Daha önceden de bahsedildiği gibi, 1970’lerin sonunda dünyadaki birçok az gelişmiş ülke gibi Türkiye de, dış borçları ödeyemez duruma gelmiş ve petrol krizinin getirdiği olumsuz koşulların etkisinde kalmıştır. IMF’yle görüşmeler sonucunda 24 Ocak kararları alınmış, bir dizi siyasi buhrandan sonra askeri darbe gerçekleşmiştir. 24 Ocak 1980 kararları, dünyada uygulanmaya başlanan neo-liberal politikaların Türkiye’de uygulanması için alınan bir dizi karardır. Temelde devletin gittikçe ekonomiden elini çekmesi ve ekonomide serbestleşmeyi öngören bu kararlar yeni dünya düzeni olarak tanımladığımız anlayış çerçevesinde biçimlenmiştir. Yeni Dünya Düzeni dediğimiz bu anlayışın temelinde toplumsalcı düşünüşten bireyselciliğe geçiş yatmaktadır. Sistemin içinde bireyleri belli kabiliyetlere sahip, rekabet içinde yarışan ve kendi ihtiyaçlarını sistemin acımasız şartları içinde karşılamaya çalışan kişiler olarak düşünen bu anlayış, özellikle Özal döneminde bütün yanlarıyla topluma verilmeye çalışılmıştır. Bu anlayışa bağlı olarak devletin görevlerinin yeniden tanımlanması gerekmektedir. Sağlık, sosyal güvenlik, eğitim gibi bir devletin vatandaşlarına karşı temel yükümlülüğü olarak düşünülmesi gereken ödevler, yavaş yavaş bireylerin karşılaması gereken şeyler olarak kabul ettirilmek istenmiştir. Bu çerçeve içinde hazırlanan ve uygulamaya konulan 24 Ocak kararları sonrasında, bahsedilen istikrar programı genişlemiş ve yapısal uyum programı halini alacak uzun vadeli bir projeye dönüştürülmüştür.
Genel olarak 1980 sonrasından bugüne Türkiye’nin yaşadığı ekonomik problemlerden bazıları şunlardır: Ekonomideki büyüme hızı dalgalanmaktadır. Dolayısıyla istikrarsız bir büyüme sağlanmaktadır. Bunda alınan dış borçların üretken yatırımlara yönlendirilememesinin ve ekonomideki yapılanmanın rantçı bir çizgide gelişmesinin payı büyüktür. Burada yıllara göre bütçe giderlerinden yatırımlara ayrılan payı gözlemek konunun anlaşılması açısından yararlı olacaktır:
|
Yıllar |
Yatırımların bütçe giderlerine oranı (%) |
|
1980 |
17,2 |
|
1985 |
20,7 |
|
1990 |
14,7 |
|
1995 |
5,3 |
|
1997 |
7,3 |
|
1999 |
5,4 |
|
2000 (İlk altı ay) |
5,0 |
Kaynak Hazine Müsteşarlığı ve Maliye Bakanlığı Resmi
Verileri
Görüldüğü üzere 1980 yılından sonra yatırımlara bütçeden ayrılan pay giderek azalmıştır. Genellikle bu noktada IMF ülkeleri suçlamakta ve yapısal uyum programlarının başarısızlığının faturasını yönetimlere çıkarmaktadır. Ancak gördüğümüz gibi, IMF politikaları çerçevesinde zaten kaynağın üretken yatırımlara yönlendirilmesi mümkün olamamaktadır. Bu sorunla ilgili olan diğer bir sorun da kronik enflasyondur. Enflasyon genellikle yüksek bir çizgide seyretmektedir. İhracat yönelimli bir ekonomi yürütmeye çalışan ülkemizde ihracat artışı da istikrarsızdır ve ithalat artışı genişlemiştir. Kamu sektörü genelde altyapı yatırımlarına yönlendirilmiş, ama diğer taraftan üretken sektörlere kaynak aktarılmamıştır. Türkiye’nin aldığı dış borçlar genellikle tekrar borç alınarak ödenmektedir. Örneğin 1983’de 19,2 milyar dolar olan dış borcumuz 1987’de 40,3 milyar dolara, 1993’de 67,4 ve 1999’da 110 milyar dolara çıkmıştır. Özellikle 1988 sonrasından başlayarak açıklar, hızlı borçlanma ve kayıtdışı ekonomi ve rant ekonomisi ön plana çıkmaktadır. Büyük sermaye sahiplerinden alınan vergilerde indirime gidilmesi ve ihracatçı sektöre mali destek verilmesi sonucunda bütçe açığı ortaya çıkmıştır. Bugün verimsiz diye nitelendirilen KİT’ler yıpratılmıştır. İhracat artışı sağlamak için reel ücretler üzerinde baskı yapılmış ve ücretler hızla aşındırılmış, enflasyon ile de alım gücü azaltılarak iç talep düşürülmüştür.
