Ayn Rand üzerine
|
*Müzik *O'na
Dair... |
(Bana ait olan
bu yazı “Liberal Düşünce” dergisinin 38. sayısında yayınlanmıştır.) “Embriyo’nun
hakları yoktur. Haklar potansiyellerle değil şu an olan varlıklarla ilgilidir
ve bir çocuk doğana kadar hiç bir hak sahibi olamaz. Öncelik yaşayanındır,
yaşamayanın (yada henüz doğmamışın) değil. Kürtaj
ahlaki bir haktır.” “Ayn Rand, Of Living Death, The Voice of
Reason, Ayn Rand: Düşünceli romancı
Kitaplarının art arda Türkçe’ye çevrilmesini izleyen
aylarda internetteki Ayn Rand siteleri arttı, haber grupları ve kitap
meraklılarının forumları objektivizmle doldu. Fakat henüz ciddi bir tartışma
başlamış sayılmaz: Çünkü kısmen, bir tarafın piyasaya topyekün muhalefeti,
kısmen de objektivistlerin cevap diye Rand’ın rast gele metinlerini forumlara
sayfalarca boca etmesi sebebiyle tartışmalar kadük olup
gidiyor. Bu yüzden ve biraz da Rand’ın keşfinin verdiği heyecanın henüz
durulmaması yüzünden, söylemlere odaklanmış benim gibiler ilginç kritikler
duymak için, yıllarca beklemek zorunda kalabilir. Ama duymayı beklemek yerine
bizzat yazmak da bir tercih değil mi, hele de bu eksiklik yazılacak bir
kritiği farklı ve değerli kılabilecek iken. Hem Rand’ın 2 Şubat
2005’e rastlayan 100. doğum günü de geçti. Dolayısıyla artık bu yazıda
övgü bulmayı beklememelisiniz. I. Yaşamı
ve etkileri Gerçek adı Alissya Zinovievna Rosenbaum
olan Ayn Rand, Musevi bir ailenin 3 kızının en büyüğü olarak 1905’te
Rusya’da doğdu. Petrograd üniversitesinde gördüğü felsefe ve tarih
eğitimini 1924’te tamamlayarak sinema sanatları enstitüsünde senaryo
yazarlığı bölümüne girdi, ama yazarlık hayaline izin vermeyecek Sovyet rejimini
1926’da terk edip ABD’ye gitti. Önce senaryo, sonraları romanlarla
hayatını kazanmaya başladı; başta yazar kimliğiyle seminerler veren Rand,
daha sonra tamamen felsefeye eğildi, Aristo’dan etkilendi ve onun
“erdem ahlakı” (ethics of virtue) olarak bilinen kavramlaştırmasını
benimsedi. Son romanı “Atlas Vazgeçti-Atlas Shrugged”’den (1957)
sonra “Yeni entelektüel için-For the new intellectual” (1961)
adlı ilk önemli kurgusal olmayan kitabını yazdı ve hayatını doğal bireysel
hakları savunarak sürdürdü. Rand, fikirlerini ve takipçilerini etkileyen özel
hayatı ile de büyük tartışmalara sebep oldu. Bir kız kardeşi dışında tüm
ailesi II. Dünya savaşında öldü, fakat Rand, kardeşi Elenora’nın
Rusya’da halen yaşadığını 1973’e kadar öğrenemedi. Birbirlerinin yaşadığını
duyduklarında Elenora, kocası ile ABD’ye ziyarete geldi, fakat yıllar
sonra gerçekleşen buluşma güzel bitmedi, kırgınlık ve bozuşma sonucu çift
Rusya’ya geri döndü, Elenora 1999’da orada öldü. Rand, 1929’da
evlendiği aktör Frank O’Connor’dan, eşinin 1979’daki
ölümüne kadar boşanmadı, fakat kült bir kişilikti ve evliliğine rağmen yakın
dostu, editörü, soydaşı, fikirdaşı, bir anlamda da öğrencisi olan Barbara
Branden’in (önceden Barbara Weidman) Rand’dan 25 yaş küçük eşi Nathaniel
Branden (önceden Nathaniel Blumenthal) ile birlikte oldu. Her ikisinin de
eşlerince bilinen, fakat uzun süre tahammül edilen bu durum sonunda Frank
O’Connor’ın alkolik olması, Barbara Branden’in bir zamanlar
Rand’a bizzat tanıştırdığı eşini boşamasıyla sonuçlandı. İlişkilerinin hangi
yıllar arasında olduğu konusunda kesin bir bilgi yoksa da Rand 1968’de (bir
iddiaya göre üçüncü bir kadının daha ortaya çıkması yüzünden) Nathaniel
Branden’ın kendisi ve felsefesiyle hiç bir ilişkisinin kalmadığını
açıklamıştır. Bu olay “Objektivist hareket’in” aldığı ilk
önemli darbeydi. 1982’de geçirdiği bir kalp krizi sonucu ölen Rand
geride romanlar ve önemli bir tanınırlığın yanı sıra bir
çok da felsefi içerikli kurgusal olmayan kitap bıraktı. Üretken bir
yazardı ve 1943 ve 1957’de yazılmış iki romanı, “Hayatın Kaynağı”
ve “Atlas Vazgeçti” toplamda 20 milyonun üzerinde bir rakamla bu
gün bile çok satan kitaplar arasında yer almaktadır. Rand öldükten sonra görüş ayrılıkları örgütlü
objektivistleri bölünme sürecine sokmuş, hareket, “Ayn Rand Institute-ARI”
ve “The Objectivist Center-TOC” tarafından başı çekilen iki büyük
ve bir çok küçük kampa ayrılmıştır. Rand’ın sağlığında
kurulan ARI, ilk olarak kitapları ve elyazmaları ile birlikte kendisinin görüşlerinin
de varisi konumundaki Leonard Peikoff (Rand’la sağlığında Barbara
Branden’in kuzeni olması vesilesiyle tanışmıştır) başkanlığında kurulmuştur
ve tamamlanmış bir felsefe olarak ortodoks bir objektivizm sunmaktadır.
Günümüzde ARI’nın genel direktörlüğünü aynı zamanda Israil vatandaşı olan
Yaron Brook, başkanlığını ise gene Rand’ın soydaşı Peter Schwartz
yürütmektedir. TOC ise kısmen yumuşak bir çizgi izlemektedir, ARI’dan
ayrılan (bir iddiaya göre de Peikoff tarafından “afaroz” edilen) kişilerce
kurulan TOC’un başkanlığını David Kelley yürütmektedir. Objektivizmi
sürekli gelişmesi mümkün bir siyasal teori olarak tanımlayan ve bu bağlamda
farklı görüşlerdekilere daha toleranslı olmayı öngören Kelley ve çevresinin
ayrılışına “Great Schism-Büyük bölünme” denilmektedir. Halen ABD
Merkez bankası başkanı olan Alan Greenspan de Barbara Branden’in
çocukluk arkadaşı olması vesilesiyle Rand ile tanışmış ve uzun bir dönem
Rand’ın yanında yer almıştır. Fakat bilindiği kadarıyla bugün
objektivist hareket ile bağlantısı yoktur. Aynı zamanda ateist olan Rand için yazılanların
çoğu ya özel hayatı ile ilgilidir, ya da alışılmadık tarzının
konumlandırılması ve akademik dilde yeniden ifade edilmesi amaçlı olarak
takipçilerince kaleme alınmıştır. Diyalektiğe inanıp inanmadığı, geçmişinin
düşüncelerini nasıl etkilediği gibi aslında ikincil önemde sorular en çok
cevabı arananlardır. Bunların dışında eserlerine sadece sosyalist değil liberal
akademik camiada da çok az referans verilmiştir. En ciddi yorum 1974’te
“The Personalist” dergisine yazdığı eleştirel denemeyle Robert Nozick’den
geldi. Bir liberteryen olan Nozick, “On the Randian argument” adlı
(bugün “Socratic Puzzles” kitabında bulunan) bu denemede
kapitalizmin doğal haklar temelinde ahlaken haklılaştırılması gereğinin
altını çizdikten sonra Rand’ın görüşlerini irdelemekte ve mantık
yürütüşlerdeki iç tutarsızlıklardan hareketle Rand’ın bu
haklılaştırmayı başaramadığı sonucuna varmaktadır. İkinci ciddi yorum Murray
Rothbard’dan geldi, “The Sociology of Ayn Rand Cult” adlı bu
gene aleyhte yorum objektivist hareket’in hiyerarşik yapısını ve Rand’ın
etrafındakilerin ona hayranlık ve bağlılıklarından kaynaklanan bazı
davranışlarını eleştirmeye ayrılmıştır. II. Tanım,
köken ve dış dünya algısı açısından Rand bireyi i)
Rasyoneller ve diğerleri Rand’ın romanları, kendi tutku ve isteklerine
bağlı, özsaygısı ve özgüveni yüksek, mükemmeliyetçi vizyonundan
emin bireyleri konu alır. “İrrasyonel” (akılsız) olarak nitelenen
çoğunluktaki diğerlerinin aksine bu “rasyonel” (akıllı) bireyler
verdikleri kararların doğruluğundan şüphe etmeyen ve dolayısıyla onların
arkasında dururken daha ısrarlı, cesur davranabilen kahramansı karakterlerdir.
