| İstanbul'un
İtalyan karakterli bir kent olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Mesela kubbe
teknolojisinin Roma'dan geldiğini, metropol karakterini ilk kez Roma döneminde
elde ettiğini... Ya su kemerleri... Ve daha sonra gelen Venedikliler, Floransalılar,
Pisalılar, Amalfililer... Ve Ceneviz özerkliği... Galata Kulesi, Podesta,
Galata'nın doğurduğu Levantenlik... Ve onlarla birleşen 19. yüzyılın beyin
ve beden göçmenleri... Batılılaşma ile başlayan o levantinik dünya kenti
olgusu... Ve bunun hemen her alandaki İtalyan öncüleri. Bu öncülerin torunları,
uzantıları... Bizans - Osmanlı izleri taşıyan insanlar... İstanbul İtalyanlığı
kent tarihinde 9. yüzyıldan beri varlığını gösteren bir unsur. Ama öyle
bir unsur ki, hiçbir zaman durgunlaşmamış, erimemiş, ölmemiş, bilakis her
dönemde yeni unsurlarla zenginleşip canlılık kazanmış bir unsur.Günümüzde
İtalyanlar çok azalmalarına rağmen, özellikle İstanbul mimarisinde kalıcı
izler bırakmışlar ve İtalyan yaşamasanatı İstanbul'a yansımış durumda. |
Bizans'ı kent haline sokan Romalılardır. Romalılar Bizans'a çok şey kazandırmışlardır.
Ayasofya'nın özünde Roma teknolojisi yatar. Kubbe teknolojisi Romalıdır.
Ayrıca Ayasofya'da 300 yıl önce yapılmış Valens Kemeri de Romalılar'ın
eseridir, diyor Mimar Mete Göktuğ ve "Bizans'ın su meselesini Romalılar
çözdü. Yüzyıllarca Osmanlı ve Bizans Romalılar'ın oluşturduğu su ile yaşadı.
Yıkandı, abdest aldı, yemek yaptı," diye devam ediyor.
Ceneviz İtalyanları Galata'ya yerleştiklerinde, Ayasofya ve Valens Kemeri
idi Konstantinopolis'in kent imgeleri. İtalyanlar Galata Kulesini karşı
bir imge olarak yaptılar.
Ortaçağ'da Cenova ve Venedik gibi tüccar cumhuriyetlerin uyruğu tüccarlar
Akdeniz'de yerleşmiş, İtalyan kültür ve dili zaten buralara girmişti. Ve
birçok liman kentlerinde Cenovalı ve Amalfi'den gelen Venedikli ailelere
rastlanıyordu. Prof. İlber Ortaylı İtalyan insanını bir bakıma "şark kültürüne
mensup garplı" sayıyor. Ortaylı bunların hiçbir zaman 19. yüzyıldaki İngiliz
ve Fransız kolonlar gibi olmadıklarını, bulundukları çevre ile kaynaştıklarını
ve aynı denizin insanları olup aynı kültürü paylaştıklarını söylüyor.
Siyasal Bilimler profesörü Aldo Baldini de Birinci Dünya Savaşı sonunda
Güney Anadolu'daki İtalyan işgalinde hiç bir önemli çatışma ve olayın olmadığı
şeklindeki söylentileri doğrulamıyor değil. Aynı zamanda Casa d'Italia
ikinci başkanı ve milli binici olan Baldini, formel ve kısa sürmüş olan
İtalyan işgalinde bile ilişkilerin iyi olduğunu söylüyor. İstanbul Maçka
doğumlu Prof. Baldini Türk İtalyan ilişkileri konusunda adeta uzman. Roma
Üniversitesi Siyasal Bilimler bölümü mezunu Baldini'nin doktora tezi "1917-1924
yıllarında Türk milliyetçiliği ve İtalyan - Türk ilişkileri" Tezi hazırladığı
yetmişli yıllarda ise hocası büyük İtalyan siyaset adamı Prof. Aldo Moro.
Aynı zamanda ünlü "Tarihsel uzlaşma" fikrinin de babası olan Prof. Moro,
Baldini'nin tezini kitap halinde yayımlamasını önermiş o zamanlar.
