçe öğreniyor.” Todor Jivkov
1985 tarihinden sonraki kendi dilini serbestçe öğrenen ve konuşanların durumuna bir göz atalım:
Gledka köyü Muhtarlığının 3.8.1984 tarihli 5 numaralı emri: “Günün 24 saatinde cadde, iş yerleri, resmî ve ticarî kuruluşlarda, evlerde Türkçe konuşmak yasaktır. Herkes sadece Bulgarca konuşacaktır. Emre karşı gelenler hakkında işlem yapılacaktır.”
DEMİRPERDENİN PERESTROYKASI BULGARİSTAN SINIRINDA
“Perestroyka (yeniden yapılanma)” Bulgaristan sınırında. Bulgar Sosyal Demokrat Partisinin yayın organı “Svoboden Narod (Özgür Halk)” gazetesinden.
TÜRK MEZARLARI BÖYLE YOK EDİLDİ
Silistreli soydaşımız İsmail A.D.’nin hayatını tehlikeye atarak Razgrad’a bağlı Arslan (Lıvino) köyünde Türk çocukları çektiği bu fotoğrafta, Bulgar traktörlerinin Türk mezarlığını annelerinden koparılarak, kreşlerde Bulgar öğretmenleri nasıl yok ettiğini ve buğday tarlası hâline getirdiği görülüyor. Tarafından Türk düşmanlığını aşılarken görülmektedir. Türk varlığına tahammül edemeyen Bulgar yönetimi, Fotoğraf: Niyazi Akkılıç ecdatlarımızın mezarlarını bile yıkıyor. Resmin altındaki yazı: “Ecdat mezarları yıkan eller bir gün kırılır, inşallah!”
ÇAMLIBEL’DEN SESLENİŞ - Ahmet Cebeci
Benden selâm olsun koç Köroğlu’na Kuduz itin yılan başın ezmeli Çıkıp kara yerden naranmalı Tanklarımız leşler üzre gezmeli Soysuz düşman “Kara gâvur” oğluna Atlarımız kanları içre yüzmeli Vurup parça parça paralanmalı. Bulgar iti korkup saralanmalı.
Çamlıbel’den kalkıp yola düşmeli Yürü bre koç Köroğlu, akındır Atlarımız coşup yeri eşmeli Sipahiyim, zafer günü yakındır Meriç suyun, Balkan dağın aşmalı Balkan eli ecdat yurdu hakkımdır Yüz bin soysuz ölüp yaralanmalı. Bulgar kare yerden karalanmalı!
ÇOÇUK GÖZÜ İLE:
“HÜRRİYETE ÇAĞRI” - Soner Yılmaz
Biz Türkiye’de yaşayan Türk çocukları, her zaman bir şey olacak korkusu olmadan rahatça, koşuyor, oynuyor, dolaşıyor ve uyuyabiliyoruz. Horlanmıyoruz, toplum dışı bırakılmıyoruz, daha da önemlisi ailelerimizden koparılıp eziyet çektirilmiyoruz. Bu yüzden Türkiye’de yaşayan biz çocukların içi her zaman rahat ve huzurludur. Beş yüzyıl Osmanlı egemenliği altında kalmış ve her türlü hakkı korunmuş olan Bulgar “köpekleri” Bulgaristan’daki Türklere hak etmedikleri hâlde gaddarca baskı ve zulüm etmişler ve etmektedirler. Bütün dünyaya sorarım! Türkler bu zulmü hak etmek için ne yapmışlar ki, Bulgar “hayvanları” onlara bu zulmü reva görüyorlar? Dünyada hangi yetişkin ailesinden kopartılıp -öyle uluorta kimsesizce bırakılmasına dayanabilir ki, bizim küçük kardeşlerimiz dayansın? Bulgaristan’daki kardeşlerimiz sünnet olamamış, Türkçe öğrenememiş, Müslümanlığı tanıyamamıştır. Bu kötü durumun altında yine o Bulgar köpekleri bulunuyor. Böyle bir zulmü ne hakla uygulayabiliyorlar? Türklerden ve Türk çocuklarından ne alıp veremedikleri var? Çıksınlar ortaya söylesinler. Biz Türkiye’de yaşayan Türk çocuklarıyla Bulgaristan’da yaşayan Türk çocukları hem yukarıda dile getirdiğim nedenlerle, hem de aşağıda dile getireceğim nedenlerle aramızda büyük bir fark var. Biz Türkiye’deki Türk çocukları içimiz rahat, huzurlu ve toplumdan dışlanmıyoruz, ama Bulgaristan’daki Türk çocukları tam tersine toplumdan dışlanıyor, içleri her an sıkıntılıdır. UNESCO daima şu ülkede “çocuklara iyi bakılmıyor” diye yırtınır, durur. Bulgaristan’daki Türk kardeşlerimize gelince gözleri kör mü oldu? Ben çocuk olduğum için hep çocukların sıkıntılarını anlatmaya çalıştım, Bulgaristan’daki büyüklerimizin durumu da aynı. Benim tek isteğim, insan hakları diye yırtınan Avrupa gözünü açıp bu duruma bir son versin. Bu zulmü yapanlara “durun” desin. Bu durumları görüp de tepkide bulunmayanlara diyeceğim şudur: “Hiç yaşamasınlar, çünkü onlar insan değiller...” Utansınlar...
