::.. Giresun'un Laz Tarihi

Giresun'un Yerli Halkı Lazlar

Giresun Tarihine Giriş

Giresun'un ilk yerlileri; Tibaren, Mosinek, Makron/Can ve Khalyb adlı kavimlerdir. Bunlar aynı zamanda diğer Karadeniz illerinin de yerli halklarıydılar. Bu kavimlerin Doğu Karadeniz ve Giresun'daki yerleşimlerinin başlangıcı belli değildir. Bu kavimler içinde özellikle Canlar gerek Giresun gerekse Karadeniz tarihinde çok önemli bir rol oynamışlardır.

Yaşadıkları coğrafyanın bir yandan Karadeniz, diğer yandan yüksek ve sık ormanlarla kaplı, ne yaz ne de kış geçit vermeyen dağlarla çevrilmiş olmasının bir sonucu olarak bu halklar, diğer Anadolu halklarından izole bir yaşam sürmüş; Anadolu'yu kasıp kavuran istilalar, karışıklıklar ve savaşlar pek çok zaman bu bölgeyi hiç etkilememişti.

Bu saydığımız kavimlerin biri hariç hepsi Pontus Krallığının Roma İmparatorluğu tarafından yıkılarak yörenin Roma'ya bağlı Galatya eyaletine dahil edilmesiyle beraber tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Varlığını devam ettiren bu halk ise tarihte bazen Azzi, bazen Alizon, bazen Can, bazen Kolkh, bazen Khalyb, bazen de Dril adlarıyla karşımıza çıkan Lazlar'dan başkası değildir.

İşte şimdi burada okuyacağınız kısa denilebilecek yazı da, aslında özelde Giresunlular'a, genelde Samsun'dan Artvin'e olan yörede yaşayan insanlarımıza Anadolu'da neden Laz dendiğinin bir nevi tarihi nedenlerini ortaya koymaktadır.

Ksenophon'un M.Ö 400 yılında Giresun'dan "Lazların memleketinde bir şehir" diye bahsetmesinden tam 2.300 yıl sonra, Milli Mücadele yıllarında Giresun'u Pontusçu Rumlara karşı savunmak üzere, Giresun Uşakları tarafından kurulan gönüllü birliğin adının "Giresun Gönüllü Laz Müfrezesi" olması ilginç değil mi ?

LazGiresun

Hitit Kitabeleri ve Azziler

Giresun ve çevresini kapsayan yöre hakkında bilgi veren ilk kaynak Hitit kitabeleridir. Ancak bu kitabelerde Giresun yöresi hakkında ayrıntılı bir bilgi verilmez. Kitabelerde Hititlerin çevre kavimlerle ilişkileri anlatılmaktadır. Azzi ve Hayaşa adı verilen kavimler de bahsi geçen bu kavimlerdendi.

Azzi ve Hayaşa tarihlerinin beraber anlatıldığı Hitit kitabelerinde M.Ö 1500'lerde Azzilerin Hitit İmparatoru II.Murşil'e karşı ayaklandıkları, ancak ağır bir yenilgiye uğrayıp barış anlaşması imzalamak zorunda kaldıkları anlatılmaktaydı. Bundan sonra yaklaşık 300 yıl, yani Hitit Devleti'nin çöküşüne kadar bu halk Hititlere bağlı olarak yaşadı. Giresun, Trabzon, Gümüşhane civarının "Azzi Ülkesi" adıyla anılmakta olduğu kaydının bulunduğu bu kaynaklarda Giresun yöresiyle alakalı başka bir bilgi bulunmamaktadır.

LazGiresun

Azziler bazı kaynaklarda Alazon diye bahsedilen Lazlar mıydı?

Azzi adından daha sonraki kaynakların hiçbirinde bahsedilmemiş olması bu kavmin kökeni konusunda tarihçileri sıkıntıya sokmuştur. Azzi olarak bahsedilen bu halk Hititler gibi zamanla ortadan kalkmış bir halk olabileceği gibi, daha sonraki kaynaklarda farklı adlarla zikredilen bir kavim olması ihtimali de söz konusudur.