1998’de dünya ölçeğinde gerçekleşen ekonomik kriz işçi sınıfını vurmuştur. Hükümetin IMF talimatları doğrultusunda uyguladığı anti-enflasyonist politikalar sonucunda 1997’de %9 olan yurt içi talep artışı, 1999’da %0,7’ye düşmüş, yani alım gücü azalmıştır. İşverenler kriz esnasında işçi çıkarmışlardır. Sendikalı işçiler içinde işten çıkarılanların sayısı yaklaşık 123.000’dir. İşverenlerin esneklik istekleri kriz dönemine adaptasyon sağlayabilecek çalışma biçimleridir. IMF’nin sözcülüğünü yaptığı uluslararası tekelci sermayenin en büyük hevesi diğer ülkelerdeki çalışma biçimlerini azami kar için en uygun duruma getirmek, aynı zamanda da ülkelerdeki ticaret şartlarını çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmaktır.
1997 ve 1998 yılları boyunca IMF yetkilileri Türkiye’ye şok tedbirler önerdiler. Hükümetin bugün anti-enflasyonist politikalar olarak duyurduğu uygulamaların yeni olmadığını biliyoruz. Ücretleri azaltmak, sözde tarım reformunu gerçekleştirmek, özelleştirmeleri hızlandırmak, sosyal güvenlik reformu adı altında kamu harcamalarını kısmak için çalışanların kazanımlarını ortadan kaldırmak bu politikaların kapsamındadır. IMF ile 1 Temmuz 1998’de yapılan yakın izleme anlaşması 1961’den beri yapılan 17. anlaşmaydı. 18 Nisan seçimleri sonrasında yönetime gelen 57. Hükümet 9 Aralık 1999 günü IMF’ye bir niyet mektubu vermiştir. Bu niyet mektubunda emeklilik yaşının sosyal güvenlik yasasında yapılan değişiklikle yükseltilmesi, ücretlerin geçmiş değil beklenen enflasyon oranında artırılması, hızlı bir özelleştirme programı, tarımsal destekleme kredilerinin kaldırılması, kamu personelinin azaltılması yeralmaktadır. 22 Haziran 2000 günü verilen niyet mektubu ile bu uygulamaların gerçekleşme durumuna dair raporlar verilmiş, TEKEL, ÇAYKUR, MKEK ve şeker fabrikalarının özelleştirilmesi gündeme getirilmiştir. Niyet mektubunda sosyal güvenliğe ilişkin reform adı altında yapılan düzenlemelerden bahsedilmiş, memur zamlarına yapılan çok düşük düzeydeki artış vurgulanmış ve kamu sektöründeki ücretlerin 2001 ve 2002 yıllarındaki artışlarında hedeflenen enflasyon düzeyinin temel alınacağı belirtilmiştir. Tarım politikalarına da geniş yer verilen niyet mektubunda, devlet bankalarının verdiği kredi sübvansiyonlarının kaldırılmasından ve destekleme fiyatlarındaki hedeflenen enflasyon kadar yapılan artıştan bahsedilmiştir. Dikkat edilirse programdaki uygulamaların tamamı çalışanların kazanımlarını yok etmek hedefine yöneliktir. Toplumdan fedakarlık beklenmesi durumu aslında emekçilerden beklenen fedakarlığı ifade etmektedir. Geçmiş dönemlerde yeterince fedakarlık yapan çalışanların bu fedakarlıklarının sonucu tekelci sermayeye akan paralar ve gittikçe artan iç/dış borç ve faiz bedeli olmuştur.