Hakkı Tezel, Razgrat Şehri - Anılar, Ankara 2001
ŞEHİTLERİMİZ
YEMEN'DE DELiORMAN ŞEHiTLERİ
Şu bizim Deliorman her şeyi ile Türk kokar... Köylerin bir çoğunda köyün kenar mahallerinde, camii ve okul bahçelerinde dikili “Nişan Taşları” insanların ilgisini çeker. Bazıları özenle yontulmuş, biçimlendirilmiş; bazılarıysa hiç yontulmamış, yerinden söküldüğü gibice dikilivermiş. Bu taşlar, Osmanlılar dönemindeki savaşlarda şehit olanların anısına dikildiklerini herkes bilir. Bunların yanından geçenler durur ve düşünürler, bazıları dua okurlar. Böylece şehitleri anmış olurlar. Deliorman yerleşim bölgesinde Yemen’de şehit olan Türklere dikilen anıtların bugün birçoğu harap edilmiş durumdadır. Bazılarının yerlerine binalar dikmişlerdir. Büyük bir kısmı da sökülüp atılmışlardır. “Nişan Taşlarına” ilişkin gerçekler insanların anılarından pek silinmemişlerdir. Çünkü onların adları türkülerimize de yazılmıştır. Deliorman’ın Gaziciler köyü Cevizli Mahallesinin güneyinde yeşil ovada dikili 13 “Nişan Taşı” vardır. Köy halkı bunların kimlere ait olduğunu bilir ve saygı duyar. Bunlar Yemen Şehitleri için dikilen taşlardır. Bu taşlar vatanseverlik belgesi ve tarihsel sembollerdir. Gaziciler, gibi Deliorman’ın daha birçok köylerinde bu gibi vatanseverlik sembolü taşlar vardır: Lovça, Adaköy, Güvece vs. Tutrakan yerleşim bölgelerinde böyle anıt taşlarının bulunması Deliorman Türklerinin Osmanlı Ordularına savaşlarda katıldıklarının ve savaştıklarının bir büyük gerçeğidir. Yapılan araştırmalara göre 1830-1885 yıllarında Deliorman yöresinden Yemen’e hayli asker gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu gerçekler kitaplara da geçmiş, türkülere de işlenmişlerdir. Yöremizde bu gibi türkülerin söylendiğine defalarca tanık olmuşumdur.
Yemen Yemen kanlı Yemen, Taşı toprağı şanlı Yemen. Ben Yemen’e gidiyorum, Ağlamasın garip ninem.
Mızıkalar çalınıyor, Binbaşılar ağlaşıyor, Sen ağlama garip ninem, Can ciğerden ayrılıyor,
İstihkâma indirdiler Kanlı gömlek giydirdiler Bir ananın bir oğlunu Vatan için öldürdüler.
Bayramlarda, dinsel törenlerde bu türkü söylenirken çevreyi bir sükût sarmış, bazılarının gözleri yaşla dolmuştur. Yemen türküleri zaman zaman hepimizi esinlendirmiş, cesaretlendirmiştir. Yemen savaşları destanlaşmış savaşlardır. Az mı türküler yakıldı? “Giden gelmiyor, acep nedendir?” denildi. Bu savaşlar o kadar çok şehit aldılar ki... 1870 yıllarında Yemen’de savaşmak üzere askere giden Gaziciler köyünden Şaban Celil adında bir genç yaklaşık 12 yıl cephelerde kalmış, hep vatan topraklarını savunmuştur. Sonunda şehit olmuştur, Köy kenarında Şaban Celil’in de yontulmuş bir mezar taşı vardır.