Aslında Hititlerin Azzi ülkesi dediği yörede, daha sonraki dönemlere ait bazı kaynaklarda da benzer isimli bir halkın yaşadığı yazmaktadır. Ünlü destan şairi Homeros, İliada adlı eserinde Troialılara yardıma gelen ulusları sıralarken Alizonlar adlı bir halktan söyle bahseder:

"... ta uzaklardan gelirler, gümüşün yurdu Alybe'den..."

Buradaki ifadede adı geçen "gümüşün yurdu Alybe" ifadesi akla ilk olarak Gümüşhane ilini getirmektedir. Ayrıca Giresun'un güney kısımlarında da pek çok maden yatağının var olduğunu bilmekteyiz. Ayrıca daha sonraki kaynaklarda Khalybe adıyla geçecek olan Alizon halkının Ordu-Giresun-Gümüşhane-Trabzon civarında yaşadığı tarihi kayıtlarla sabittir.

İşte Azziler'in bugünkü Lazların ataları olabileceği şeklindeki tezin de temeli burada yatmaktadır. Yunanlılarca Alizon olarak adlandırılan Lazlar'ın(veya Lazların bir boyunun), Hititler tarafından da Azzi olarak adlandırılmış olması muhtemeldir. Diğer bir ifadeyle Azzi kelimesinin Alizon kelimesinin Hitit dilindeki karşılığı, söyleniş biçimi yani Hititçesi olması kuvvetli bir ihtimaldir.

Peki Alazon/Alizon/Alaz adı verilen bu halkın Lazlarla alakasını nereden öğrenmekteyiz? Bu sorunun cevabı ise Laz adının kökeninin araştıran tarihçilerin yaptığı araştırmalarda yatmaktadır. Laz adının nereden geldiğini araştıran tarihçiler Alizonları Lazların atalarından olarak kabul etmiş, Laz adının Alaz/Alazon/Alizon adından geldiği sonucuna varmışlardır.

Yeri gelmişken Lazların anayurdunun neresi olduğunu araştıran bir kısım tarihçilerin Samsun-Giresun civarını Lazların ilk yurdu olarak gösterdiğini; daha sonra Lazların daha da yayılarak doğuda kalan bölgelere de yerleştikleri yönünde bir tezin olduğunu da kesinlik ihtimali olmamakla beraber, bir dipnot olarak aktaralım.

LazGiresun

Azziler'den Perslere Uzanan Dönem

Hitit Devletinin M.Ö 1200'lere doğru yıkılmasıyla birlikte Anadolu'da bir otorite boşluğu doğmuştu. Bu otorite boşluğuyla birlikte Traklar, Bitinyalılar, Frigyalılar gibi pek çok kavim boğazlar yoluyla Anadolu'ya gelip burayı yurt edindiler.

Deniz Kavimleri Göçü
Bu yurt edinme olgusundan Karadeniz de payını aldı. Deniz kavimleri göçü diye de bilinen göçlerin başlamasıyla birlikte Karadeniz yöresine de yerleşimler oldu. İşte bu dönemde Muşki, Tibaren ve Taballar Doğu Karadeniz'in bazı yörelerine yerleştiler. Muşkiler Rize'nin doğusuna, Tibarenler ise Ordu civarına yerleşmişlerdi. Bu kavimler M.Ö 800 yıllarında Frigya ve Lidya devletlerinin kurulmasıyla birlikte, Frigya Devleti ya da diğer adıyla Frigya Konfederasyonu içinde yer aldılar.

M.Ö 8.yüzyılıın sonlarına doğru Anadolu'ya önce Kimmer sonra da İskit akınları başladı. M.Ö 714 yılında Urartuları yenen Kimmerler, Asurlular tarafından püskürtülünce Anadolu içlerine yöneldiler. Bu arada Kimmerler'den bir kısmı da Doğu Karadeniz kıyılarına akınlarda bulundular. Kimmer saldırılarına karşı koyamayan Frigya Konfederasyonu, bölgeden çekilmek zorunda kaldı.