Aldo Baldini'nin ailesi yüz küsur yıl önce Udine Trieste arasında yer alan
Palmanova'dan gelip Beyoğlu Postacılar Sokağı'na yerleşmiş. Büyük dede
Guisto Jogna tanınmış bir makine tamir ve inşa şirketinin başı. Baldini'nin
babası Umberto Baldini de uzun yıllar Societa Italiana di Beneficenza'nın
yani İtalyan Yardımlaşma Derneği'nin başkanlığını yapmış bir kişilik.
ESKİ VENEDİKLİ, CENOVALI AİLELER
İstanbul fethedildiğinde buradaki Cenovalı ve Venedikli koloni yerlerinde
bırakılıyorlar. Kırım ve Trabzon alındığında buradan da Cenovalı aileler
İstanbul'a getirtiliyor. Cenova Zecchino'su Pera'da uzun zaman en iyi para
olarak kalıyor ve Cenova Podestası Osmanlı devrinde de işlerliğini Venedik'in
varlığını yitirdiği 18. yüzyıl başına kadar sürdürüyor. Podesta binasının
Galata Voyvoda Sokak'ta yer aldığını biliyoruz. İstanbul'da Ceneviz dönemlerinden
beri yaşayan, bazıları sonradan Fransız, Alman, Avusturya uyruğuna geçmiş
tüccar, banker, sefaret dragomanı olan tanınmış aileler var. Örneğin Doria,
Novoni, Olivieri, Brutti, Corpi, Chiavari veya Testa, Contarini, Gritti
ve Pisani. Bunlar da dragoman aileleri: Marini, Silvestri, Paradi, Orlandiler
de Venedikli hanedanlar.
Alphonse Belin'in yazdığı "Historie de la Latinite de Constantinopolis"
adlı eser bu aileleri anlatan en iyi kaynak durumunda.
Biz bu bağlamda isminden de anlaşılabileceği
gibi Girit kökenli olan Gritti ailesinin biraz üzerinde duralım. Venedik
Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yere sahip bu aileden Andrea Gritti İstanbul'da
buğday ticaretinden zengin oluyor, çok lüks bir hayat yaşıyor ve Yunan
asıllı İstanbullu bir kadından dört çocuk sahibi oluyor. Osmanlı - Venedik
savaşlarında aracı durumuna gelerek savaşları durdurduğu gibi, Balyozların
ikamet sürelerini uzattırmayı da başarıyor. Özellikle Venedik devlet başkanlığına
getirilmesiyle birlikte Osmanlı - Venedik ilişkileri altın çağını yaşıyor.
Venedik ise Rönesans döneminin zirvesine çıkıyor. Oğlu Alvise (Luigi) Giritti
gayrimeşru bir ilişkiden doğmuş olması yüzünden Venedik'te pek barınamıyor
ve İstanbul'u benimsiyor. Safran, şarap, altın, gümüş, tuz ve buğday ticareti
yaparak servet edinen bu zat, Erdel ve Macaristan'da sürdürdüğü siyasal
faaliyetin dışında Osmanlı - Venedik ilişkilerinde de önemli roller üstleniyor.
1531'de Müslüman oluyor ve Erdel Beyliği'ni elde ettiği sırada öldürülüyor.
Alvise Gritti'nin babasından kalma Pera'daki konağı muhafaza ettiği gibi,
daha da büyüğünü yaptırdığı ve gelen Venedik temsil ailelerini burada misafir
ettiği bilinir. Söz konusu konağın bulunduğu yere Begoğlu denmiştir ki,
Beyoğlu ismi büyük bir olasılıkla buradan gelmektedir.
Kökenleri eski Cenevizliler'e kadar dayanan bir aile de Corpi'ler oluyor.