Aliş Atakan (Balkan Türklerinin Sesi Dergisinden özet. Sayı: 22)
DELİORMAN’DA MAYIS ‘89 PROTESTO VÜRÜYÜŞLERİ...
20 Mayıs 1989’da Deliormanlılar da “Yeter Artık!” dediler ve protesto yürüyüşlerini başlattılar. Şumnu sancağının Yusufanlar, Şarvı, Davulcular, Saltıklar, Çoban Nasıf, Nasufçular, Emberler yürüyüşe çıktılar. Kent merkezine toplandılar. Arkadan gelenler kent meydanını doldurdular. Kısa ve özlü konuşmalardan sonra iki öğrenci şiir okudu. Meydanda Türkçe konuştuğu için ceza ödemiş, Bulgarca bilmediği için hastaneden kovulmuş ve daha yüzlerce hor görülmüşler bu durum karşısında heyecanlandılar. Bu kalabalık Emberler’den Rasınlar’a, oradan da Çufallar’a vardı. Yine kısa bir konuşmadan sonra yola çıkıldı ve Bohçalar (Kaolinovo) kentine doğru ilerlediler. Gizli polis de uyumuyordu. Emberler’de daha takibe başlandı. İtfaiye arabaları geldiler, ancak müdahale etmediler. Havada helikopter sürekli tur atıyordu. Aydoğdu’da iken Razgrat plâkalı arabalar gördük. Bohçalar’a doğru yön alıyorlardı. Yaşlılardan, çocuklardan, kadınlardan oluşan bu kalabalık kol kola kilitlenmiş birlikte hareket ediyorlar, hep bir ağızdan “Osman Paşa Marşı”nı söylüyorlardı. “Ünü büyük Osman Paşa” dizeleri bereketli, düz tarlalıkları inletiyordu. Kalabalık arada bir meşe ormanlarına dalıp çıkıyorlardı. Deliorman’ı, Güney Dobruca köylerini marşımız zulme karşı koymaya çağırıyordu. Bir ara polis ve asker yolumuzu kesti. Kent merkezine girmemize izin vermiyorlardı. İsyancılar yolu bıraktılar, tarlalar içinde yürümeyi sürdürdüler. Tekrar yola çıkıldı. Uyarı sesleri duyuldu: “Birbirinizden ayrılmayın!”, “Kadınları, çocukları ortaya alın!” Bir süre daha böylece yürüdük. İlerledik. Bizi bölmek için bir tank kalabalığın arasına daldı. Millet taşlarla tanka saldırdı. Tankın çelik yüzüne çarpan taşlar acayip sesler çıkartıyordu. Sanırsın taş yağmuru yağıyordu. Kalabalıktan bir grup, polis çemberini yardı. Kent merkezine yürüdüler. Gerisi söküldü. Bohçalar’ın merkezi doldu taştı. Mitingde Bedriye Osmanova adında bir kız tüm Bulgaristan Türklerinin isteklerini açık bir şekilde ortaya koydu. “Adlarımızın iadesini istiyoruz,” dedi. “Türkçe konuşmak yasağı kaldırılsın, baskılar sona erdirilsin,” dedi. Bu isteklerin sıralandığı anlarda özel ekipler yürüyüşe çıkanlardan bazılarını tutuklayıp, yakındaki ormana götürmüşler ve işkence etmişler. Kuzey Bulgaristan’da yürüyüşler ertesi günlerde de sürdü. 21 Mayısta Mahmuzlu’da yürüyüşlere gidildi. Burada 4 şehit verildi. 22 Mayıs'ta Razgrat şehrinde halk sokaklara çıktı. Çevre köylerden de gelenler oldu. Aralarında ünlü pehlivan Osman Durali de bulunuyordu. Yine 22 Mayısta Akkadınlar’da (Dulovo) protesto yürüyüşüne çıkıldı. Çukurköy’de (Yasenkovo), Bıyıklı’da (Bortsi) ve çevre köylerde Köklüce’ye (Venets. S.K.) kadar uzayıp gitti bu isyanlar. 24 Mayısta Terbiköy (Kapitan Petko) halkı da meydanlara çıktı. Bu köye yakın Şeytancık (Hitrino) köylüleri de acıları sokağa çıkarak dile getirdiler... Şeytancık mitingi çok kalabalıktı. 23-24 Mayısta Razgrat ilinin Ezerçe köyünde millet ayaklandı. İki genç şehit edildi: Sezgin Karaömer ve Ahmet Buruk. Onları tabancasıyla öldüren Razgrat savcısıydı. 27 Mayısta aynı ilin Torlak köyünde binlerce insan meydanlara, yollara döküldüler. Köy tanklarla, polislerle sarıldığı halde yürüdüler: “Biz Türküz!” diye slogan attılar. Haklarını geri istediler. Bu protesto mitingleri 29 Mayısa kadar sürdü. Onlarca insan şehit edildi. Yüzlercesi yaralandı. Binlercesi sürgüne gönderildi veya hapislere tıkıldı. İsyan etmeyen halk isyan etti, çünkü dokunulmaz hakları ellerinden alınmış, hiçbir şeye hakkı olmayan köle durumuna düşmüşlerdi. Aynı yılın sonunda totaliter rejim çöktü. Rejim değişti. İnsanlar biraz olsun nefes aldılar.