Rand temelde, bu “rasyonel” insanların zihinleri serbest kalır ve
kendi belirledikleri amaçlar doğrultusunda çalışırsa çok daha verimli ve
başarılı olacaklarını, ve bunun insan toplumunu
geliştireceğini söylemektedir; bu faydacı görüşe ek olarak insan yaşamını
mümkün kılan insan aklının bireyin kendine ait olduğuna, ve bu aklı başkaları
için kullanmaya zorlanamayacağına işaret etmesiyle faydacılardan ayrılır. Romanlarındaki
kurgusal dünyalar, “rasyonel” insanların “irrasyonel”
diğerlerinin çıkardıkları engeller, asalakça davranışlar ve meşru görünüşlü
asalaklıklar yapabilmek için kurdukları sosyal kurumlarla sessiz mücadelesine
sahne olan birer örtülü savaş alanıdır. Devlet, “rasyonellerin”
üretim ve zekalarının sömürülebilmesi için asalaklarca
genişletilmiştir, kamu görevlilerinin üstlerine düşen dışında hiç bir şey
yapmama, sorumluluk almama, amaç ve sonuçlarla ilgilenmeme şeklindeki “irrasyonel”
eğilimi yüzünden de mekanizma yozlaştırılmaya ve istismara açıktır. Rand’ı, piyasayı savunan diğer yazarlardan
ayıran, özgürlüğü, dışsal zorlamaların olmadığı (non-coercive) konjonktürel bir
bağımsızlık olarak ele almamasıdır. Ona göre bu tanım nötr
ve içeriksizdir: Özgürlük bireyin özçıkar
ve egoizmine uygun davranabilme yolunda zihinsel engellerinden
arınabilmişliğidir, siyasal sorunlar da “irrasyonel”
bireylerin arınamamışlığından kaynaklanmaktadır. Çoğunluktaki bu bireylerin “irrasyonelliği”
(ya da “özgür” olmayışı) doğuştan ve değiştirilemezdir, çözüm de onların
“oyun dışı kalması” böylece doğuştan ve değiştirilemez biçimde “rasyonel”
(yani “özgür”) olan azınlık bireylerin önünün açılmasıdır,
kapitalizm “irrasyonellerin” tutunduğu ana dalı, devleti budadığı
için doğru yapılanmadır. Kendisinin “Objektivizm” dediği bu
felsefenin içerdiği etiğe uygun davranabilen bir “rasyonel” bireyin
zihin durumu Rand’ın özçıkar ve egoizm tariflerine o derece bağlı ve spesifiktir ki, tutkular ve yaşayış biçimleri arasında bile
rasyonalite skalaları bulunmaktadır. (O kadar ki bazı biyografilere göre Rand,
Beethoven’i seven insanlarla ilişiğini kesmektedir.) Çünkü
Rand’ın görüşleri hangi devlet yapısının değil, hangi yaşantı ve
kişiliklerin “doğru” olduğuna ilişkindir. “Rasyonalite”’den
kast ettiği bu doğruluktur ve bu anlamda Rand’ın kişisel kriterlerine uygun davranmayan bireyler yaşamları değer
ifade etmeyen “irrasyonellerdir”. Rand’ın tüm bireyleri hep doğdukları gibi
kalırlar, kimisi diferansiyel hesabı çocukluğunda kendi kendine keşfedebilen “rasyoneller”
isabetli kararlar alır ve geleceğe “doğru” tasarlanmış planlarla
ilerlerler. “İrrasyonel” bireylerse özgün hiç bir zevk ve
beğenileri olmayan, sadece moda fikirleri konuşabilen kabuklardan
ibarettirler. Eserlerindeki bu tarif, bazen iyi niyetlice sanıldığının aksine,
okurlara kolay anlatma amaçlı bir abartma ya da basitleştirme çabası değildir,
çünkü Rand’ın adını “rasyonalite” koyduğu kavram doğuştan
gelen zekadır. Bu zeka başta
boş (tabula rasa) olan zihni, realiteyi kavrama erdemine ve “egoist bilince”
(aydınlanmış egoizme) ulaştırmakta, kişisel tatmine ulaşma hedefi de zekayı uğraşılan
her işe daha iyi odaklanabilmenin aracı haline getirmekte, böylece kusursuz
bireyler ortaya çıkmaktadır. Nitekim romanlarında irrasyonel” ve “rasyonel”
karakterler “sergileme” amaçlı bir zıtlık içerisinde
bırakılmamış, gerçek hayatın “arada” tiplemeleri de (Peter
Keating, Gail Wynand ya da Eddie Willers gibi) kurguya eklenmiştir. Kimileri
oldukça detaylı işlenen bu “arada” karakterlerin ortak özelliği “rasyonel”
bireylerin üstünlüğünü fark edebilmeleri, onları takdir etme
“potansiyeline” ve onlara benzemeye çabalama
“erdemine” sahip olmalarıdır. Gene de bu karakterlerin
çabalarının boşa gidişi ve yerlerinde saymaları da kitapların başından sonuna
kadar bilinçli vurgularla ve acımasızca sergilenir; onlar asla diğerleri gibi
olamayacaktır, çünkü Rand’a göre “rasyonel” olmanın tek
yolu zeki bir insan suretinde “doğmaktır”. Rand’ın roman
olmayan eserleri de hayatı böyle karakterize ettiği gibi kendisi, “Atlas
Vazgeçti”’nin önsözüne koyduğu bir notla da “bu kişilerin gerçekten
var olduğunun ve bu konunun artık boşuna sorulmaması gerektiğinin”
altını çizmiştir; çünkü bu, yazarın gerçeğe dair algısıdır. ii) Eserlerindeki
Nietzsche etkisi Acıma ve zayıflıklarından kurtulmuş, kendi ahlakını
üreten “üst insan” (übermensch) kavramını ortaya atan Nietzsche,
Rand’ı gençlik yıllarında kolayca tahmin edilebileceği gibi, derinden
etkilemişti. Gail Wynand karakterinin akıbetini bir kopuş hesaplaşması olarak
alırsak üniversite yıllarında başlayan bu doğrudan etkilenme dönemini “Hayatın
Kaynağı - The Fountainhead”’in yazımıyla sonlandırmamız yerinde
olacaktır ve zaten Rand bu konudaki fikirlerini değiştirdiğini sonradan
kendisi de açıkladı. Ama kimseye danışma ihtiyacı duymayan, haklarını
gerektiğinde bizzat koruyan, kusursuz, kahramansı Rand bireylerine sinmiş etkinin
derindeki izleri yaşamaya hep devam etti. İnsanlar arasında rasyonalite bareminin altı-üstü
ayrımı ile sonuçlanan bu başlangıçtan sonra Rand için temelde hiç bir insanın
bir başkasının iyiliğini ondan iyi bilemeyeceği şeklindeki genel özgürlükçü argüman anlamsızlaşmaktadır. Bu ufak görünen
farklılık önemlidir, çünkü kapitalizmi, zekileri aptallardan kurtarıp sosyal
hiyerarşinin tepesine çıkaran bir “rejim” olduğu için savunan
Rand’ın aynı amaca ulaştıran başka araçları da meşru görebileceği mantıksal
sonucuna varmak artık zor değildir: Bu durum Rand’ın kendisi tarafından
“Yaşamak istiyorum-We the living” adlı romanında Rand’ı
temsil eden karakter Kira’nın ağzında ifade edilmiştir: Kitabın bu
bölümünde Bolşevik devrimini izleyen dönemde sosyalist bir devrimci ile
Kira’nın diyaloğu anlatılmaktadır. Kira sosyalizme karşıdır ve sosyalist
Andrei Taganov onunla bunu bilerek konuşmaktadır; Andrei devrimin baskıcı
geçiş döneminin sebep olduğu acılardan ötürü kötü görüldüğünü, fakat eşitliğe
dair amaçlarının iyi olduğunu apolojetik bir tavırla anlatırken Kira’nın
cevabı şu olur: Kira: "Ben sizin ideallerinizden nefret
ediyorum. Yöntemlerinize ise hayranım. Birisi haklı olduğuna inanıyorsa
milyonlarca aptalın ikna olmasını beklemek yerine onları hemen de
zorlayabilir. Sadece şunu bilemiyorum ama, metodum kan içerir miydi, yoksa..”. Andrei: “Neden olmasın. Kendi hayatını bir
ideal için herkes feda edebiliyor. Peki seni başkalarının
yaşamlarını feda etme noktasına neyin getirdiğini anlayan kaç kişi çıkar? Korkunç
değil mi bu?” Kira: "Sayılmaz. Çok güzel. Eğer haklıysan, ama haklı mısın?”
(Stephen
Hicks, “Big Game, Small Gun?”, TOC Web sitesi, 1992)
Bir başka bölümde ise şu ibareler geçmektedir. “(Andrei)... Bilmiyor
musun," diye sordu, "bir kaç kişinin amaçları için milyonları feda
edemeyeceğimizi?" Kira: "Edebilmelisin! Etmek zorundasın. Eğer en iyiler o bir kaç
kişiyse. En iyinin zirveye çıkma hakkını elinden alırsan en iyi diye bir şey
kalmaz. Ayak altındaki toprağın çamurundan
başka bir şey olmayan kitleleriniz nedir ki, hakedenler için tutuşturulacak
yakıtlar olmanın dışında. Nedir ki kendisi hakkında fikri ya da kendi iradesi
olmayan, yiyen, uyuyan ve küflü beyinlerine başkalarının soktuklarını acizce
geveleyip duran milyonlarca zayıf, pörsümüş, aciz ruhtan oluşan bir toplum? Ve
bunlara feda ediyorsun yaşamayı bilenleri, yaşamın kendisi demek olanları. İdeallerinizden
nefret ediyorum, çünkü hak etmeyene vermek kadar büyük bir adaletsizlik
bilmiyorum, çünkü insanların yetenekleri eşit değil ve onlara sanki
eşitmişler gibi davranamazsın. Zaten çoğundan da nefret ediyorum.”