M.Ö 670 yılında Miletoslular Doğu Karadeniz kıyılarında ticaret kolonileri kurmak amacıyla ilk kez yöremize geldiler. Ancak Kimmerler ve yerli halklar karşısında tutunamayarak, kısa sürede yöremizi terk etmek zorunda kaldılar. İskitler ise Kimmerler'in hemen ardından Kafkaslar'ı geçerek bugünkü Ermenistan dolaylarına yerleştiler. M.Ö 650 yılında İskitler ile Kimmerle savaştılar. M.Ö 600'lü yılların sonuna doğru gerek İskit gerekse Kimmerler'in Anadolu'daki varlıkları son buldu.

M.Ö 562-542 yılları arasında Miletoslular yöreye tekrar geldiler ve 90 kadar koloni kurdular. Kurdukları bu koloniler içinde bugüne kadar ulaşan Giresun, Tirebolu ve Görele gibi yerleşim birimleri de vardı.

Pers İmparatorluğu Dönemi
M.Ö 6.yüzyılda neredeyse bütün Anadolu'ya Persler hakim oldu.
Giresun yöresi de M.Ö 520 yılında Pers İmparatorluğunun Pontos adıyla da anılan 19.Satraplık bölgesine dahil edilmişti. Ancak Persler Anadolu'da ele geçirdikleri yörelerin hemen hemen hiçbirinde köklü bir hakimiyet tesis edemediler. Tebaaları çok farklı milletlerden oluştuğu için, bunların devlete olan bağlılığını artırmak amacıyla, Pers yönetim birimleri olan satraplıklar yönetimlerini ancak yerel beylikler ya da prensler aracılığıyla sürdürebildiler.

M.Ö 486 yılında Pers İmparatorluğunun toprakları 5 milyom km²'yi aşmıştı ve Persler en güçlü çağlarını yaşamaktaydılar. Ancak Perslerin bu ihtişamlı deviri çok uzun sürmedi. Zamanla çok geniş arazilere hakim olan Satraplar bağımsızlık peşinde koşup ayaklanmaya başladılar. En çok ayaklananlar da Batı Satraplarıydı.

Bunlardan birisi de babası II. Dareios'un ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi II. Atrakserkes’e (M.Ö. 404 - 358) karşı isyan ederek bir ordu toplamış olan Kyros'tu. Kyros M.Ö. 401’de antik Sardes kentinden yola çıkarak, Anadolu’yu boydan boya geçmiş ve Babil yakınlarındaki Kunaksa’da Pers imparatorluk ordusuyla savaşmıştı. Ancak bu savaşta Kyros yenildi ve ordusu dağıldı.

İşte bu savaş Karadeniz tarihini aydınlatacak bir yolculuğun da başlangıcı olmuştu. Yenilgiden sonra başıboş kalan Kyros'un ordusundaki 10.000 paralı Yunan askeri ülkelerine dönmek için Anadolu'yu güneyden kuzeye geçerek Karadeniz'e ulaştılar. Amaçları buradaki koloniler aracılığıyla memleketlerine dönmekti. Önce Trabzon'a varan, oradan da Giresun ve Ordu'ya geçen onbin askerin başındaki komutanlardan birisi olan Ksenophon'un yolculuğu boyunca tuttuğu notları Giresun tarihi hakkında en ayrıntılı bilgi veren kaynak olarak günümüze dek ulaşmıştır.

LazGiresun

Daha sonraki kaynaklarda Giresun yöresi ve Ksenophon

Şimdi de isterseniz Giresun yöresi hakkında ayrıntılı bilgi veren ilk kaynak olan Ksenophon ve ünlü eseri Anabasis'ten biraz bahsedelim. Giresun yöresi hakkında en ayrıntılı ve güvenilir bilgileri elde edebildiğimiz en eski kaynak Ksenophon'dur. Yazarın bölgeye ilişkin gözlemlerinin son derece gerçekçi ve tutarlı olması nedeniyle, bu çalışma, bölgemizle alakalı en güvenilir antik yazılı kaynak niteliğini taşımaktadır.

Ksenophon ve onbinler önce Bayburt yöresine gelmiş, daha sonra buradan daha kuzeye ilerleyip, dağları aştıktan sonra Trabzon'a varmışlardı. Daha sonra ise önce Giresun, sonra da Ordu'dan geçerek yolculuklarına Sinop'a varana kadar devam ettiler.

