NURİ SAĞLAM - Mavikara:
Şiirin ele avuca sığmayan özellikleri erbabını temkinli konuşturuyor. Sezinin ince ince şiire sızışı ulaşıp dokunduğu kadar dokunamadığını da dışarıda bırakınca, çerçevesinin bir yere kadar tasarlanabileceği vurgulanıyor en çok... Bir türlü tam anlaşılamamasının nedenlerinden yalnızca biridir bu. Çekirdeğin has maddesinden yoğrulduğu farz edilen imgeye yüklenmiş ses, söz, anlam, renk, ritim hangi alaşımla karşımızdadır acaba? Bilinir mi bu? Önce imge mi belirmiştir de ona göre yontulmuştur kelimeler... Öyle olsa bile, besbelli ki, şiiri yapmanın, yazmanın tek yolu değildir bu.
Hakan Toker'de hemen öne çıkan özellik, sesin ses olma noktasında tutulduğu - kaldığı ya da oraya kadar indirgenerek bırakıldığıdır herhalde. Şaşkınlığı büyüten de bu ya: Bazı yakıcı şeyler normal tonla da söylenebilirmiş. Hem bu tür bir söyleme biçiminin güzellik katmadığı da söylenemez. Sesle fısıltı arasındaki ayar kulağı kabartıcı bir işleve sahip çünkü: İlle de duyurmak istemeyen özne belli belirsiz merakı kamçılıyor: Acaba ne diyecek yine! "Hiç bilmediniz siz odamdaki keşiş / Kulesini, şurası eğri gibi duruyor mu / Söyleyemediniz..." (s.22, "Odada Ayna")
Tutmasını beceriyor, atmosferine sokmasını. Sakince kotarılan basamak basamak gidişin zamanla kendi havzasına çekmeye yaradığı belli olduğunda bir oda ve o oda içerisinde "keşiş kulesi"yle karşılaşma sürprizleri bir kez daha farkına varmasını sağlıyor okurun: Şiirin bin bir gözlü odasındayım!
"Yokluğunuz var oluşunuzu örtmüyor oysa / Itır, pelesenk, zümrüt, kılkanadıkırık / Anka yazı masamda, parmaklarımda / Temkinli kehribar, kollarımda o bıkkın / Kolordu." (s.23, "Beklemiştim Sizde")
Sokula sokula yerini ararken bir labirenti adımladığını fark etmek; sonra da bir kavşakta kalarak iç kıvrımlarından başka bir yöne doğru yönelmek, bir kez şiiri baştan ayağa tutan ip ele geçirilmişse dizelerle değişik şekilde haşır neşir olmayı da olanaklı kılabiliyor. Bunu Oktay Rifat, Mehmet Taner, S. K. Aksal'da da görüyorduk zaman zaman: Dizelerdeki kesilmeler, kırılmalar bir sıçrama fırsatı verirken, şaşırtıcı geniş bir açılımın da eşiğinden sokuyordu. Hakan Toker'in bu damardan epeyce beslendiği belli oluyor.
"Uzaklaşır gece çaldığımız sal / Masalına karakuşi bir ıslık / Geçer çello kapıyı açık / Bıraktığın odaya yerleşir" (s.25, "Kül Ece")
Tutumluluk tutukluk değil; bir duruş açıktan açığa: Fazlalıklardan sıyrılarak en azından çoğunu okuma-okutma yolu, onca yoldan biri yalnızca. İçine kapanıp büzülen çekirdek kabuğunu sıkılaştırıp sertleştirirken bile dizedeki kat kat giyinmişliğe dikkati uyararak soymak istiyordur. Bununla birlikte hemen yanı başında kafadan oluşturulan biçime uydurularak kotarılan biçem: "Ev Bir Saat Boş Kalsın" (s.46) şiiri 7 heceli dizelere dökülürken "şiirin gamsız kör taşı" (s.14, "Akik") hiç de gamlı gözükmüyordur. "Akşam her dilde sakin şakayık" düzlüğüne çıkartan "Uzun usul eşit sözcükler..." (s.44, "Şimdiki Zaman")
Hiç de yüzeysel bir kaçış değil: "Kan bir levhaya ergitir gibi mahir / Karanlığında dinlenmiş kederi." (s.43, "Ssiph")
İşte tam da burada, sese alışıldığında, renk öne çıkıyor: Sesin ikizi sanki! Kitabın başına dönecek tazeliği veriyor bu. Böyle böyle.