(a.g.e.)
Rand’ın düşüncesinin bir dönemki durağını
göstermek üzere buraya alınmış “Yaşamak istiyorum”’un
1936’daki ilk versiyonundan alınan bu pasajlardaki
altı çizili satırlar (sadece onlar) Rand tarafından 1959 baskısından itibaren
çıkarılmış ve yerlerine daha yumuşak ifadeler konmuştur. Fakat kendisi düşüncelerini
daha sistematize edeceği ilerleyen yıllarda da “yöntem kaygısı
taşımayan” görüşlerini koruyacaktır. Bunun çokça anılan bir örneği özgür
ülkelerin özgür olmayanları işgal etmeye hakkının bulunduğunu savunduğu
satırlardır: “Diktatörlük ulusları
haydutturlar. Her özgür ulusun dün Nazi Almanyasını işgal etmeye hakkı vardı,
tıpkı bugün de Sovyet Rusya’yı, Küba’yı veya herhangi bir başka
köle kafesini işgale hakkı olduğu gibi...” “Özgür bir ulusun diğer
ulusları kendini feda etme [self-sacrifice] pahasına özgürleştirmek diye bir
görevi yoktur, özgür bir ulus bu hakkını eğer kendisi isterse
kullanır.“ “Ancak bu hak şartlıdır:
Tıpkı suçları yakalama yetkisinin bir polise suça iştirak hakkı vermeyeceği
gibi bir diktatörlüğün işgali ve yokedilişi de işgalciye işgal ettiği ulusta
köle toplumunun başka bir çeşidini kurma hakkını vermez.(“The Virtue of
Selfishness-Bencillik erdemi”, “Kollektifleştirilmiş” Haklar) Bir çok yazılı metinde geçen bu işgal hakkının kullanılışına
dair Rand’ın görüşlerini tam olarak anlayabilmek için karşı çıktığı
Vietnam savaşı ile ilgili gerekçesini okumak yerinde olacaktır: [...] savaşın Güney Vietnamı komünizm’den kurtarmak üzere
planlandığı anlatılmıştı, ama resmi amaç özgürlüğü veya bireysel hakları
korumak, kapitalizmi ya da herhangi bir sosyal sistemi kurmak olmadı, bunun
yerine amacın Güney Vietnamlıların “ulusal kendi kaderini
belirleme” hakkı’na arka çıkmak olduğu ifade edildi; yani
herhangi bir tür sisteme kendi kendilerine (Amerikalı propagandacıların
açıklamayı sürdürdüğü gibi komünizm bile olsa) oy verebilme hakkını... Amerikan
muhafazakarları, liberallerin [amerikan solunu ve demokratları kastediyor.AE] birinci dünya savaşı günlerinden kalma,
ıskartaya çıkmış eski sloganı olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını
tekrar ısıtarak Amerikan sistemi kapitalizmi kollektivist bir kılıfa gizlemeye
çalışıyorlar. (The Ayn Rand Letter, 26.08.1974) İlk alıntıda Rand “özgür olmayan“ bir
toplumun işgal edilebilmesine onay verdiği gibi işgal edilen ülkede kurulacak
rejimin taşıması gereken özellikleri de söylüyor: Köle toplumunun “bir başka çeşidi” olmaması. Bu
“başka çeşit köle toplumunun”
ne olduğunu da ikinci alıntıdan anlıyoruz: “Ulusun kendi kaderini
belirleme hakkı”, “komünizm dahil
herhangi bir sisteme oy verebilme hakkı”. Kısacası Vietnam savaşına
karşı çıkan Rand bu itirazını sırf seçimli, ve
içerik öngörmeyen bir rejimi oturtabilmek amacıyla bir ülkeye müdahale
etmenin kendini boşa feda etmek olacağı üzerine kurmuştur. Niyet “kapitalizm
kurmak” olduğu anda ise durum farklılaşacaktır. Demokrasinin bir
ihtimal olarak sosyalizmi her zaman barındırdığı bir gerçekse bile bu sadece
bir ihtimaldir, bu ihtimalin Rand için önemli olma sebebi onun “irrasyonel”
çoğunluğa seçimlerde güvenmemesidir. Rand’ın düşünceleri, hayranlık duyduğu ülkesi
ABD’nin başka ülkeleri işgal edebilmesine bahane üretmek gibi “ucuz”
bir amaca yönelik değildir; bunu, kendi kurguları olan romanlarında da üstün
olanın başkasına sormaya ihtiyaç duymaması gibi temalar etrafında dolaşmasından
görebiliriz. Herhalde en açık, anlaşılır ve gösterişli ifadelerden birisi
gene “Yaşamak İstiyorum” (We the living) romanında, St.
Petersburg’un kuruluşunun anlatıldığı bölümün başıdır. Puşkin’in düşüncelerine
nazire için yazılmış gibi duran (Bunun bir gönderme olduğu keşfini Doğan
Gürpınar’a borçluyum.) bu satırlarda Rus yenileşmesinin mimarı ve St.
Petersburg’un kurucusu Çar I. (Deli) Petro, şehrin kendisi ve inşa kararındaki
emredicilik, acımasızlık ve erkeksilik sayfalarca övülmektedir. Büyük
zorluklar altında gerçekleşen inşa çalışmalarında “iskeletleri şehre
temel oluşturacak” biçimde Petro’nun ölüm tehdidiyle bataklığa
giren ve yaşamları sineklerinki gibi son bulan askerlerin maruz kaldığı
muamele ise “ne istediğini bilen bir insan” olan Petro’nun
tutku dolu dehasının doğal bir sonucu gibi anlatılmaktadır. (“Yaşamak
istiyorum”; 2003; Plato s. 217-220) Rand’ın
kendi seçtiği bu tarihsel örneğe göre bir tiran eğer “rasyonelse”
ve bu tiranın dev ihtirasının ortaya çıkabilmesi zorbalıkla da yapılsa,
insanların anlamsız acılar çekmesine ve ölmesine de yol açsa, sonuçlar bunu övgüye
değer kılabilir. Bir başka örnek de “Atlas Vazgeçti”’nin
sonunda geçer. “Hayvan öldürmekte bile tereddüt edecek yapılı rasyonel
karakter” Dagny Taggart zaten etkisizleştirilmiş bir güvenlik
görevlisini, sırf adam işini tutku ve ihtirasla değil, “görev
icabı” yaptığını söylediği için gözünü kırpmadan öldürmektedir. Rand “Kantçı
ahlak” atfettiği “irrasyonellere” de yaşam hakkı tanımamaktadır. iii)
Rasyonel birey tanımının iki özel problemi Bu yazı genel bir sonuca varma
çabası gütmektedir, ama kitaplar dolduracak noktasal eleştirilerden ikisi
burada ifade edilmelidir: “Rasyonel” kelimesi ekonomide
“homo economicus”, sosyal bilimler genelinde ise “bir
kümenin elemanlarını, önemsediği ortak bir özellikleri uyarınca öncelik
sırasına dizebilen kişi” anlamına gelir, Rand’ın yadırgatıcı
kullanım tarzıyla “zeki ve üstün insan” anlamına değil. İkincisi böyle “rasyonellere” dayalı
bir ideoloji “ölü doğacaktır”, çünkü A. Graham Bill telefonu,
sağırlar için işitme cihazı geliştirmek gibi altruist bir iş sırasında icat
etti. Büyük romancı Dostoyevski gençliğinde sosyalist bir inşaat
mühendisiydi, hiç bırakamadığı saçma kumar alışkanlığı yüzünden sefalet
içinde yaşadı, yaşlandığındaysa aşırı Rus milliyetçisi ve dindar bir
batılılaşma karşıtıydı. Fiziğe büyük katkı yapan Einstein politize bir
sosyalist ve İsrail devlet başkanlığına önerilecek ölçüde keskin bir
milliyetçiydi. Gandhi İngilizlere karşı Hint halkına liderlik edip zafer
kazandırdı, ama mücadelesi ve hayatı tevazu üzerine kuruluydu. Sosyalist Jack
London kitaplarını edebiyat tutkusu değil para için yazardı, (üstelik
“Demir Ökçe” romanındaki devrimci baş karakter
Rand’ın John Galt’ından farksızdır). Günümüz dünyasında
kapitalizm deyince akla gelen belki en önemli isimlerden, Popper’ın
takipçisi George Soros ise pür piyasa ekonomisini savunanları yerden yere
vurmaktadır. Bu başarılı ve ilginç insanlar ve binlerce başkasının işlerine
ve kendilerine saygı duyduğundan şüphe edemeyiz, ama kaçının bunu egosu için
yaptığı, adsız bir objektivizmi yaşadığı ve bundan ötürü başarılı olduğu
belirsizdir, hele Rand kadar akıllı olmadıkları için bir türlü ideolojileri
ve yaşam tarzları arasındaki çelişkileri anlayamadıkları ve bu şizofreni
yüzünden bir kimlik bunalımında boğulduklarını iddia etmemiz imkansızdır. Bu yüzden başarı referansıyla objektivizme
kanıt üretmek ve başarısızın zaten “irrasyonel” olduğunu söylemek
sadece kendini doğrulayan bir iddiadır. Kimseye ihtiyacı olmayan Rand
bireyleri kendisinin iddia ettiği gibi gerçek bireyleri temsil ediyorlarsa
onları niye etrafta görmüyoruz? Etmiyorlarsa ettiklerine dayalı bir felsefeyi
niye kabulleniyoruz? Objektivist olmayanlar da insan toplumuna aynı faydayı
sağlayabiliyorsa, mutlu ve başarılı olabiliyorlarsa objektivizm, yeni bir psikoterapi yöntemi olmak
dışında, ne işe yarar? III.