Peki Ksenophon'un yazdıklarına göre Giresun yöresinde hangi halklar yaşamaktaydı? İsterseniz şimdi bu konuya da değinelim ve bu halkları kısaca anlatalım. Ksenophon'a göre Giresun ve Trabzon Kolkhların memleketinde idi. Ayrıca yine Giresun ile Trabzon'un güneyindeki dağlarda Makronlar(Canlar) yaşamaktaydı. Ordu-Giresun arasında Mosinekler, Ordu civarında ise Tibarenler yerleşikti. Bir kısmı Ordu-Giresun arasındaki Mosineklerin hakimiyeti altında bulunan Khalybler daha ziyade Giresun'un güneyinde kalan Ş.Karahisar ve Gümüşhane yöresinde yaşamaktaydı.

Şimdilik sadece kısaca değinmekle yetineceğiz.

Kolkhlar
Kolkhların memleketinde olduğunu yazdığı Trabzon'a vardıktan sonra sahil yolundan Giresun'a gelen Ksenophon Kerasos(Giresun)'dan ise şöyle bahsetmekteydi:

"...Burası(Kerasos) Kolkhların memleketinde Sinopluların kolonisi olan bir şehirdi..."

Kolkhlar'ın yaşadığı ve Yunan kaynaklarında Kolkhis adıyla geçen yöre Giresun'dan başlayarak daha doğuya doğru uzanıyor ve bugünkü Gürcistan'ın Karadeniz kıyılarının bir kısmını da içine alıyordu. Bu yörede zengin bir uygarlık kuran Kolkhlar bu zenginlikleri nedeniyle Yunan efsanelerine de konu olmuşlardı. Bununla beraber Kolkh adı daha sonraki dönemlerde ortadan kalkarak yerini bir başka ada bıraktı. Bu adın ne olduğunu ise yine bir tarihçinin yazdıklarından öğrenelim isterseniz. M.S 6. yüzyılda Doğu Karadeniz’i bizzat gezip, elde ettiği bilgileri ve gözlemleri kaydeden tarihçi Agathias şöyle yazmaktaydı:

"... Lazika’da yerleşik olanlar, eskiden Kolkhlar olarak bilinirlerdi ve bu Lazlar ile Kolkhlar da aynı halktır...”

Bir başka tarihçi Myrinali Agathon ise yine aynı dönemlere ilişkin olarak Lazlar ve Kolkhlar hakkında şöyle yazmaktaydı :

"Lazlar kalabalik ve çok savaşçı bir halk. Diger birçok boy (gurup) onlarin egemenliğinin altinda. Lazlar eski isimleri olan Kolkh ismi ile belki de hakli olarak asiri bir gurur duyuyorlar. Ben başka bir Gücün (yabanci) egemenliği altindaki halklarin içinde Lazlar kadar ünlü (namli), zenginlikten bu kadar çok nasibini almış, bu kadar çok tebasi olan, bu derece rahat bir coğrafi konumu olan, yiyeceği bu kadar bol ve refah içinde olan, ve böyle sağlam karakterli bir halk daha görmedim."

Makronlar/Canlar
Makronlar ya da diğer adlarıyla Canlar Karadeniz tarihinde adı geçen halklar arasında en önemlisidirler. M.Ö 500'lerden beri yöremizdeki varlıkları kesin olan bilinen bu halk uzun bir dönem Can/Tzan adıyla anılmış, Osmanlı'dan sonraki dönemde de Laz adı altında günümüze kadar varlıklarını korumuştur.

Heredot bu halkın sünnet olma gibi bir adetinden bahsediyor ve bu halkın Pers İmparatorluğu'nun 19.Satraplık bölgesinde yaşadığını ve 300 talant altın vergi verdiğini yazmaktaydı. Tarihçi Ksenophon'un anlattıklarından ise bu halkın Trabzon ile Giresun'un yükseklerinde yaşadığı anlaşılıyordu. Nitekim 400 sene sonra yöreye gelen Strabon'un yazdıkları da bu bilgileri onaylamaktaydı. Strabon şöyle yazıyordu:

"...Trapezus(Trabzon) ve Pharnakia(Giresun)'nun üst taraflarında Tibarenler ve eski zamanlarda Makronlar denen Canlar ve Küçük Armenia(Ş.Karahisar-G.Hane civarı) bulunur... "