IMF politikalarının temelinde yer alan kamu harcamalarının kısılması sonuçları açısından en yıkıcı olanıdır. Burada Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerin genelinde olan bir özellikten bahsetmek yerinde olacaktır. Devlet bu ülkelerde her zaman kalkınmanın ana motoru olmak durumundadır. Bu ülkelerde kapitalizm, gelişmiş ülkelere nazaran daha sonra gelişmeye başladığı için, kaynak yaratımında, birçok hizmetin sunulmasında devlet hep baş aktör olmuştur. Batılı ülkelerde refah kapitalizmi olarak adlandırdığımız ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde başlayıp 1970’lere kadar süren dönem, devlet müdahalelerinin en üst düzeyde olduğu bir dönemdir. Bunun dışında özel sektörün çok ciddi bir sermaye birikimi ve deneyimi mevcuttur. Devlet bu ülkelerde sosyal hizmetler için çok ciddi bir altyapıyı zaten oluşturmuş durumdadır. Özellikle bu nedenle IMF’nin politikalarının az gelişmiş ülkelerdeki sonuçları toplumsal açıdan daha yıkıcı olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de devletin kamu harcamalarında kısıntı yapılması gerçekleşmektedir, ancak gelişmekte olan ülkelerde zaten çok cılız olan bu harcamaların daha da kısılması, mevcut durumu daha da kötüleştirmektedir. Bu gelişmekte olan ülkelerde sorunun çok önemli olmadığını göstermez, aksine bu ülkelerde de 1980’den beri gittikçe artan bir sosyal hoşnutsuzluk vardır.
IMF ülkelerde uygulanan politikaları değerlendirirken, başarısız olunan durumlarda bunu genellikle ülkelerin kendi başarısızlıklarına bağlamaktadır. Ancak gördüğümüz gibi IMF politikalarını uygulayan ülkelerin çoğunda programlar iflas etmiş ve bu ülkelerde büyük sorunlar ortaya çıkmıştır. İlginçtir ki gelişme sağlayan ülkeler genellikle IMF politikalarını harfiyen uygulamak bir yana, hemen hemen tersini yapan ülkelerdir. Burada anlaşılması gereken en önemli nokta, bu programların yükünün emekçi kesimler üzerine yüklenmesidir. Başta da bahsettiğimiz gibi farklı sınıflar açısından gelişimin tanımı farklı yapılmaktadır. Ne zaman ki ülkede halk ayaklanmaları ve genel bir hoşnutsuzluk gözlenmekte, ülke yönetimleri o zaman programların başarısızlığını kabul etmektedir.
Şimdi ülkemizde işçi sınıfının çalışma hayatını doğrudan etkileyen bir takım düzenlemelerin IMF ile ilişkisine bakalım. Bunlardan belki de en temel ve güncel olanı özelleştirmedir. IMF’nin yapısal uyum programlarında temel bir yer tutan özelleştirme, hükümetler tarafından borç ödemelerinin karşılanması için dolar bazında kaynak olarak görülmektedir. Aynı zamanda kamu işletmelerinin boş bıraktığı karlı alanlar yabancı sermayeye verilmek istenmektedir. IMF ülkelere ihracat yönelimli bir ekonominin yolunu açarken, aslında işçilerin bugüne kadar kazandığı hakların da törpülenmesini istemektedir. Çünkü daha önce de bahsedildiği gibi uluslararası rekabetin bu denli çetin olduğu ve farklı koşullardaki ülkelerin aynı arenada çarpıştığı bir ortamda, işçi hak ve özgürlüklerinin de, onların gözüyle bir maliyet ögesi olarak, en alt düzeyde tutulacağı kesindir. Ülkeler sırf ihracatta rekabet edemeyecekleri için Türkiye örneğindeki gibi buğdayda bile ithalat yoluna başvuruyorlarsa, sonuç oldukça ağır olacaktır.