Şiddet ve Rand i) Meşru
şiddet düşüncesi ve boşluklar Prensip olarak Rand’ı şiddet ve savaş yanlısı sayamayız. “Savaşın
kökleri-The Roots of War” makalesinde o, tasarladığı “özgür”
ülke için savaşı mümkün görmemektedir, çünkü özgür bir ülke vatandaşların
mallarını yağmalayıp huzursuzluğa sebep olmaz, bu mallar bitince başka
ülkelere saldırmaz, bunları yapmak isterse zaten anayasal sınırlarla karşılaşır.
Bu “ideal” görüşü geçerli kabul edebiliriz, ama gene de burada “özgür”
ve “özgür” olmayan ülkelerin bir arada olduğu günümüzdeki (ve
muhtemelen sonsuza kadar sürecek) “realiteye” ilişkin ipucu bulunmamaktadır
ve görüş referans alınmak için fazla “geneldir”. Rand bazı metinlerde
de henüz dünyada diğer bir ülkeyi işgal etme hakkını kullanabilecek kadar “özgür”
bir ülke olmadığını belirtmektedir. Oysa ellerinden gelse başka ülkeleri
sudan sebeplerle de olsa işgal etmek isteyecek insanlar vardır ve hep
olacaktır. Rand’ın bakışıysa işgali bir “derece” meselesine
indirgemektedir, ve bu dereceyi ölçerken yanılgılar yapılabilir.
Sonuçta “Bizim ülkemiz özgürdür, şu ülke ise değildir.” diyecek
saldırgan eğilimli bir seçmen kitlesi savaş isteyen partiye oy verirken haklı
olup olmadıklarını Rand’a sormayacaktır. Üstelik işgalin kendisi “ahlaki
yanlışlık”tır: Bir dükkanın camı, camcı onu
değiştirirken kırılırsa camcının sadece yeni bir cam takması sorunu çözer, ama
aynı camı sokaktan geçen biri aniden bir tuğla atarak kırarsa bu emniyet ortamını
suistimal etmektir ve bu durumda camın bedeli tazminatla karşılanacağı gibi ayrıca
da ceza gerekir, çünkü cam kıran sadece kendi kişisel inisiyatifiyle, otonom biçimde
eyleme geçip korku ve riskten doğan maliyet olasılığını habersiz dükkan
sahibine, onun isteği dışında yüklemektedir ve bunun kendisi “ihlaldir”.
Örnekler çoğaltılabilir, mesela arkadaşımızın yüzme öğrenmesini istediğimizde
onu yüksekten aniden suya itmeye hakkımız olup olmadığı gibi. Ya da bir
apartmanda komşuların kendiliklerinden başka bir daireyi basıp, evin babasını
dövüp dışarı atma hakkı var mıdır? Peki ya “Ama adam ailesine kötü
davranıyordu, hem sarhoş kumarbazın tekiydi” diyorlarsa. Rand’a
göre “Oldu, o zaman tamam” dememiz gerekir, ama bir şartla: Eşine
yeni bir koca, çocuklarına iyi bir baba olacak düzgün bir adamı da getirdiklerinden
emin olmalıyız, kadın gene yanlış birisini bulmasın şimdi. Özgürleştirmek üzere işgal etme hakkı bu yüzden
tartışmalıdır: Bir halk diktatörlükle de yönetilse bir başka ülkeye seçeneksizce
güvenmek ve kendi kaderini başkasının insafına bırakmaya zorlanmak
istemeyebilir, işgale de Irak’taki gibi direnebilir. ABD kaynaklarına
göre sayıları 100 bini aşan sivil Iraklı ölmüştür (John Hopkins
üniversitesinin araştırmasına dayalı haber için: Elisabeth Rosenthal,
“International Herald Tribune”, 29 Ekim 2004), bunlar demokrasi
şehidi midir, yoksa “direnmeselerdi ama,
güvenselerdi” diyebiliriz de “özgürlük getiricisinin” bunda
bir suçu yok mudur? ii) Epistemolojik
bir hata ve sonuçları Rand bir işgalin haklılığına karar verme sorununun
rölatif doğasını bilmektedir; asıl sorun kendisinin “rasyonel”
birilerinin işgale ilişkin değişik görüşler arasında doğrusunun hangisi
olduğuna karar verebilme kapasitesinin varlığına “neden”
inandığıdır. İnanmaktadır, çünkü Rand kendisini de içeren bir grubun üstünlüğüne
ve doğruyu bildiğinin “farkındalığına” da sahip olabileceğine
inanmaktadır, “objektivizm” de ismini buradan almaktadır. O kadar
ki felsefi makalelerinin neredeyse tamamı epistemolojik anlamda “kesin
bilgiye” ulaşmanın mümkün olmadığını iddia edenlerin mistik görüşlerin
etkisinde kaldığı ve realiteyi anlayamayacakları gibi iddialara
ayrılmıştır. Gerçek elbette tektir, ama o tek gerçek ilk bakışta ayırt
edilemez ve Rand’ın aksine insanların bir çoğu, farklı görüşlerin
sebebini farklı “miktarlarda” zekaya
değil, farklı hayat tecrübelerinden edinilen farklı izlenimlere yorarlar. Herkes
serbest bir ortamda, bolca konuşabildiğinde deneyim ve yorumlarını rahatça
anlatma fırsatı bulduğunda diğer görüştekileri ikna edebileceğine samimiyetle
inanır, ama aklın sınırlarını bilen birisi görüşlerine “özel” bir
bağlılık duymaz ve ikna edilmeye de zihnen açıktır. Ama Rand “rasyonel”
bireylerinin bunlara ihtiyacı yoktur, çünkü onlar “objektif
gerçeği” doğrudan (fizikötesi bir seziyle) algılayabilmektedir ve
otonom hareket edebilirler, algılanan gerçekliğin varolanla örtüştüğü bir anda
yaşar ve realiteyi çözümlerken yanılmazlar. Anlaşılan Nietzsche’nin “öldürdüğü”
tanrının mirasının birazı da Zerdüşt’ün bu küçük kardeşlerine
kalmıştır. Doğruyu bildiğinin farkındalığını hisseden kişinin
bir mantıksal sonuç olarak başkalarının sınırlarında kendini frenlemesi de
anlamsız olacaktır. Bu terminolojinin aynı “objektif gerçeği”
görmeyenleri aşağılama ve sonrasında özgürleştirme hakkıyla sonuçlanması
doğaldır. Rand’ın takipçilerinin ortaya koydukları ürünlerde bu bakış
açısının tehlikesi daha da belirgindir. [Nobel komitesi]... 1994
ödülünü de kendi insanlarına despotik bir rejim empoze
eden ve İsrail’in özgür vatandaşlarına karşı katilce bir savaş başlatan
Filistin yönetiminin vahşi [brutal] diktatörü Yaser Arafat’a verdi. (Andrew Bernstein (kıdemli ARI yazarı), “The
Nobel Peace Prize Should Go To Those Who Really Support Peace-Nobel barış
ödülü barışı gerçekten destekleyenlere gitmeli.”, 2002) ****** Saddam gitmezse Amerika her zamankinden de
daha güçsüz duruma düşecek ve dış politikamız da daha çok bir şakaya
dönüşecektir. Ortadoğu’ya çok ciddi olarak bir hava saldırısı
gerekmektedir. Saddam Hüseyin’e sadece bazı taburlarının yerini
değiştirtecek bir kaç küçük misillik bir gözdağı vermek için değil, bize karşı
terörist savaşı her gün besleyen bir ülkeye, İran’a, aniden topyekün
saldırabilmek için. Amerikanın Orta Doğudaki
çıkarlarına en öncelikli tehdit İrandır, Irak değil;
ve bu, İran petrol yataklarımıza 1950’lerde el koyduğundan beri
böyledir. İran dünyanın her yerindeki uluslararası terörizmin baş sponsoru olarak Amerikan vatandaşlarına yapılan ölümcül
saldırıların en büyük sorumlusudur. Bu sebeplerden İran kanlı cezasını
tamamen hak etmektedir. (Leonard Peikoff, “Iraq: The Wrong War-Yanlış savaş:Irak”, 1997) Liberal bir derginin bir kaç önceki sayısında Rand’ın
takipçisi yapımcılar tarafından hazırlanan South Park çizgi filmi kapak
konusuydu. South Park’ın bir kaç yıl önce tüm dünyada gösterime giren ilk
uzun metrajlı filmini hatırlayın. Bu filmde Saddam Hüseyin şeytanın
cehennemde yaşayan biseksüel sevgilisi ve ortağı olarak gösteriliyordu, aşırı
küçük düşürücü, aşağılayıcı nitelikteki filmde dünyayı ele geçirmek için
şeytanı kullanan Saddam, ABD ordusu ve şeytanın yardımıyla ait olduğu
cehenneme geri gönderiliyordu. “Tuhaf” bir tesadüf ABD’nin “Free
Iraq-Irak’ı özgürleştirme” adlı operasyonundan sonra sıradaki
ülkenin isminin tüm dünyada merak edildiği sırada, yani geçtiğimiz aylarda gerçekleşti.