M.S 551 yılında Doğu Karadeniz'e gelen tarihçi Prokopius, Can halkının yaşadığı Canika adlı bir bölgeden bahsetmekteydi. Prokopius doğu sınırının bugünkü Trabzon'un Of ilçesi olarak gösterdiği bu bölgenin batı sınırı hakkında bir bilgi vermemektedir. Bununla birlikte bugün Samsun ve Ordu illerinin güneyindeki dağların Canik dağları ve Giresun dağlarının kuzey kesiminde kalan alanın da halk arasında Cenik olarak adlandırıldığını göz önüne alırsak bu bölgenin Samsun'a kadar uzandığını söylemek mümkündür.

Mosinekler (Heptakometler/Byzerler)
Mosinek aslında bu halkın asıl adı değildir. Ağaçtan yapılma kulübe şeklinde ve Mosin adı verdikleri yapılarda oturdukları için ilkçağ tarihçilerince Mosinek olarak adlandırılan bu halkın gerçek adının ne olduğunu ya da diğer bir deyişle kendilerini nasıl adlandırdıklarını bilmiyoruz.

Ksenophon bu halkın Ordu ile Giresun arasında yaşadığını yazmaktaydı. Yine Khalybler'den bir kısmı da bunların boyunduruğu altında yaşamakta ve daha ziyade maden ocaklarında çalışmaktaydılar. Mosinekler aralarında siyasi düşmanlık bulunan iki kola ayrılmışlardı. Ancak batı kolu, Yunanlılarla işbirliği yaparak doğu kolunu yenmeyi başardı.

Strabon da Mosinekler'den bahseder. Onun yazdıklarına göre çok savaşçı olan bu halk Roma komutanı Pompeius'un ordusu bu yöreden geçerken üç Roma bölüğünü imha etmişlerdi. Strabon şöyle yazmaktaydı:

"...şimdi bu dağlarda yaşayan insanlar tamamiyle vahşidir. Fakat Heptakometler daha da kötüdür. Bazıları ağaçlarda veya seyyar ahşap kulelerde yaşarlar. Bu kulelere Mosin dendiğinden, antik devirde bu insanlar Mosinekler olarak adlandırılmışlardır. Bunlar, vahşi hayvan eti ve ceviz yiyerek yaşarlar ve kulelerinden atlayarak yolculara saldırırlar. Heptakometler, Pompeius'un ordusu dağlık ülkeden geçerken, üç Roma bölüğünü imha etmiştir. Bunlar, ağaç sürgünlerinden elde edilen deli balı kaselerle yol üzerine bıraktılar ve askerler bunu yiyip de bilinçlerini kaybedince, onlara saldırarak kolayca hepsini saf dışı ettiler. Bu vahşilerin bir kısmına da Byzeres denir."

Strabon'un 'deli bal' diye bahsettiği bu balın çok yenmesi halinde girilen yarı koma niteliğindeki uyku hali, bugün de Giresun halkı tarafından bilinmektedir ve bu durum "bal tutması" diye adlandırılır.

Pontos döneminde bu devletin hakimiyetine giren Mosinekler'den daha sonraki kaynaklarda bahsedilmemektedir. Roma hakimiyetinden sonra tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

Tibarenler
Heredot bu halkın Pers İmparatorluğunun 19. Satraplık bölgesinde yaşadığını yazmaktaydı. Ksenophon
Kolkhların memleketinde olan Giresun'dan sonra Mosinekler'in ve Mosineklerin uyruğunda yaşayan az nüfuslu Khalyblerin ülkesinden geçtiğini yazmaktaydı. Daha sonra ise Tibarenlerin ülkesi gelmekteydi. Deniz kıyısında birkaç müstahkem yerleri bulunan ve nispeten düz bir araziye sahip olan Tibarenlerin ülkesinde iki gün ilerleyen Yunanlılar Sinop şehrinin kolonisi durumundaki Kotyora'ya (bugünkü Ordu yakınında) ulaştılar.