IMF’nin tarım konusunda dayattığı politikalar Türkiye gibi tarımdan geçinen nüfusun oldukça büyük olduğu toplumlarda çok tehlikeli sonuçlar yaratacaktır. Zaten tarımsal girdilerin çok pahalı olduğu Türkiye’de, çiftçiler yıllardır devlet desteği ile ayakta durabiliyorlardı. Onlara uygun kredi sağlayan devlet bankalarının bu kredileri kaldırmasıyla, zor duruma düşen çiftçinin imdadına yetişen destekleme alımlarının ortadan kaldırılmasıyla öteden beri kıt kanaat geçinen çiftçiler açlığa terkedilmektedir. Hemen hemen tüm IMF talimatlarında tarımsal destekleme kredilerinin azaltılması ve kaldırılması, taban fiyatlarının belirlenmesi, sübvansiyonda kısıtlama yer almaktadır. Uygulanan bu politikaların hedefi, ulusötesi sermayenin ülkemizin verimli topraklarını kullanabilmesi, tarımda ithalatın artırılmasıdır. Cargill gibi ulusötesi firmalar dünyada bir tohum tekeli oluşturmaktadırlar. Çiftçiler bu tohumlarla daha çok ürün almakta, ancak ürünün tohumunu kullanamamaktadırlar. Çünkü, bu firmalar tohumların genleriyle oynayarak tekrar kullanılmasını önlemekte ve çiftçimizi bağımlı hale getirmektedirler. İthalatta gümrük vergilerinin kademeli olarak sıfırlanması sonuçta tarımda ithalatı artıracak ve tarımcılığımıza büyük darbe indirecektir. IMF talimatlarına uyulduğunun en güzel göstergesi TİGEM’lerin kiralanma adı altında özelleştirilmesidir. 1938’lerde Devlet Üretme Çiftlikleri olarak kurulan, 12 Eylül sonrası TİGEM adını alan bu kurumların arazileri özel sektöre devredilmeye çalışılmaktadır. Devlet Üretme Çiftlikleri kurulduğundan bu yana tohumculuk ve hayvancılık alanlarında çok önemli buluşlar gerçekleştirmiştir. Ancak, 1980’den sonra bu kurumlar yıpratılmış, araştırma-geliştirme faaliyetleri engellenmiştir. Bu kurumların özelleştirilmesi ile birlikte, kalkınmaya dönük faaliyetlerden uzaklaşılacak ve çiftçilerin ihtiyacına dönük her faaliyet, kar amacına uygun olmadığı için durdurulacak ve tarımda ülkemizi geliştirecek yöntemler denenmeyecektir. Tohum tekellerinin ve IMF’nin dışa bağımlılık ve ithalat istekleri gerçekleşecektir. Ayrıca bu politikalar sonucunda ekmeğinden olan milyonlarca çiftçi ailesi kentlere akın edecek, zaten işsizliğin had safhada olduğu ülkemizde onarılamayacak yaralar açılacaktır.
Türkiye’de 24 Ocak kararlarının uygulanmasından sonra IMF talimatlarına bir süre aynen uyulduğunun bir göstergesi ücretlerdir. 1980’de kamu ve özel işletmelerdeki toplam ücreti 100 olarak düşünürsek bu 1989’a kadar gittikçe düşmüş 1988’de en düşük halini alıp 61.7 olmuştur. Ancak 1989’dan sonra yükselme eğilimi gösterip 1993’de en üst düzeye 157,5’e ulaşmış 1999’da 111,3 olmuştur. Artışın sebebi ekonomideki iyileşme değil, işçi sınıfının 1989’dan sonra gösterdiği kararlı mücadelede aranmalıdır. Ücret artışlarından rahatsız olan hükümetler sık sık sendikaları eleştirmişler, 1993’den sonra da yaygın olarak sendikasızlaştırma yoluna başvurmuşlardır. Şimdi IMF politikalarını yıllardır uygulayan bazı ülkelerdeki gelir dağılımını görelim:
|
|
Enyoksul %20’nin payı |
En zengin %20’nin payı |
|
Brezilya |
2,5 |
64,2 |
|
Şili |
3,5 |
63,3 |
|
Meksika |
4,1 |
55,3 |
|
Türkiye |
4,7 |
54,9 |
IMF politikaları zaten kronik düzeyde olan gelir dağılımı bozukluğunu daha da artırmıştır. Hedef olarak gösterilen ülkelerde ve hatta gelişmiş ülkelerde bu uçurum gittikçe artmaktadır. Türkiye’de 1980’den sonra, artan işçi sayısına rağmen, sendika üyesi işçi sayısında hızlı bir düşüş olduğunu bilmekteyiz. Açıktır ki sendikaların işçi hak ve özgürlüklerine ve ücretlere yönelik tutumu IMF politikaları ile ters düşmektedir.