Aynı yapımcılar bu sefer kuklalarla çekilmiş, fakat ilkiyle bağını hissettiren
“Team America-World Police” adlı bir başka filmi sürdü vizyona. Film küresel terörle savaşan bir özel timin “komik”
macerasını anlatıyor: Kuzey Kore lideri Kim Yong İl, saf BM silah denetçisi Hans Blix’i
köpekbalıklarına yem edip dünyayı ele geçirme planını sonunda devreye sokan bir
tür “başkötü”dür ve Paris’te kitle imha silahlarıyla eylem
yapan “Çeçen teröristlere” silah satmaktadır. Filmde Irak savaşı
dolayısıyla Bush’un dış politikasını eleştiren aktör Sean Penn, ve yönetmen Michael Moore gibi Hollywood ünlüleriyle
alay ediliyor, Matt Damon başta, muhalif Amerikalı oyuncu ve entelektüeller
Kim Yong İl’in gizli ajanları olarak gösteriliyor. Zafer ABD’nin
olurken öldürülen Kim Yong İl’in cesedinin ağzından dev bir
“hamamböceği” çıkıyor, isimleri açıkça verilen işbirlikçi
aktörlerin kafaları “komik bir şeymiş gibi” koparılıyor,
kendileri kanlar içinde vahşice katlediliyor ya da hayvanlara yem oluyor. Teröristler
göründüğünde fonda korku müziği olarak Türkçe mevlit duyulması da cabası. Bu tip örneklerin, veya
“Irak’ı özgürleştirme” operasyonunun Rand’ı
bağlayacağına itiraz edilip, bunun Eichmann’ın katliamından
Kant’ı sorumlu tutmak (!) olacağı
söylenebilir, gerçekten de kötü sonuçlara yol açan bir uygulamanın o
uygulamanın teorisinden doğru çıkarsandığı kontrol edilmelidir, yoksa suçlamalar
sırf suçlama oldukları için doğrulaşır ve bir totoloji doğar. Üstelik
Rand’ın ölümünden bu yana uzun zaman geçmiştir ve entelektüel
liderinden yoksun kalan her grup gibi onun takipçilerinin de yeni bir şey
üretememesi, o civarda esen her rüzgarla
savrulmaları ve bu arada, görüldüğü kadarıyla, neoconlara “iliştirilmiş”
bir Musevi lobisine dönüşmüş olmaları ırkçılığı lanetleyen bir kişinin doğrudan
suçu sayılmayabilir. Ne yazık ki Rand’ın düşüncelerinde bu sürüklenişe imkan veren yollar görüldüğü gibi açıktır. Üstelik “kesin”
bilgiye ulaşmanın mümkün olduğu üzerine bunca yazı yazmış birisinin
görüşlerinin bizzat yetiştirdiği insanlarca yanlış anlaşılabileceğini iddia etmemiz, ve bu apoloji uğruna kılı kırk yarmamız için de
sebep yoktur. Çünkü kendisi de (Rand’ın yazılarını sembolist şiire
dönüştürecek bir savunmanın kendisini herhalde yerinden hortlatacağı bir yana)
“Her felsefe ortalama uygulayıcısı kadar doğrudur.” şeklindeki
açıkça yanlış “pragmatizm mottosu“nu
yazılarında bizzat savunmaktadır. Bu yüzden “Operation Free
Iraq”’ı uygulayan W. Bush, Neocon’lar ve kendi ulusal
çıkarları için paranoyaklaşan cumhuriyetçi ABD seçmenini bilinçsiz,
cumhuriyetçilerin fiili propaganda bakanlığı gibi çalışan objektivistleriyse
bilinçli “ortalama uygulayıcılar“ kabul edebiliriz pekala, öyledir de. (Musevilerle ilgili komplo
teorilerinden haklı olarak nefret eden okuyucuyu rahatlatacak yeni bir örnek:
Bir başka ”ortalama uygulayıcı”, liberteryen, aşırı Amerikan milliyetçisi
ve koyu hıristiyan olan Timothy McVeigh da bir Ayn Rand hayranıydı (Esquire, mayıs 2001). Oklahoma bombacısı olarak tanınan McVeigh üyesi
olduğu David Koresh tarikatının bir çiftlikte kendilerini yakmak yoluyla
intihar etmesini gerçekçi bulmadı, aslında onları devletin yaktığı ve intihar
süsü verdiği düşüncesinden hareket edip devletten intikam almak için bir
Federal kamu binasına patlayıcı dolu bir kamyonet bırakarak 168 kişinin
ölümüne sebep oldu.) IIII. Kant’a
bakışının ışığında Rand’ın etik ve politik teorisi i)
İrrasyonel’in varoluş sebebi olarak Kant Ayn Rand’ın önem verdiği bir başka konu da ancak
topluma fayda sağladığında bir değer ifade eden birey düşüncesinin
“olumlu” çağrışımıyla mücadele etme gereğidir. Bu çağrışımı doğru
varsayan birey Rand’a göre kendini, sürekli vicdani baskı yüzünden tamamlanmamış
hisseden, hoşnutsuz, özgüveniz birisine dönüşür. Yetersizlik hissi onu,
değeri kendi yerine toplumun takdirinde aramaya yöneltecektir, bundan ötürü
de kişi, mutluluğu, hayatını başkalarına adamakta arayan, ömrünü ve elde etmesi
mümkün gerçek güzellikleri kendisine yönelen beklentiler uğrunda “feda
eden” bir “irrasyonele” dönüşecektir. Bitkin düşeceği halde
sahte bir mutlulukla, hüzünle kendini kandıracaktır, öyle ki zamanla
insanlara yaklaşımı da onları mutlu etmekten “acılarını
paylaşmaya” dönüşecektir. Özetle, ancak kendine değer veren bir insan güzeli
ve hoşu, değerliyi ve anlamlıyı öyle olmayandan ayırt edebilir, sevinci ve
mutluluğu gerçekten hissedebilir. Herhalde Rand’ın bu konudaki düşüncelerinin
en hoş özeti şu cümlesidir: “Seni seviyorum diyebilmek için önce
“Ben” demek gerekir.” Fakat Rand’ın bu mükemmel psikolojik çözümlemesinin
felsefi düzleme tercümesinde tuhaf bir sorun belirmiştir. Çünkü Rand’a
göre “irrasyonel” davranışın sebebi “bireysel tercihe”
değil “irrasyonelin” üzerindeki felsefi etkiye dayalıdır, (“irrasyonellerin”
bireysel tercihleri olmadığını, sadece ortama göre davranan kabuklar olduğunu
hatırlayın) ve örnekteki özgüvensizliğe sebep olan etkinin sorumlusu “irrasyonellerin”
erdemli bir yaşam reçetesine sahip olmasını engelleyen Kant ve onun
“görev ahlakı” kavramıdır. Bu yüzden Rand bu ahlakı eleştirmeye
başlamıştır. Yazılarında gözlenen, Aristo’dan esinlenen Rand’ın onun
döneminden bu yana devlet, ahlak, birey, kamusal alan, hukuk gibi kavramların
geçirdiği değişimleri dikkate almayarak bir tür tarihsel anakronizme
kapıldığı ve büyük oranda yanlış anlamaya dayalı bir Kant görüşü oluşturduğudur. Bir örnek olarak Rand’ın “İhtiyacımız
Olan Felsefe’deki “Görev mi? Nedensellik mi?” makalesi ele
alınabilir. Makalede “Görev ahlakı” olgusuna bir açıklama
getirmek üzere “görev” kelimesinin Webster’s ve Random
house sözlüklerindeki kelime anlamını (?) aktaran Rand bu kelimenin mistikler
ve Immanuel Kant tarafından bir “anti-kavram” olarak işlev görmek
üzere uydurulup dile sokulduğu şeklindeki, herhalde mecazi,
komplo teorisiyle devam etmektedir. Kant’ın teorilerini “en aşağı
seviyede mistisizm” olmakla suçlayan Rand’a göre bu ahlak
anlayışı sebeplerden değil görevden bahsettiğine göre sorgusuz itaate dayanıyor
olmalıdır, çünkü “görev”, nedensiz emirler için kullanılan bir
kelimedir. Oysa erdemli bir insan nedenini bildiği amaçlar için çalışmalıdır.