Strabon da Tibarenlerin yaşadığı yer olarak Trapezus(Trabzon) ve Pharnakia(Giresun)'nın üst taraflarını göstermekteydi. Tüm bunlardan bu halkın Giresun-Ordu arasında ama daha ziyade Ordu civarında yaşadığı sonucuna varılabilir. Mosinekler gibi Tibarenler de Pontos Devletinin yıkılıp yörenin Roma hakimiyetine girmesinden sonra tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

Khalybler/Khaldailer
Khalybler de Giresun'un yerli halkları içinde müstesna bir yere sahipti. Demircilikle uğraşan ve Yunanlılara bu mesleği öğreten halk olan Khalybler, Ş.Karahisar-Giresun-Trabzon-Gümüşhane-Bayburt civarlarında yaşamaktaydılar.Ksenophon Khalybler'den şöyle bahsetmektedir:

"...memleketlerinden geçtiğimiz bütün kavimlerin en cengaverleri idiler. Ve dövüşten çekinmiyorlardı. Zırhları ketenden idi ve karınlarına kadar iniyordu, zırhlarının etekleri sıkı bükülmüş iplerden yapılmıştı. Dizlik ve miğfer de taşıyorlardı. Kemerlerinde hemen hemen Lakonia kılıçları büyüklüğünde bir harp bıçağı sokulu idi. Alt edebildikleri bütün düşmanlarını bununla öldürüyorlardı. Onların kafalarını kesiyor ve çekilirken beraber götürüyorlar, düşmanları kendilerini görebilirse türkü söylüyor ve raks ediyorlardı. Ayrıca yirmi ayak kadar uzunluğunda tek uçlu bir mızrak taşıyorlardı..."

Khalybler, erzaklarını da depoladıkları müstahkem yerlerde oturuyorlardı. Öyleki bugün halk arasında kullandığımız "kelif" kelimesi bu halktan yadigar bir sözcüktür. Diğer bazı Karadeniz illerinde Kalivi olarak da adlandırılan bu yapı , yabani hayvanlarından korunmak amacıyla  dört direk üzerine kurulmuş, iskeleyle çıkılabilen kulübe benzeri bir yapıdır.

Heredot'un da Alizonlar için kullandığı "... ta uzaklardan gelirler, gümüşün yurdu Alybe'den..." şeklindeki ifadesi bu halk ile Lazlar arasındaki bir akrabalık bağını göstermektedir. Zira daha önce de belirrtiğimiz üzere bir kısım tarihçiler Laz adının Alizon adından geldiğini söylemektedirler.

Strabon da Khalybler'den bahseden yazarlar arasındadır. Onun yazdıklarına göre Pontos Devleti güç kaybedince Küçük Armenia Krallığı, Pharnakia (Giresun) ve Trapezus (Trabzon) bölgelerinin üst tarafında bulunan Tibarenler ve Khaldai kavmini egemenlikieri aıtına aldığını bildirir. Daha sonra ise şu notu düşmektedir: "Bugünkü Khaldai kavmine eskiden Khalyb denirdi..."

Khalybler de Mosinekler ve Tibarenler gibi Roma döneminde kimliklerini koruyamamış ve diğer halklar arasında kaybolup gitmişlerdir.

LazGiresun

Perslerden sonraki dönem ve Pontos

Giresun Persler döneminde Pontos adıyla da bilinen 19. Satraplık sınırları içinde kalmıştı. Ancak yukarıda da anlattığımız üzere Giresun ve yöre halkının Perslerle alakası sadece vergi ödemek şeklinde idi. Bunun haricinde kendi başlarına buyruk bir şekilde yaşamaktaydılar.

M.Ö 318'de Pers yönetimine Büyük İskender tarafından son verilince Anadolu'da Hellenistik Dönem olarak adlandırılan dönem başladı. Giresun yöresi de bir müddet Kapodokya Kralığının egemenliğine girmiştir. M.Ö 323-302 yılları arasında devam eden Makedonyalılar döneminden sonra Karadeniz yöresi karışıklıklar içine girmişti. Bu başıbozukluk çok kısa sürdü ve M.Ö. 298 yılında Pontos Devleti'nin kurulmasıyla Giresun yöresi, 230 yılı aşkın bir süre, istikrara kavuştu.