Embiya Ulusoy (Özet)
ŞEHİTLERİMİZ GURURUMUZDUR
23 Mayıs 1989. Ezerçe/Razgrat köyü için bugün bir tarihtir elbet. Bulgar zulmüne yıllarca dayandılar, sabrettiler ama gün geldi tüm köy halkı meydanlara döküldü. İçlerinde biriken o acıyı haykırdılar: “Yetsin artık bu zulüm!” “Biz Türküz! Adlarımızı geri istiyoruz!” “Dilimizi, dinimizi geri istiyoruz!” “Türk okulları yeniden açılsın!...” İçindekini bağıra bağıra kenar sokaklardan köprüye kadar geldiler. Merkeze, meydana giden yol buradan geçiyordu. Köprünün öbür ucunda kendilerini nelerin beklediğini bilmiyorlardı. Sivil polisler, kızıl bereli komandolar, sancak savcısı gelenlere pusu kurmuşlardı. Protesto mitingine katılanların her adımını diyorlardı. “Durun!” anlamında bir işaret verildi, havaya bir kırmızı roket atıldı. Tabiî, topluca gelenler bunun ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Savcı Krasimir Markov gelenleri uzaktan daha kurşun yağmuruna tuttu. Mermi çekirdekleri gelen kalabalığın önüne düşüyordu. Aralarından bir ses yükseldi. Bir dalgalanma oldu:“Bebekli anneler önde yürüyorlar. Kâfirler öldürecek onları da...” Kalabalıktan iki genç hemen öne fırladılar. Bunlardan biri Ahmet Buruk adında bir gençti, diğeri liseden yeni mezun olmuş Sezgin Salih Karaömer’di,.. Onlar da seslerini çıkardılar:“Biz kurşun değil, adlarımızı geri istiyoruz...”Kurşun yağmuru şiddetini daha arttırmıştı. Millet hep birden en bağırdı: “Neden ateş ediyorsunuz? Suçumuz nedir? Haklarımızı geri verin!...” Ön saflarda yürüyen çocuklu annelere siper olan iki genç birden kanlar içinde yere yuvarlandılar. İlki Ahmet Buruk, ikinci genç Sezgin Karaömer. Şehirden yeni gelmiş. Okulundan başarıyla mezun olduğunu müjdelemek istiyordu annesine, babasına. Kırmızı bereliler, yaralananları hastaneye kaldırmak bile istemediler ve engellediler. Köprü başında yaralılar da yardım bekliyorlardı. Polisler bunlara engel oldular. Hastaneye kaldırılmalarını gereksiz buldular. Bu acı haber 8 km mesafedeki Torlak köyüne de ulaşmıştı. Bir grup genç Ezerçe’ye gelmek şehit kardeşlerine çelenk koymak istemişlerdi. Dervent bayırında asker yollarını kesmişti. “Nereye?” “Ezerçe’ye...” “Niçin?...” “Öldürülen kardeşlerimize çelenk koyacağız...” “Gidemezsiniz. Sıkıyönetim var...” Torlaklılarla baş edemeyeceğini anlayan görevliler telsizle hemen Razgrat’a haber verdiler. Yirmi dakika sonra kamyonlar dolusu silâhlı askerler geldiler. Torlaklılar gelenlerle baş edemeyeceklerini bildiklerinden geri döndüler... Çiçekler ellerinde kalmıştı... İsyan edenler gizli polis tarafından videoya alınmış, “suçlular” tespit edilmiş ve ertesi gün dayaktan geçirilmişlerdi. Aynı zamanda bu “asayişi bozanlar”a 24 saat süre verilerek birer bavulla sınır dışı edilmişlerdi.