Ülkemizde yıllardır uygulanan IMF politikaları sonucunda 1999 yılında iç borçlar 18 katrilyon liraya ulaşmış, dış borçlar 110 milyar doları bulmuştur. Faizlerin bütçe içindeki payı 1992 yılında 18,2 iken, 1999 yılında %43’e çıkmıştır. 1999 yılında sayıları 4600’ü bulan yabancı sermayeli şirketlerin Türkiye’de sayılarının hızla artması tesadüf eseri değildir. Bu şirketler Türkiye’de IMF politikaları ile gittikçe geriletilen ücretler ve işçi hak ve özgürlüklerinin onlara sağladığı uygun ortamlar için gelmektedir.
Sonuçta yıllardır ekonomide darboğaz yaşayan ülkemizin hala IMF reçetelerine, aslında uluslararası tekelci sermayenin isteklerine uygun hareket etmesi anlaşılmaz bir olay değildir. Amaç yeni dünya düzenini tüm kurumları ve ideolojisi ile yapılandırmaktır. Açıktır ki bu sistemin ekonomisi uygulanan politikaların toplumsal sonuçları ile fazlaca ilgilenmemekte, önemli olanın sermaye çıkarına dönük sonuçlar alma olduğunu açıkça ifade etmektedir. Ekonomik gelişme denilen olayın farklı sınıflara göre farklı anlamlara geldiğini belirtmiştik. Dolayısıyla, uygulanan politikalar sermayeye göre ekonomik gelişmeyi sağlamak için yürütülen politikalardır. Emekçiler olarak bizlerin karşı çıktığı uygulamalar sonucunda yok edilmeye çalışılan kurumların, IMF yoluyla oluşturulmaya çalışılan ekonomik sistemde yeri yoktur. Kamu işletmeleri, sosyal güvenlik kurumları ve sendikalar ulusötesi tekelci sermaye ve IMF’nin oluşturmaya çalıştığı ekonomik sistemin önünde engel olarak durmaktadır. Açıkça söylenmese de yavaş yavaş bu kurumlar yok edilmeye çalışılmakta, sermayenin kar hırsının önündeki engeller bir bir ortadan kaldırılmak istenmektedir.
SONUÇ: IMF NEDİR?
Basitçe toparlayacak olursak, 1980’lerin ilk yarısına kadar IMF ülkelere kısa vadeli istikrar programları uyguluyor, bu ülkelere sözde yardım için borç veriyor ve karşılığında daha az tüketmelerini ve geriye kalan malları da ihraç edip borçlarını ödemelerini istiyordu. Kısacası, kemer sıkma olarak tanımlanan bu politikalarla işçi sınıfının ücretinde gerileme olmuş, alım gücü düşürülmüştür. 1980’lerin ikinci yarısından sonra bu politikaların Dünya Bankası ile IMF tarafından uzun vadeli yapısal uyum programlarına dönüştürüldüğünü, ticarette ve genel olarak ekonomide serbestleşmenin oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz. Daha önce özetlediğimiz yapısal uyum programları ile IMF’nin bugün gördüğümüz asıl işlevi yerine gelmiştir. Borçlu ülkelerin bu borçların faizine ödedikleri miktar 1991’de 113 milyar dolara çıkmıştır.
Sömürgeler döneminde sömürgeci ülkeler, sömürgeleşmiş ülkeler üzerinde doğrudan bir yağma gerçekleştirmekteydi. Bu ülkelerdeki insanlar zorla çalıştırılmakta, ülkenin kaynakları sömürgeci ülkeler tarafından üretim için kullanılmaktaydı. Sömürge düzeninin ortadan kalkması ile birlikte az gelişmiş ülkeler üzerinde hakimiyet kurmanın aracı borçlar olmuştur. Bu borçların ödenmesini sağlayacak ve borçlar karşılığında diğer ülkelere birtakım politikaları zorlayacak kurum olarak da IMF ve Dünya Bankası görevlendirilmiştir. Ulusötesi sermayenin sözcüsü durumundaki bu kuruluşların uyguladığı politikalar ile işçi sınıfı kendi ülkesinde göçmen gibi çalıştırılacak ve rekabet bahane edilerek insanlık dışı çalışma koşullarına mahkum edilecektir.