Her ne kadar Yunanlılar Pontos devletini kendi kültürlerinin hakim olduğu, yörenin Yunanlaşmış halkları tarafından kurulmuş bir devlet olduğunu iddia etseler de, aslında Pontos devletinin Yunanlılarla pek de bir alakası yoktur. Pontos devletinin kurucusu durumundaki Mithridates hanedanı Pers kökenliydi. O dönemde Yunanca sadece kıyıdaki Yunan kolonilerinde konuşulmaktaydı, ayrıca yerli halkın Yunanlaşması gibi bir durum söz konusu değildi. Pontos Devleti, yörenin yerli halkları olan Mosinek, Can, Tibaren, Khalyb gibi halklara dayanarak kurulmuş bir devletti. Kısacası Hitit Devleti nasıl bir Anadolu Devleti'yse, Pontos da öyle bir Anadolu/Karadeniz devletiydi.

Giresun Pontos döneminde önemli bir şehir konumundaydı. M.Ö 180 yılında tahta geçen kral 1.Pharnakeias Giresun'un Kerasos olan adını Pharnakeia olarak değiştirmiştir. Bugün Giresun Kalesinde kalıntıları bulunan surlar da bu dönemde yapılmıştı. Bu kralın ölümünden sonra tekrar Kerasos ismi kullanılmaya başlandı.

Pontos devleti M.Ö.91 yılında Anadolu'daki en güçlü devlet haline gelmişti. Bu durum, Romalılar'ın Pontos ülkesine saldırmasına kadar sürmüş, M.Ö 71 yılında başlayan Roma saldırıları sonucu, M.Ö.63 yılında Pontos Krallığı ortadan kalkmıştır.

Lazgiresun

Roma ve Bizans Dönemleri

Pontus Devletinin yıkılıp Roma hakimiyetinin başlamasından sonra Giresun yöresinin diğer yerli halkları süratle kimliklerini kaybederek tarih sahnesinden çekildi. Ancak bunların aksine Canlar Roma ve hatta Bizans döneminde bile kimliklerini kaybetmediler. Roma döneminde Giresun Karadeniz'in oldukça önemli bir şehri durumundaydı. Bu dönemde şehir kendi adına para basma yetkisine sahip olacak kadar gelişmişti.

Ancak Roma döneminin sonlarına doğru, özellikle de Bizans döneminde yörede çeşitli karışıklılar ortaya çıktı. Canlar, Bizans yönetiminden pek de memnun değillerdi. Özellikle ticareti kendi tekeline almak isteyen Bizans'ın kendilerini sömürdüğünü düşünen Giresun ve Trabzon dağlarındaki Canlar, Bizans'a ödemek zorunda oldukları vergileri ödemiyorlar ve başlarına buyruk bir halde yaşıyorlardı. Oldukça savaşçı bir halk oldukları için de, Bizans bir türlü durumu kontrol altına alamıyordu.

Bu dönemde Bizans'ın doğu sınırı Batum civarlarındaydı. Yönetimden hoşnutsuzluk had safhaya çıkınca, yöredeki karışıklıklar isyana dönüştü. Bu isyan sonucu Of'un doğusundaki bölgenin ahalisi, sınır bölgesinde olmanın verdiği avantajla, dışarıdan da destek alarak bağımsızlığını ilan etti ve Lazika Krallığını kurdu. Romanın bu duruma kayıtsız kalmayacağını bildiklerinden Sasaniler'den yardım istediler.

Bizans'ın Sasanilerle devam eden Lazika savaşları esnasında oldukça stratejik bir öneme sahip olan Giresun, Trabzon, Rize yöresi, Bizanslılar tarafından mutlaka Bizans otoritesinin sağlanması gereken bir yer olarak görülüyordu. Bizans'ın asıl korktuğu bu yöre halkının da diğer soydaşları gibi başarılı bir ayaklanma ile bağımsızlıklarını ilan edip, kendi devletlerini kurmasıydı. Eğer böyle bir durum olursa bu yöre belki bir daha asla geri dönmemek üzere Bizans'tan kopacaktı. Bu yüzden çok sert yöntemlerle yerli halkı sindirme politikaları uygulamaya konuldu.