BASKILAR MİLLETİ UYANDIRDI
Millî Türk azınlıklarına baskılar bir plân çerçevesinde yapılıyordu. Gün oldu okullar kapatıldı, gün oldu din yasaklandı. Dil önce Çingene çorbasına çevrildi, sonra yasaklandı. Camiler kontrol altına alındı. İmamların sayısı sınırlandırıldı. Ardından millî kıyafetler yasaklandı, sünnet yasağı uygulamaya konuldu. Azınlıklar bir demir çembere alındılar. Önce Çingenelerin, Pomak Türklerinin adları Slavlaştırıldı. Türklerin adları da silah zoruyla, ordu gücüyle değiştirildi. Cezaevleri, kamplar doldu taştı. Daha çok Türk gençlerini Türksüz Bulgar köylerine sürgüne gönderdiler. Bunlara hep sabrettik, katlandık. Bir gün isyan ettik. Hâlimiz ne olacak diye düşünen gençlerimiz yok değil, vardı da... Razgrat şehrinde bir grup Türk aydını gizli bir örgüt kurma girişiminde bulundular. Üyeleri Türk köylerine dağıldılar, BMT’ye yazdıkları şikâyet mektubuna imza toplamaya başladılar. Tabiî, yakalandılar. 17.9.1963’te Razgrat’ta duruşmalar kapalı kapılar ardında yapıldı. Devleti yıkma, karşı propaganda yapma suçundan yargılandılar. Komünist Partisi adına konuşan Ahmet Hüseyinov dedikleri (Parti Merkez Komitesinde görevli) gençleri nankörlükle suçladı. Parti Türk halkının haklarını veriyor, dedi. İsyan edenler için “Türk halkı adına” idam istedi. “Türkçe okumuşsun Bulgarca okumuşsun, Türk veya Bulgar adı verilmiş ne önemi var, ne fark eder ki? Hep insan adı...” diye “adaleti” savunmuştu. Bulgaristan Türklerine ya muhtariyet, ya da Türkiye Cumhuriyeti’ne göç hakkı tanınmasını isteyen ve örgüt kuran bu mühendis ve öğretmen kardeşlerimiz (Ebazer ve Mehmet Hasan) 5’er yıla mahkûm edilmişlerdi. Bu olay tüm memlekette duyulmuştu. Gurur veriyordu insana ve bizi uyanmaya, direnmeye teşvik ediyordu doğrusu. Komünistler, azınlıklara soykırımı uyguladıklarını herkes anlamıştı sanki. İçten bir direniş başlamıştı. Eski Balabanlar (Vazovo) köyünden bir grup genç galeyana gelmişlerdi. Demir Baba Tekkesinde her yıl 2 Ağustosta Deliorman’dan halk adak kurbanlarını keserler, eğlenirlerdi. Bu gelenekselleşmiş bir buluşma yeriydi. Bu kalabalığı fırsat bilerek yukarıda adı geçen köyden gençler ulu bir ağaca ay yıldızlı Türk Bayrağı çekmişler, halkı heyecana getirmişlerdi. Halk bu olaya hem sevinmiş, hem de için için üzülmüştü. Yakalanırlarsa bu gençleri ne beklediğini herkes pek iyi biliyordu. Bu olay şu mesajı veriyordu: “Biz varız, Türküz, uyumuyoruz, Türkiye’ye bağlıyız”...
Demir Baba Türbesinin eski hâli (Sboryanovo). Macar bilim adamı Kanits’e göre, tekke 1490 yılında yapılmıştır.
Aylar süren bir araştırma, soruşturmadan sonra bu fedailer yakalandılar. Yargılandılar 20’şer yıla mahkûm edildiler. Korkmayan bu gençler halkın gözünde bir nevi kahraman oldular. Herkesce sevildiler, alkışlandılar. Tabiî, Bulgar hükûmeti birçok “önlem” almıştı. Bunlardan biri de bundan böyle Türklerin Tekkeye gelmeleri, kurban kesmeleri yasaklanmıştı. Bu yasak 1963’ten 1990’a kadar sürmüştü. Yollara polisler dikilmişti. T ekkede kuş bile uçurtmuyorlardı. Tekke ziyaretlerinin yasak kapsamına alınması, Türk halkını çok huzursuz etmişti. Yasaklardan çıkacak yol yoktu. Doğduğumuz topraklarda köle gibi yaşamanın acısını çekiyorduk. Sofya Elçiliğine, Burgas ve Filibe Konsolosluklarına Bulgaristan’ın her köşesinden binlerce dilekçe sunuldu. Neydi dilekçelerin özü? “Türkiye, bizi bu cehennemden kurtar!” demekti. Tabiî, bu dilekçelerden sonuç alınamadı. Komünist rejim, sosyalizm için göç olayı kötü propaganda olur, korkusuyla buna izin vermedi. Aynı zamanda Bulgarlara toprağı işleyecek, inşaatlarda çalışacak ucuz işçi de lâzımdı.