Rand’a göre Kant’ın
düşüncelerinin yüzyıllara ve tüm dünya fikir hayatına çok büyük etkide
bulunmasını da insanların korkuları, boş vermişliği gibi psikolojik faktörler
ve tabii “irrasyonellikleri” (!) ile açıklamak mümkündür. ii) Kant
etiğinin kısa bir özeti Aristo, çağdaşları gibi, “erdem”in
üzerine bu kadar, kavram aynı zamanda bir yönetici vasfı olduğu için düşmüştü,
ona göre rejim ne olursa olsun onu iyi yapacak tek şey “erdemli
hükümdardı”. Kant’sa, “modern devlet”’in filiz
verdiği çağda yaşıyordu ve bu da hükümdardan bağımsız soyut bir hukukun
ortaya çıkması demekti, ve o bundan ötürü insan
davranışındaki “ahlakı” “hukuk devleti” kavramına bir
içerik kazandırmak ve “adalet”e meşru temeller oluşturmak için incelemişti,
çabaları da bundan bağımsız düşünülemez. Hukuk sadece bir arada yaşayan insanlara
gerekir; ve Kant, hedeflere doğru sıralı pozitif
eylemlerle adım adım takip edilen özel ve somut mutluluk tarifnameleri değil,
herhangi bir fiilin ahlakiliğini anlamamıza yardım eden bir test geliştirmiştir.
Bu test özel bir davranışı empoze etmez, dolayısıyla,
kim yaparsa yapsın bir insana zarar veren her davranışı yasaklarken, kim
yaparsa yapsın bir insana zarar vermeyen her davranışı serbest bırakır. Bu
genel niteliğinden ötürü test, kendisinden hukuk anlayışı türetilmeye uygundur,
çünkü bir tarifnameyi ve onun sınırlarındaki davranışları değil, bireyin
diğerleriyle ilişkilerinin, nitelik fark etmeksizin, tümünü
değerlendirebilmemizi sağlar. “Zarar verme” gayri ahlaki durumunu
tespit amaçlıdır ve insanın kendisine zarar vermesi (intihar gibi) istisnai bir
durum olduğundan, testin büyük oranda türetiliş amacına uygun, yani hukukla
ve insanlar arası eylemlerle ilgili olduğunu söylemek doğrudur. Mesela Robinson
Crusoe’nun uyması gereken bir hukuk veya kanun olmadığından “adadan
nasıl kurtulacağı” da Kant’ın tanımladığı ahlak alanına ait bir
soru değildir. Kant meşru bir hukuk türetebilmek için ahlakı
tanımlamak istiyordu: “İnsan bilincinin bir kimliğe sahip olduğu”
yani insanın olaylara, kişisel maddi çıkarlar, tutkular, zaaflar vs sebebiyle
kendisi açısından taraflı yaklaşmaya eğilimli olduğundan hareketle sosyal
davranışın doğruluğunu standart bir kritere, yani
test dediğimiz şeye, bağlamaya çalıştı. Çünkü böyle bir kriter
yoksa kişinin bir başkasının hakkını ihlal etmeyi meşru göstermeye çalışması
mümkündür. Bu yüzden bir davranışın doğruluğuna onu sadece kendi açımızdan
değerlendirerek karar veremeyiz. Kendimizi karşıdakinin ve diğer muhatapların
yerine koyabilmemiz ve dışarıdan bir gözle de bakabilmemiz gerekir. Ancak kendi
taraflı bilincimize bile mesafe koyabilirsek zihinsel serbestliğe ve açık
görüşe ulaşabileceğimizi söyleyen Kant bu ideal aşamada şunu sormamızı ister:
“Yapmak üzere olduğum şeyi herkes de böyle benim gibi yaparsa nasıl bir
sonuç doğar?” Verilen cevaba göre de o fiilin “ahlaki” niteliğine
karar veririz ve Kant’a göre buna bir kez karar verince artık sonuç ne
olursa olsun öyle yapmak bizim için bir vicdani “göreve” dönüşür.
Bu anlamda çıkarımıza olan davranış bazen ahlaklı, bazense ahlakdışıdır, ama benliğimiz
bizi her durumda kendi çıkarımızı kollamaya itecek ve ahlak dışılıklara
aldırmamamız için de bahaneler üretecektir. Oysa Kant’a göre özgür irade canımız öyle istediğinde
çıkarlarımızdan bağımsız karar alabilmemizdir (çatışmayı görmek için bkz.: II-i’de yeralan Rand’ın
“özgürlük” tanımı); ve hepimizin iradesi de özgürdür; yani aslında
bahaneleri ayıklayabilir, onların doğruluklarını ölçebiliriz; bu da bizi
davranışlarımızın eksiksiz sorumlusu haline getirir. Kısacası rüşvet almak
ahlaksızlıksa başka kaç kişinin rüşvet aldığı, devletin memurlarına ne kadar
az maaş verdiği, rüşvetin miktarı gibi konular sorumluluğumuzu ortadan
kaldırmaz. Çünkü fiilin kendisi yanlıştır, verdiği zarar ne olursa olsun bu
davranışı göstermek amaçlarımız için başkalarını araçlaştırmaktan
çekinmediğimizin dışavurumudur, oysa insan araç değil, bizzat bir amaç, kendinde bir değer ve sondur, başkalarının
amaçları için araçlaştırılması o anki zararı ne olursa olsun şartsız, her
zaman aynı derecede büyük bir ahlaksızlıktır. Aslında hepimiz adaleti temsil eden insan figürü
heykellerin gözünün bağlı olduğunu fark etmişizdir, ahlaksızlığı kast eden “Herkese
şöyle de iş kendine gelince niye başka türlü.” gibi sözler de duyarız,
ya da “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.”
ilkesini. Kant’ın yaptığı hiç yoktan bir ahlak icat edip onun yararlarını
“pazarlamak” değil, zaten mevcut bir ahlak anlayışını hukuka
temel oluşturmak üzere formüle etmekti, o kadar ki Kant’ın adını
duymamış bir çok okuyucu için bile onun bu tanımlarında
yeni hiç bir şey yoktur. Kant, özel çıkarlardan bağımsız, ama genel anlamda
herkesin hak ve çıkarlarını koruyan şu soyut ideal ilkeye kategorik imperatif
dedi: “Öyle bir ilkeye göre davran ki, aynı anda o ilkeye göre
davranmak bütün insanlar için kural olabilsin.” Elbette davranışlarının
ahlakiliğini bu ilkeye göre test eden kişinin bazen kendi kısa vadeli
çıkarlarından vazgeçmesi gerekir, öte yandan başkalarından da kendi hakları için saygı görmeyi isteyebilecektir ve
uzun vadede asıl kazançlı çıkan da gene kendisi olacaktır. Bu
başlangıçtan sonra bir birey bir çoğunluk için feda edilemez, çünkü bir
çoğunluğun hiç bir üyesi tek tek kendisinin feda edilmesini kabul
etmeyeceğinden başkasının feda edilmesini de herhangi bir fayda uğruna haklı
biçimde talep edemez. Ve bir çoğunluk kendisinde olmayan bir yetkiyi de devlete
devredemeyeceğinden bireyin yapması gayri ahlaki olan fiili devlet de
yapamaz. Sonuçta devlet bireysel hakların başladığı yerde sınırlandırılmış,
hukuk devleti (Rechtsstaat) ortaya çıkmış olur. Kant böyle meşru bir bireyci
ahlak olmadığında, toplumun birilerinin acıları pahasına baştan
düzenlenmesini isteyebilecek ve faydacı argümanlarla yapısı gereği ele
geçirmek üzere doğrudan iktidara saldıracak “saf akıl” (reinen vernunft)
yanlısı rasyonalist dalganın yükselişini ve bu yükselişin gelecekte
doğuracağı nihilist tepkiselliğin ipuçlarını fark etmişti; var olan, işe
yarayan, fakat meşruiyeti üzerinde geçmişte düşünülmemiş bir ahlakı haklılaştırmak
için yaptığı bu bilinçli müdahaleyle, insan özgürlüğüne bir zırh giydirmek, kendi başına bir amaç olan insanın başkalarının
faydaları cinsinden ölçülüp değiştirilebilmesini, faydalara feda edilmesini ahlak-dışı
kılmak, ve sadece gücün zorbaca meşruiyetiyle yönetilecek
bir egemen devleti “hükümdarın erdemine” bağlı umutlarla değil,
olması gerektiği gibi hukukla sınırlamak için gerekli adımı attı. Çünkü “geleneksel”
anlamda “hak” olan şeyleri, “geleneklerin” yararsız
olduğuna inanılan bir çağda “omlet yapmak için yumurta kırmaktan
kaçınmayacak” insanlara karşı da savunabilmek gerekiyordu. Eğer korumak
ve sistematiğe oturtmak istediği haklar ve ahlak gerçekten lüzumsuz olsaydı elbette
iç tutarlılığı ve mantığı olan “rasyonel” ilkelere
ulaşamayacaktı, ama ulaşabildiği içindir ki “üstün” insanların
faydasına sırtımızda taş taşımıyoruz. (Ne yazık ki tutkusuyla Rand’ın
hayranlığını kazanan Petro’nun askerleri bunu görecek yıllarda doğacak
kadar şanslı değildiler.) iii) Rand
etiğinin kısa bir özeti Rand ise bir tür “doğal hukuk”
anlayışını savunmaktadır ve “hak” olgusunun tanımından değil bireyden