IMF’nin uyguladığı politikalar ulusal bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi tehdit etmekte ve bağımlılığımızı artırmaktadır. Ulusal ekonominin ve ulus devletin tahribatı anlamına gelen anlaşmaları imzalayan hükümetler, halkımızın birikimleri sonucunda oluşmuş kaynaklarımızı tekelci sermayenin istekleri doğrultusunda yönlendirmektedirler.
Dev gibi büyüyen ulusötesi şirketler önlerinde engel olarak, ulusal ekonomileri koruyucu mevzuatları görmüşlerdir. Bunlar arasında amacı kendi kendine yeterlilik olan bir ekonomi yapısı, ulusal sektörleri korumaya dönük gümrük kotaları ve tarifeleri, işçi sınıfının mücadelesi sonucu hak edilmiş olan işçi hak ve özgürlüklerini korumaya dönük mevzuat vardır. Ulusötesi şirketler bir yandan ticaret serbestliği ile çok ucuz maliyetle üretilen ürünleri ülkelere sokarak ülke ekonomilerini felç etmekte, bir yandan da yeni iletişim olanaklarından yararlanarak emeğin ve hammaddenin ucuz ve bol olduğu ülkelerde sömürge dönemi şartlarında üretim yapmaktadırlar. Ticaret serbestliği denilen mekanizma aynı koşullar içinde üretim yapmayan, teknoloji, insan verimliliği ve sosyal şartların birbirinden tamamen farklı olduğu ülkeleri aynı arenada çarpıştırmak anlamına gelmektedir. Bu savaştan kimin galip çıkacağı zaten bellidir. IMF bir kurum olarak bahsedilen bu süreci hızlandırmak ve kolaylaştırmak misyonunu taşımaktadır. Küresel ekonomiye entegrasyon denilen olay sömürgeleştirmenin yeni bir biçimi halini almıştır. Entegrasyonun anlamı daha çok işsizlik, insanlık dışı çalışma koşulları, artan eşitsizlik, toplumsal buhran ve çalışanların sırtındaki borç yükünün giderek artması olmuştur.
IMF sayılan tüm bu mekanizmaların yolunda gitmesi için ekonomik jandarmalık rolünü üstlenmektedir. Gelişmiş ülkelerin tekelinde olan finans sektörünü kullanarak bir yandan ülkeleri borç yoluyla bağımlı kılarken, bir yandan da bu borçlar karşılığında istikrar paketlerini ve yapısal uyum programlarını dayatmaktadır. Demokratik olmayan örgüt yapısı içinde kararlar alınmakta ve bu kararlara az gelişmiş ülkelerin koşulsuz uyması istenmektedir. Karar mekanizmasının sayıca demokratik olması da artık hiçbir şey ifade etmemektedir, çünkü kararın niteliğini oylar değil, dünyadaki güç dengeleri belirlemektedir.
IMF az gelişmiş ülkelerde yaşayan halklar için sefaletin, ayaklanmaların, savaşların bir diğer adı olmuştur. IMF dünya ölçeğinde sömürgeleşmenin gelişmiş ülkelere getirdiği olanakların bu sefer yaklaşık yarım yüzyıl sonra tekrar kurulmaya çalışılmasının aracı durumundadır. Kapitalizm kendi krizini ancak 19. yüzyılın vahşi kapitalizmi koşullarını tekrar yaratarak aşabileceğini anlamış ve 1980’lerden sonra tüm dengeleri bu yönde değiştirmek ihtiyacını hissetmiştir. IMF’de bu operasyonun temel aktörlerinden biridir.