SOYKIRIMI DEVAM EDİYOR
Soykırımı, kültür katliamı tüm hızıyla sürüyordu. 1985’ten sonra 1989’da Türk halkı bu acılara dayanamadı. Daha çok köylerde protesto mitingleri düzenlediler. Karşılarında tanklı, silâhlı, kurt köpekli orduyu buldular. Şehitlerimiz oldu. Mahkûmlarımız, sürgünlerimiz yüzlerceydi. 1989’da Razgrat bölgesindeki protesto yürüyüşlerinde keşfedebildiğimiz yedi şehidin adlarını veriyoruz: Sabrı Efrahim Yahya: 9 Haziran 1955’te doğdu. Razgrat/Eski Mahalle (Staro Selişte) köyünde Razgrat’taki Antibiotik Zavodunda (ilâç fabrikası) işçiydi. 9 Ağustos tutuklandı. 2 Eylül 1985’te eve cesedi getirildi. Hüseyın Hakkı Recep: Razgrat/Kasım Kuyucuk köyünde doğdu. Şubat 1985’te Bulgarlaştırma sürecinde tutuklandı. İntihar etti denildi. Eve ölüsü getirildi. Mehmet Emin: (Terzi Mehmet): 14 Temmuz 1924’te Razgrat’ta doğdu, daha sonra Kalava köyüne göç etti. 28 Mayıs 1989’da köyde protesto mitingine katıldı diye tutuklandı. 3 Eylül 1989’da intihar etti dediler ve ölüsünü eve getirdiler. Efrahim Salim: Türkçe konuşuyor, diye Razgrat/Gırçınva köyünde tutuklandı. Karakolda çok dövüldü. 15.5.1985’te öldü. Mehmet Enberli: Razgrat/Büyük Kokarca köyünde doğdu. Türkçe konuştuğu için 3 Mart 1989’da tutuklandı, polisten çok ağır dayak yedi. “Vurmayın, ben sizin babanız yaşındayım!” dedi. İşiten olmadı. Ve... öldü. Ahmet Mehmet Buruk: Razgrat/Ezerçe Köyü'nde 1956 yılında doğdu. 23 Mayıs 1989’da köylerinde Türk halkının proteto mitingine katıldı. Sancak savcısının kurşunu sağ gözünden girdi kafatasından çıktı. Ve... Şehit oldu. Sezgin Salih Karaömer: 1972’de Razgrat/Ezerçe köyünde doğdu. Lise mezunuydu. Köydeki protesto mitingine katıldı. Sancak savcısının kurşunu Sezgin’i 17 yaşında şehit etti.
RAZGRAT’A SINIR İLLERDEN ŞEHİTLER
Necip Osman: 17.5.1947’de Şumnu’nun Kus köyünde doğdu. Yusufanlar’da 20 Mayıs 1989’da başlayan yürüyüşlerinde Kaolinovo yakınlarında ölen ilk şehidimizdir. Mehmet Saraç: 7 Kasım 1952 Mahmuzlu (Şumnu ili) köyünde doğdu. Halkın protesto yürüyüşlerinde (21 Mayıs 1989) yürüyüşlerinde ön saflardaydı. 7 kurşun yarası aldı ve şehit oldu. Mustafa Bilâl: Şumnu’nun Ortaköy’ünde doğdu. Eski İstanbulluk (Preslav) kentinden ev yer aldı, burada iş buldu. 17 Haziran 1985’te tutuklandı, Acımasızca dövüldü ve şehit edildi. Ölümünden sonra ailesi ve çocukları ülkenin başka bölgelerine sürgün edildiler... Mustafa Emin İlyas: Eskicuma’nın Örencik köyünde doğdu. Ocak 1985’te Bulgarlaştırma sürecine karşı çıktığı için tutuklandı. Belene kampına gönderildi. Burada korkunç bir şekilde dövüldü ve şehit edildi... Adil Mustafa Mehmet: Eskicuma’nın Tekkeler köyünde 1926 yılında doğdu. 25 Mart 1985 tarihinde tutuklandı. Acımasızca dövüldü. Osmanpazarı Hastanesinde can teslim etti. Mehmet Salih Lom: 6 Ocak 1937’de Mahmuzlu köyünde doğdu. 1989’da protesto yürüyüşlerinde yaralandı. Babasının kucağında “Bana yardım et babacığım, ölüyorum!” dedi ve şehit oldu. Hasan Salih Arnuvut: 18 Kasım 1941’de Mahmuzlu’da doğdu. Mayıs 1989’da protesto mitinginde yaralandı ve şehit oldu. Süleyman İsmail: 17 Ağustos 1956 Kubadın köyünde doğdu. Yıkıcı faaliyetlerinden dolayı tutuklandı. Belene, Bobovdol gibi kamplarda kaldı. 8 Temmuz 1987’de ölüm haberi geldi.