başlamıştır. İnsan bilinciyle (egosuyla) doğar ve bilinci onu kendi
çıkarlarına, kendi amaçlarına yöneltir, özgür (=rasyonel) insan bu gerçeği
anlamış ve ters yöndeki tüm zihinsel etkilerden arınmış kişidir. Dolayısıyla
onun tanımladığı “ahlak” insanı kendi amacına (man’s own
sake) doğruca götüren davranış setine denir. İnsan aklını kullanmalı ve daha
iyisini bulmak için yollar aramalıdır, bu motivasyona
sahip olmak “erdem”dir. Bu anlamda Rand, Kant’ın
ilgilenmediği Robinson Crusoe ile ilgilenir. Robinson adada bir an önce ateş
yakmalı ve üstünü kurutmalı, yiyecek bulmalı ve acilen geceyi geçirmek için
bir barınak yapmalıdır. Ertesi gün bu çalışmalarını ilerletmeli, ayrıca kurtulmak
için bir sal çakmaya da başlamalıdır. Yaşama değer veren “rasyonel”
insan” kendini kurtarmak için gerekeni yapmalıdır, aklını kullanmak
yerine umutsuzlukla sızlanmak ve ölümü beklemek, geçecek bir gemiden medet
ummak erdemsizliktir. Rand’a göre en yüce ahlak insanın yaşamını
sürdürmek (man’s own survival) için çabalamasıdır. Bu anlayışın devlet
yapısına ilişkin görüşleriyle doğrudan bir bağlantısı ise yoktur. Mesela
Howard Roark kendisine karışılmasını istemeyen, mutluluğu için neye ulaşması
gerektiğini, doğal haklarını ve neyin “doğal hak ihlali”
olacağını bilerek doğmuş, bunlara da uyan tipik bir Rand bireyidir, adı
konmamış anarşizan bir New York’ta kendi yolunda gitmektedir, olaylar onu
kendini “irrasyonellerden” koruma noktasına getirebilir ve buna
da muktedirdir. Öte yandan kendisini, sağladığı yararları göstererek topluma
karşı savunacak, ve irrasyonellerin” çekemezliğinden
ve asalaklığından koruyacak bir devlet de gerekmektedir. Yani Roark kendisini
faydacı açıdan meşrulaştıracak bir devlete ihtiyaç duymakta, ihtiyacı
bittikten sonra da işine geri dönmektedir (Hayatın kaynağı, Plato yay., özellikle son mahkeme monologu). Ahlaktan değil, “rasyonel”
Rand bireyinin linç edilmeme kaygısından türetilmiş bir devlettir bu. (Rand’ın
açıktan söylemediği, ama “Galt Kovuğu” örneğinde görülen, anarşist
ütopyası herkes Roark olsa devlete ihtiyaç olmayacağı, yani devlet ihtiyacının
ancak herkes Roark gibi doğmamışsa ve insanın sonradan Roark’a
benzemesi mümkün değilse ortaya çıkacağıdır.) iiii)
Rand etiğindeki sorunlar, yanlış anlamalar ve sebepleri Doğal hakları “erdemden”, faydaları ise
“realiteden” (adını koymaktan kaçınmakla birlikte ampirik gözlemlerden) çıkarsayan Rand insanlar arasında
yaptığı sınıflandırmadan ötürü “doğal hakların” toplum nezdinde meşrulaştırılması
için başka ahlak anlayışlarından faydalanmış, çoğunlukla da kendisinin
inanmadığını çeşitli metinlerde deklare ettiği faydacılığı koymuş, gerçek meşrulaştırıcı
sebebin eksikliğini ise, varolan “objektif realiteyi” görebilen-göremeyen
ayırımını ortaya atarak kamufle etmiştir. Ki tanrının olmadığı bu etikte
varlığı sadece kişinin kendi algısına dayanan seküler doğal hakları meşrulaştıramayıp
faydacılığı öne sürmesinde şaşılacak bir yön de yoktur. Ama eğer Rand
“hak” olan şeylerin niye diğer insanlar için de “hak”
olduğunu onların kabulleneceği biçimde meşrulaştırmayı ödünç argümanlara bırakmak ve buradan sonra da bu ispatı
“verili” alıp konu üzerinde kesinlikle düşünmemek yerine sorunun
üzerine gitseydi hak vermeyecektiyse bile Kant’ın ne yapmaya çalıştığı gözünde
bir anda canlanacaktı. Çünkü Kant’ın yaptığı böyle bir “hak”
rasyonalizasyonudur. “Tiyatroda oyunu seyretmek için ayağa kalkma,
çünkü sen de arkada olabilirdin, zaten önündeki de ayağa kalkarsa eline de
hiç bir şey geçmeyecek” gibi. Mesela bir minibüste arkadan gelen parayı
öne uzatmalı mıyız? Kant’a göre öndeyken arkadakilerin parasını şoföre
uzatmayı reddeden kişinin “görevi” arkada olduğunda da öne
yürüyüp parayı kendi uzatmaktır. Eğer arkadayken başkalarından ricacı
oluyorsa o zaman da “görevi”, önde olduğunda da gelen paraları
şoföre ulaştırmaktır. Seçim bize aittir, ama bu iki tercihten birine değil de
hep “oturduğu yere göre” davranan kişi “ahlaksızdır”,
çünkü başkalarını kendi amaçlarına hizmet ettiriyor ve onları kullanıyordur.
Kant’ın şematik ve “içeriksiz” ahlakı bize (mesela daha çok
fayda uğruna) bu iki tercihten birini değil, sadece tutarlılığı, başkalarını
kendi amaçlarımız için araçlaştırmamamızı ve
“adaleti” empoze eder, ve şemaya
uyduğu sürece faydamızı arttıran hamleler düşünmek bize bırakılmıştır. Diğer
bir deyişle Kantien şemaya uygun sosyal demokrat veya liberteryen içerikler
ayrı ayrı üretilebilir. Mesela söz konusu şemaya uyan fedakarlıklar
gerektiren bir tür “faydacılıkla” birlikte işlenmesine rağmen (ki
bu uzun ve ayrı bir sadet) John Rawls’un “Bir adalet
teorisi” kitabında yaptığı bunun bir örneğidir (Rand, Kant’a
katılsa, fakat sadece John Rawls’a karşı olsaydı itirazlarının
tutarlılığı ve anlamı büyük olurdu). Bir
örnek olarak “Hiç kimse için kendimden fedakarlık
yapmayacağım ve kimseden de beklemeyeceğim.” diyen birisinin de
“Kantçı bir liberteryen” diye anılması yerindedir. Olguları o an minibüsün önünde
olduğumuz fiili durumuna değil, her yerde olabileceğimiz bir ideal soyut
duruma göre değerlendirmemizi isteyen Kant ulaştığımız yargılara kategorik
zorunluluk (=imperatif) demekte ve onlara sonradan işimize gelen doğrultuda
ihanet etmemeyi de bir “görev” anlamında bize yüklemektedir
(çünkü kısa vadede çıkarımıza olmayan bu eylem ancak bu kelimeyle ifade
edilebilir). Kahramansı bir
ideal bireyin kendi amaçlarına ulaşması için gerekli “hipotetik imperatiflerden”
oluşan bireysel reçeteyi “ahlak” adıyla anan Rand ise “ahlak”
kelimesini Kant’ın soyut ve ideal ilkeleri kast eden “kategorik imperatiflere
uyma görevi” için kullandığını anlamamakta ve hatta ikisini birbirine
karıştırmaktadır. Kendisi böyle bir sınıflandırma yapamadığı gibi
Kant’ın yaptığını fark ettiği de şüphelidir, aşağıdaki paragraftan da anlaşılabileceği
gibi: Deontolojik
(görev merkezli) ahlak teorisi ahlak prensiplerini reçete halinde yazılmış
bir “görevler” listesine sınırlar ve ahlakın gerçek problemler ve
insanın varoluşuna dair endişeler için herhangi bir şekilde uygulanmasını
engelleyerek, insan hayatının geri kalanını herhangi bir ahlak rehberliğinden
yoksun bırakır. Çalışma meslek hayatı, hırs, sevgi, arkadaşlık, zevk,
mutluluk, değerler (peşlerinden görevler olarak koşulmadıkça) bu teorilerce
ahlaksız olarak yani ahlak alanının dışında görülmüştür. Eğer böyleyse, bu
durumda bir insan hangi standarda göre günlük tercihlerini yapacak veya hayatının
akışını yönlendirecektir? (İhtiyacımız olan Felsefe, Görev mi nedensellik mi?, 1974) Görüldüğü gibi Rand, ahlak derken kast ettiklerinin
Kant’ınkilerle örtüşmediğini ve reçetelerinin dışarıda bırakıldığını bir
şekilde sezmekte, bunu anlamlandıramayıp ahlak kelimesinin iş hayatı, hırs,
sevgi vs’yi de kast ederken kullanılmamasını yadırgamaktadır. Yani Rand’a
göre Kant’ın “suçu” insanlar arası hukukla uğraşması, ama “hangi
standarda göre günlük tercihlerimizi yapıp hayatımızın akışını
yönlendireceğimizi” bizlere öğretmemesidir. İşin ilginci Rand’ın
“doğru bireysel yaşam”ı anlatan bir ahlak üretilmemişse insanları,
bunu bilemeyen çaresiz varlıklar olarak görmesi ve, herhalde
“Aristo mantığı” denilen şeyin etkisiyle, Kant ahlakına uyan
bireyi bir otoriteden yemek yeme görev emri gelene, veya açlıktan ölene dek ayakta