IMF’nin politikalarından medet ummak yerine ulusal kalkınmayı nasıl gerçekleştirebileceğini düşünmeyen hükümetlerin yönettiği ülkenin geleceği, örnek verdiğimiz Latin Amerika ülkeleri gibi olacaktır. Hükümetlerin dünyadaki örnekler açıkça ortadayken IMF talimatlarına boyun eğmesi özelleştirme gibi ideolojik bir tercihtir. Bahsettiğimiz gibi ekonomik gelişim işçi sınıfı için ayrı şeyi, sermaye için ayrı şeyi ifade etmektedir. Açıktır ki hükümetin uyguladığı istikrar programı hedefleri tuttursa bile, emekçilerin ve emekten yana olan herkesin ilk soracağı soru sosyal maliyetlerin ne olduğu sorusu olmalıdır. Çalışanların gelirlerinin ve hayat standartlarının düştüğü, ancak sıralanan ekonomik göstergelerin hedefleri tutturduğu bir sistem işçi sınıfı için birşey ifade etmemektedir.
İşçi sınıfı 1995 grevlerinde ve 24 Temmuz büyük mitinginde tavrını sloganlarla açıkça ortaya koymuştur: “Kahrolsun IMF, Bağımsız Türkiye!” İşçi sınıfımız bu anlayış çerçevesinde ülkemizin ulusal egemenliğinin ve bağımsızlığının yüceltildiği politikalar için mücadele etmektedir ve edecektir. Bu konuda TÜRK-İŞ’in tavrı nettir. 18. Genel Kurul kararlarında da belirtildiği üzere, ‘Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar işçi temsilcilerinin de katılımıyla Uluslararası Çalışma Örgütü benzeri bir yapıya kavuşturulmalı ve demokratikleştirilmelidir.’ Yani bu haliyle IMF tasfiye edilmelidir. ‘IMF ve Dünya Bankası tarafından geliştirilmekte olan biçimiyle istikrar ve yapısal uyum politikaları uygulamasından vazgeçilmelidir.’ ‘1980’li yıllardan bu yana gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde uygulanan ve sermayenin uluslararası çıkarlarına öncelik tanıyan ekonomik politikalar terkedilerek, insana öncelik veren ve sosyal devlet anlayışına dayalı politikalar benimsenmelidir.’
Dünyanın her yerinde IMF politikalarının nasıl facialara yol açtığı gün gibi ortadayken, hükümetlerin uygulamaya koyduğu politikaların amacı ve hedefi işçi sınıfı için gittikçe açık hale gelmektedir. Dünyanın dört bir tarafında, işçi sınıfı kendi çıkarları ile ulusötesi tekelci sermayenin sözcüsü olan IMF’nin savunduğu politikaların kolladığı çıkarlar arasında tam bir çelişki olduğunu anlamaya başlamakta ve mücadelesini bu anlayışla sürdürmektedir. Hükümetlerin öne sürdüğü bahaneler ve politikalarını meşru kılma çabaları boşa çıkmaktadır.
Enflasyonun sorumlusu olarak emekçileri gösteren ekonomik istikrar programlarının dayattığı ücret artışlarına yönelik kısıtlamaların hiçbir mantıksal tabanı yoktur. Türkiye’de onyıllardır uygulanmaya çalışılan ve sonuçları her zaman yıkıcı olan bu programların inandırıcı bir tarafı olmadığı yaşadığımız deneyimlerle gün gibi ortadadır. İşçi sınıfımız IMF’yi dünyadaki diğer gelişmelerle ve ülkemizde bire bir yaşanan sorunlarla bağlantılı olarak görüp, sendikasıyla elele vererek bu uygulamalara karşı mücadelesini sürdürecektir.
KAYNAKÇA
Eğilmez, M. 1996. IMF Dünya Bankası ve
Türkiye. İstanbul: Tütünbank
Harrod, J. 1992. Labour and Third World
Debt. Brussels: ICEF.
Koç, Y. 1999. Sendikacılığın Güncel
Sorunları. TÜRK-İŞ Eğitim Yayınları.
Mander, J, G. Edward.1996. The
Case Against Global Economy. San Francisco.
Sönmez, S. 1998. Dünya
Ekonomisinde Dönüşüm: Sömürgecilikten Küreselleşmeye. Ankara: İmge Yayınları.
97-99 PETROL –İŞ Yıllığı. 2000. İstanbul.
|
|
|
|