1. Balkan Türklerinin Sesi 2. Anayurt Gazetesi
Bilâl N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Ankara 1986
Bulgaristan Türkleri, ta 1878 Berlin Antlaşmasından beri azınlık statüsünde ve anlaşmaların güvencesindeler. Azınlık haklarından, insan haklarından, temel özgürlük haklarından yararlanmak; Türklüklerini, benliklerini, azınlık statülerini korumak durumundadırlar. Yüzyıllardır imzalanmış anlaşmaların çoğu hâlâ yürürlüktedir. Bulgaristan Türkleri, hiçbir zaman Bulgaristan’ın tek yanlı takdirine bırakılmamış, hiçbir zaman sadece Bulgaristan’ın iç işi olmamıştır. Bulgaristan bu konuda bir dizi ikili ve çok taraflı anlaşmaya imza koymuş, yükümlülükler altına girmiştir, bunlardan sıyrılamaz.Türkiye, her zaman Bulgaristan Türkleri konusunda söz hakkına sahip olmuş, Bulgaristan’daki Türk soydaşlara kanat germiş bir ülkedir. Anlaşmalar, Türkiye’ye, Bulgaristan Türkleri konusunda haklar ve görevler vermiştir. Hiçbir Türk Hükûmeti bu haklardan vazgeçemez ve görevlerden sıyrılamaz. Bugünkü Türk Hükûmeti de, anlaşmalara dayanarak, Bulgaristan Türkleri konusunda girişimlerini sürdürmektedir ve Bulgaristan ile geniş kapsamlı bir göç anlaşması yapmak istemektedir.
SONUÇ
Bulgaristan Türklerinin hikâyesi uzun ve hazindir. Yüzyıl kadar önce bu insanlar, tıpkı Anadolu insanı gibi, Osmanlı vatandaşıydılar. Osmanlı Devletinin Tuna ve Edirne vilâyetleri nüfusuna kayıtlıydılar. Osmanlı ülkesi, yamalı bir bohça gibi, çok milletliydi. Tuna ve Edirne vilâyetlerinde de Türk, Bulgar, Rus, Romen vb. yan yana yaşıyordu, çokçası da Türk ve Bulgar vardı. 1870’lerde Tuna Vilâyetinde Türk ve Bulgar nüfus birbirine eşit gibiydi, Edirne Vilâyetinde ise Bulgarlar biraz azınlıktaydı. Bu iki vilâyet, o zamana göre, gelişmiş bölgelerdi. İstanbul ve çevresiyle âdeta yarışıyorlardı. Yeni okullar, İstanbul’dan sonra oralarda açılmıştı. 1870’lerde Tuna Vilâyetinde 40 rüştiye, 150 kadar medrese ve 2.700 dolayında sübyan mektebi vardı. Ekonomik bakımından da bu vilâyetlerde yaşayan Türklerin durumu kötü değildi. İşlenebilen toprakların çoğu Türklerin elindeydi. Bu topraklar üzerinde Bulgar devleti kurmak, âdeta sezaryen ameliyatı gerektirdi. Bu ameliyat, Bulgarlar için “kurtuluş”, Türkler için ise felâket oldu. 1877-78 Türk-Rus Savaşında Tuna ve Edirne vilâyetleri Türklerinin önemli bir bölümü yurtlarından sökülüp atıldı, bir bölümü kılıçtan geçirildi. Aynı zamanda Türklerin mülkleri yağmalandı, zorla ellerinden alındı. Rusların deyimiyle oralarda biI “toprak ihtilâli” (agrarnıy perevorot) yapıldı. Türk toplumunun okul, cami, mescit, hayrat vs. gibi tüm kurumlar da saldırıya uğradı ve çoğu yakılıp yıkıldı. Rumeli Türklüğü tam bir bozguna uğratıldı. 1878’de Tuna Vilâyeti üzerinde özerk Bulgar Prensliği kurulunca, bu yeni devletin sınırları içinde yine çok önemli bir Türk nüfus kaldığı görüldü. Hele doğu bölgelerinde Türkler ezici çoğunluktaydı, çünkü buraları savaştan pek etkilenmemişti. Ruslar bu bölgeye savaşla giremedikleri için buralardaki Türk ahali pek bozguna uğramamıştı. Savaş öncesinde Osmanlı vatandaşı olan bu Türkler, yedi aylık savaş sonunda kendilerini “Bulgar vatandaşı” buluverdiler. Tuna Türklerinin Bulgar elinde yüzyıllık çilesi böyle başladı. 