kıpırdamadan dikilen kişi sanmasıdır. Kısacası Kant’ın “ahlakı” genel,
soyut ve ideal bir amaç olarak bireysel değerden ve “kullanılmama”’dan türetmesi Rand’ın iddia ettiği gibi “kolektivizm”
veya “mistisizm” değildir. Bunu böyle algılayıp özel mülkiyeti
savunan ve devleti hukukla sınırlandırmanın ilk gerçekçi temellerini atan kişiyi
Rand’ın yaptığı gibi Sovyetlerden, Nazilerden vs. sorumlu tutabilmek
için Kant’tan herhangi bir şey anlamamış olmak şarttır. Bunun en komik
göstergesi de şu olsa gerek: Rand objektivizmin “kesin karşıtı”
ilan ettiği Kantien düşünceden kısmen etkilenmiş Hayek’in “Kölelik
yolu’nu” bile “yazılmış en şeytani kitap” diye
nitelemektedir, ama tüm bunlardan sonra John Galt, Atlas Vazgeçti’de
karşımıza bir “kategorik imperatifle” çıkmaktadır. “I shall live for no man, and I shall ask
for no man to live for me-Asla başkaları için yaşamayacağım ve kimseden benim
için yaşamasını istemeyeceğim.” Bir “rasyonel” Rand
karakterinin başkaları için yaşamak istememesi çok yerinde, peki bu cümle
aynı anda herkesin kabullenmesi ve doğrultusunda kendisine göre yaşaması
gereken kategorik bir “düsturu” ifade etmiyorsa, bayan Rand, herkes bu düstura göre yaşamadığında ortaya
çıkacak, “irrasyonellerin rasyonelleri kullanmasına izin veren bir
asalaklık toplumunun” ilişkideki araçlaştırma asimetrisinden ötürü
çökeceğini anlatan bin küsür sayfalık bir romanı niye yazıyor? (Öte yandan
rasyonel bir insan kendisi için fedakarlık
yapılmasını niye istemesin, başkası söylese Rand’ın
“mistik” ya da “şeytani” yaftası yapıştırmayacağı bir
açıklama getirerek böyle bir genelleme yapılabilir mi?) Çıkarılacak izlenim objektivizmin
Kantien düşünce ile “özde aynı” olduğu, fakat Rand’ın
“bir başkasının kontekstini anlamaya önem vermediğinden ötürü” bunu
fark edemediği olmamalıdır, çünkü önem verseydi de Rand zaten “rasyoneller”
için bir tür “vahyedilmiş ahlak” (=“revealed ethics”;
ilahilik içermeyen bir anlamda, doğrudan edinilmiş, fakat öğrenilmemiş; bu
terimi D. Gürpınar’a borçluyum.) anlayışı ile başlamaktadır ve “irrasyonellerin”
bu ahlaka bakışları onun bireylerinin kendi tutkularına gemlemeleri için bir
sebep değildir, yani evrenselleştirilebilen ahlaki ilkelerle bu tip bir ahlak
bağdaşamaz. Ama eğer, Rand,
Kant’la tamamen çelişiyor olsaydı (tıpkı Nietzsche’nin
Kant’la çeliştiği gibi), o zaman da Howard Roark mahkemenin vereceği
kararlara diğer insanların uymasını gerektiren meşruiyete
“zorunlu” bir ihtiyaç duymaz ve mahkeme binasını daha dava
öncesinde patlatırdı. Yani Rand, “vahyedilmiş ahlakını” çoğu
zaman faydacılık, bazen de örnekteki kategorik imperatif gibi inanmadığı argümanlarla meşrulaştırarak durumu “idare
ederken” aslında meşruiyet eksiklerini ve alternatif bir kanıtı
olmadığını zımnen kabul etmektedir; giderme çabası olmadığına göre farkında
da değildir. Erdem ahlakının kapsadıkları gerçekte Kant’ın
kendisi tarafından zaten geçerli sebeplerle “etik alanının” büyük
oranda dışında klasifiye edilmiştir, fakat Rand, bir yazısında “kendi
kendisinin karikatürü”, bir başkasında ise “tarihin ilk hippisi”
olarak andığı Kant’ı çoğunlukla yorumcularından ikinci, hatta bazen
üçüncü el okumuş (“Başlıksız Bir Mektup; İhtiyacımız Olan Felsefe-11; v) Etik
boşluğun politik sonucu Keşke sorun sadece “görev” kelimesine dayalı
bir yanlış anlamadan ibaret olsa veya Rand’ın tüm sözleri John
Galt’ın kategorik imperatifinde özetlenebilseydi... Çünkü Rand’ın
görüşlerinin ne olduğuna dair bu verilerden çıkacak sonuç aleyhtedir. Doğal
hakları savunan Rand mülkiyet ve kapitalizmin faydacı haklılaştırmasını reddettiği
gibi Kant’çı rasyonalizasyonu da reddetmektedir. Oysa alternatifler
arasında en çok fayda sağlayan sistem bunu bireyin ahlaken
“meşru” (doğal olmayan) haklarını ihlal etmeden başarıyorsa bu
iki şart yeterlidir, öte yandan sistem bu şartların en az birini
başaramıyorsa zaten savunulmaya değer değildir. O halde her iki şartı da
reddeden, mutlaka doğal haklara dayalı yeni bir haklılaştırma isteyen biri
olarak Rand’ın arayışının tek anlamı şudur: “Rasyonel Rand bireyleri”,
kendilerine otonom olarak tanıdıkları “doğal” (vehmedilen, ama
meşru olmayan) hakları kullanabildikleri sürece hem faydacı hem de Kantçı kriterlere göre başarısız bir siyasal sistem, ya da
bireysel davranış bile hala “erdemli” kabul edilebilir. Nitekim baştan
beri verilen örneklerle birlikte düşünüldüğünde Rand’ın savunduğu şeyin
bu olabileceği tehlikesini göstermek de zaten bu makalenin ana amacıdır. V.
Sonuçlar Rand’ın, iddiasının bu olduğunu kabullenemeyeceklerce
başvurulabilecek farklı yazıları da vardır, ama bu makalede onların eksen
alınmadı: Çünkü bir yazarın görüşlerini belirleyen asıl değişkenler, ancak ana
akımdan farklı doğrultudaki düşüncelerinden dışarı çekilebilir. “İnsanlara
iyi davranın, ama çok kafanızı bozanın beynini mitralyözle dağıtın.”
diyen birisinin “aslında iyi insan” değil “aslında psikopat”
olduğuna hükmetmemiz gibi. Gene de sıradışı görüşlerinin tutarlı bir çerçeve
oluşturacağı varsayımından hareketle çizilmiş böyle bir profile
uymayan yazıları ısrarla gösterilirse bunun tek anlamı Rand’ın tutarsızlığı
olacaktır: Nietzsche’den, değiştiğini sandığı zaman bile
silkinemeyeceği denli etkilenmiş, sosyalizmi meşrulaştırabileceğinden
şüphelendiği her şeye mutlaka karşı çıkma zorunluluğuyla tepkiselleşmiş... Kendi
argümanlarının sağlamlığına olan sınırsız güvenin
verdiği kafa konforunu bozmamak için zihninde olguları basite,
ideolojik-slogansal argümanlara indirgemiş... Entelektüeller arasında istediği
etkiyi doğuramamasından ötürü “amerikan insanı” popülizmine kaymış ve anti-entelektüel
“dobra”lıktan beslenmeye başlamış... Dobralığı ve indirgemeci
tavırları, üstüne sofistike argümanlarla, ister
yandaş ister karşıt, gidildiğinde patlayan... Kabullenmeme şeklindeki zihinsel
direnişinin patlayışı yazı üslubunda kestirip atmalara ve tartışıp sindirmeye
kapalı reddedişlere, idolsü kahramanlarla dolu
romanlarında ise şiddetle karşı koyuş biçimlerine dönüşen tutarsız bir yazar...
Objektivist psikolog Alan Blumenthal’in dediği gibi: “Objektivizm Rand için bir psikoterapi
sistemidir”. (Bob Wallace, “The Secret Teachings of Ayn
Rand-Ayn Rand’ın gizli öğretileri”, 13 Mart, 2002). Robert Nozick, Rand’la ilgili makalesinden
sonra yazacağı ve büyük liberal düşünürler arasına girmesini sağlayacak kalın
eseri “Anarchy, State, and Utopia”’da Rand’ın
düşüncelerine tek bir cümleyle olsun referans vermedi, tıpkı çoğu büyük
filozoflar gibi ve bunlara “anlam” yüklemek yersizdir. Bir çok roman,
karakterlerinin heyecanı ve konusunun sürükleyiciliğiyle insanları etkileyip
çok satıyor, ama bunlardan hemen hiç birinin yazarını referans verilesi bir
“büyük düşünür” kabul etmiyoruz; çünkü çoğu yazar para, yanlış
değil ama, yetenekli birisi için basit bir amaç olduğu
halde gene de kitaplarına bir düşünce bezemeyi istemiyor. Bu romancılar
arasında Rand’ı farklı kılan, o çoğunluktan olmaması, kendisini mutlu
ve özgüvenli yaptığına inandığı felsefeyi bize de iletme “erdemine”
sahip olması; ama fazlası değil. Ve kendi yaşam amacını ondan iyi bileceğine
inanan, gene de nazik bir insanın demesi gereken de şundan fazlası olmasa
gerek: “Teşekkürler Bayan Rand, çok düşüncelisiniz...” |
![]()
![]()