Bizans döneminde Canlara karşı uygulanan ağır asimilasyon politikaları hakkında tarihçi Arrianus'un yazdıkları çok çarpıcıdır. Silahla donatılmış yerlerde ve kralsız yaşadığını belittiği bu halkın Romalılar'a vergi borcu olduğunu fakat kendilerini haydutluğa verdikleri için vergi ödemeye zahmet etmedikierini yazan Arrianus söyle devam etmekteydi:

"Eger tanrı izin verirse ya görevlerini yerine getirecekler ya da köklerini kurutacağız"

Nitekim bu kök kurutma programı çok çabuk yürürlüğe konuldu. Romalı komutan Tzittas, bölgedeki Canları yenerek Roma hakimiyetini kesin olarak sağladı. Önce sık ormanlarla kaplı dağlarda yollar açıldı. Bu yolların emniyetini sağlamak için kuleler inşa edildi ve bu halkın Hıristiyanlaşarak dindar ve itaatli insanlar olması ve imparatorluğun sınırlarında muhafızlik yapmaları için çalışıldı. Dönemin en yaygın dini durumundaki Hristiyanlığı kabul eden veya zorla kabul ettirilen Canlar, daha sonra bu din aracılığıyla daha hızlı bir asimilasyona maruz kaldılar.

Bizans'ın resmi kilise dili olan Yunanca'yı dayatması sonucu önce kendi dilleri olan Çan Dili'ni yada diğer adıyla Lazca'yı unuttular.(Aşağıda da değinileceği üzere Lazca'nın bugün dil biliminceki bir diğer adı da Çan dilidir). Yunanca'nın iyice kök salmasından ve Çan dilinin unutularak ortadan kalkmasından sonra ise Çanca(Lazca) yer adları değiştirilerek yerlerine Rumca adlar uyduruldu. Nitekim bugün Giresun ve Karadeniz'in dört bir tarafında rastladığınız pek çok Rumca yer adı, bu asimilasyon çabaları sonucu ortaya çıkan ve günümüze kadar ulaşmış olan adlardır.

Bizans'tan ayrılmayı başaran Lazika ahalisi ise kendi kimliğini korumakta daha başarılı oldu. Yer adları Lazca olarak kaldı, dillerini de unutmadılar. Nitekim bugün de Rize Pazar'dan, Gürcistan sınırına kadar olan bölgede antik Çan Dilinin devamı durumundaki Lazca hala konuşulmaya devam etmektedir.

Ancak tüm bu asimilasyon çabalarına rağmen Canlar dillerini kaybetseler de kimliklerini korumayı başardılar. Bugün hala Anadolu'da Samsun'dan Artvin'e kadar uzanan kıyı şeridinde yaşayan halka Laz denmesinin nedeni, yörenin yerli halkı olan ve bugünkü Lazların ta kendisi olan Canlardır.

Canların Lazlarla aynı halk olduğu konusunda pek çok tarihçimiz de hemfikirdir. Bu konuda en uç görüşlere sahip olan tarihçiler bile Canlar'ı Lazlar'ın ikiz boyu olarak tanımlamaktan öteye geçememektedirler. Bugün Lazcanın dil bilimdeki diğer adının Çan Dili olması da, Lazlarla Canların aynı halk olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Lazlar ve Canlar'ın aynı halk olduğuna dair yaşayan örnekler de vermek mümkündür. Mesela Gürcüler bugün hala Lazlara Can/Çan demektedirler. Bugün Anadolu'da Samsun-Artvin arası halkına Laz denmesi gibi benzer bir kullanım da Gürcistan'da bugün hala devam eder. Gürcüler de Samsun-Batum arası halkına Can/Çan demektedirler.

Nitekim bugün Samsun, Ordu ve Giresunluların çok iyi bildiği Canik/Cenik adı da, Canların(ya da Lazların) yaşadığı yöre anlamına gelen ve Bizans kaynaklarında Canika olarak geçen yöre adının bugüne kadar ulaşmış halidir. Bu kelime öz be öz Lazca'dır. (Canika = Can-i-ka. '-ka' eki Lazca'da yakınlık ve sevgi belirten bir ekdir. İsimlerde kullanıldığı gibi, bir halkın yaşadığı yeri belirtmek için de kullanılır: Fatuka > Fadik (Fatma). Acaralika, Canika, Lazika gibi...)

Devam Edecek...

1