1879 yazında Rus işgal kuvvetleri Balkanları boşalttı ve Türk azınlığı ilk kez Bulgarların elinde kaldı. Bulgarların âdeta azgınlaştıkları görüldü. Bulgar toprağında Türk görmek istemiyorlar, sloganlar atıyorlardı: “Bulgaristan Bulgarlarındır”, “Bulgaristan’da Türke yer yoktur”, “Bulgar toprağı iki ırka pek dardır” diyorlardı. Özellikle Doğu Bulgaristan’da topluca kalmış olan Türkleri yerlerinden söküp atmak ve mallarına konmak için saldırılar başladı. O saldırılar üzerine baş gösteren Türk göçleri, kanayan bir yara gibi sürüp gitti. 1885’te Doğu Rumeli Bulgaristan’a katıldı ve buralardaki Türkler de Bulgar yönetimine geçti. Göçlerle azalan Bulgaristan Türk nüfusu yine arttı. 1887 yılında Bulgaristan’da 600 bin Türk, 700 bine yakın Müslüman vardı. 3 milyonluk Bulgaristan nüfusunun yüzde 25 kadarı Türk-Müslümandı. Doğu Rumeli Türklerinin de aralarına katılmalarından sonra, Bulgaristan Türkleri, yavaş yavaş toparlandılar. Rus savaşıyla başlamış olan büyük sarsıntıyı ve yıkıntıyı onarmaya çalıştılar. Yakılıp yıkılan Türk okullarının yerlerine birer ikişer yenileri yapıldı. Eski okul binaları onarıldı. Okullar yeniden öğretime açıldı. Öğretmen boşlukları iyi kötü giderildi. Türkçe yerli gazeteler yayımlanmaya başlandı. Gazeteler eğitim sorunlarına eğildiler. Abdülhamid yönetiminden Bulgaristan’a kaçıp orada gazete çıkaran kimi Jön Türkler de Bulgaristan Türklerine yardımcı oldular. Türk toplumunun kurumları birer birer ele alınıp düzenlendi. “Cemaat encümenleri, okul encümenleri” seçildi. Okullar, vakıflar, camiler, mescitler, hayır kurumları gözden geçirildi. Şeriye hakimliği görevlerini de üstlenen müftülükler, yeniden çalışmaya koyuldular. XX. yüzyılın başlarına doğru Bulgaristan’da, hemen hemen bütün kurumlarıyla örgütlenmiş bir Türk azınlığı doğdu. Bulgar yasalarına uyan, Bulgar yönetimine ayak uydurmaya çalışan bu Türk azınlığı, aynı zamanda ana vatan Türkiye’ye organik bağlarla bağlıydı. Bulgaristan camilerinde Halife - Padişah adına hutbe okunuyordu. Bulgaristan müftüleri İstanbul’da Şeyhülislâma (veya Meşihat Makamına) bağlıydı. Şeyhülislâm, Bulgaristan müftülerinin lideriydi. Şeyhülislâmlığın onayı olmadan bu müftülerin seçilme, atanma, göreve başlama işlemleri tamamlanamıyordu. Bulgaristan’daki Türk okullarına İstanbul’dan öğretmen, ders kitabı, eğitim öğretim araç ve gereçleri gönderiyordu. Bulgaristan rüştiye öğretmenlerinin maaşları Osmanlı Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden ödeniyordu... Kısacası, Bulgaristan Türk azınlığı, bir bakıma ana vatan Türkiye’nin koruyucu kanatları altındaydı. Türk azınlığını ana vatan yönlendiriyordu. İkinci Abdülhamid ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde durum buydu. Öte yandan aynı dönemde, Bulgar hükûmetinin Türk azınlığı üzerindeki kontrolü giderek arttı. Türk azınlığı üzerinde Bulgar kontrolünü arttırma |