1200'lü yıllarda İstanbul'a yerleşen Corpiler'den İgnace Corpi 19. yüzyılda
tanınmış bir banker. Tepebaşı Amerikan Elçiliği'nin de ilk sahibi olarak
bilinen Corpi daha önceleri siyasette de etkin bir rol oynuyor. İngilizler'in
Osmanlı Rus savaşlarında Osmanlı tarafını desteklediği bilinir. Ancak aynı
İngilizler'in savaşı da destekledikleri görülüyor. Osmanlılar'a "Paranın
yarısını biz veririz, diğer yarısını da bankerlerden alın," demeleri de
bunun bir kanıtı. Daha sonra bankerlere olan borcunu ödeyemeyen Osmanlı
Devleti, kendisini destekleyen bankerlerden olan Corpi'ye bir arazi veriyor
Mora taraflarında. Corpi araziyi almaya gittiğinde "Bu toprak artık Yunanistan'a
aittir," diyorlar. Böylece artık Yunan bağımsızlık devriminin patladığını
anlıyor tanınmış banker. Bu hikâyeyi Aldo Baldini'den dinliyoruz. Baldini
aynı zamanda Corpi'nin yakın akrabası.
GARİBALDİ VE SOCIETA
"İtalyanlar Osmanlı İmparatorluğu'nda bir Latin milleti olarak örgütleniyorlar
ve Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı diğer Avrupalılar da bu millet grubundan
sayılıyor. Bu nedenle de 18. yüzyıl sonuna kadar İtalyanca tüm Katolik
Avrupalılar'ın dili durumunda. Bundan sonradır ki Latin milleti denen grup
Fransızca kullanmaya başladı," saptamasını yapıyor İlber Ortaylı. Gerçekten
de 19. yüzyıl Levantenleri kendilerine özgü demode bir Fransızca kullanıyor.
Ancak İtalyanlar kendi dillerini devam ettiriyorlar gene bu dönemde. İtalya'nın
her bölgesinden ve her sınıf halktan göçmen İstanbul, İzmir ve İskenderiye
gibi kentlere göçmeye başlıyor. İtalya'daki ekonomik kriz ve işsizlik sonucu
bu kentlerde şanslarını deneyenler arasında inşaat işçi ve ustaları önemli
bir grup. İşte bu koşullarda 1863'te İstanbul'da İtalyan İşçileri Dayanışma
Derneği kuruluyor. Adı "La Societa Operia Italiana di Mutuo Soccorso" olan
dernek, işçilerin ortak sorunlarına çözüm bulmak amacı ile oluşturuluyor.
Dönem İstanbul'da çok sayıda büyük yapıların inşa edildiği dönem. Bugün
Beyoğlu İstiklal Caddesi Deva Çıkmazı'nda yer alan ve Türkiye Çalışma Tarihi
içinde de adı geçen Societa'nın adı ünlü İtalyan generali ve cumhuriyetçi
vatanseveri Guiseppe Garibaldi ile birlikte anılıyor. 1862'deki Roma yenilgisi
sonrası İstanbul'a gelip Galtasaray Linardi Sokağı'nda (bugünkü Çiçekçi
Sokak) Madam Sauvaigo'nun pansiyonuna yerleşip Fransızca dersler veren
Garibaldi, beraberinde Napolili ve Kırmızı Gömleklilerden oluşan bir siyasal
sığınmacı grup ile geliyor İstanbul'a. İşte bu grup Societa'yı kuruyor,
ilk başkanlığa Garibaldi'yi seçiyor ve Jurnal Sokak'taki ilk binasına yerleşiyor.
Garibaldi 1862 yılındaki doğumgününü Galatasaray'da o dönemin ünlü Naum
tiyatrosunda kutluyor. Gene onun isteği doğrultusunda Societa'nın Prusya'ya
karşı savaşan İtalyan ordusu için 10 bin Frank ve 45 gönüllü gönderdiği
de bilinen bir gerçek.
1862'de Garibaldi ile birlikte İstanbul'a gelen Kırmızı Gömlekliler'den
bir tanesi de Doktor Gennaro Marchesi. Napoli'de Kardinal Andolfi'nin de
yeğeni olan Marchesi dayısının, "Aman bir an önce git buralardan, politik
ortam müsait değil, tutuklanacaksın," öğüdü üzerine İstanbul'a geliyor.
Aynı zamanda mason olan ve ayrıca güzel sanatlara düşkünlüğüyle de tanınan
Marchesi İstanbul'da Beyoğlu'na yerleşiyor. Societa'nın kurucularından
biri oluyor. İstanbul'da doktorluğunu sürdüremediği için bir müddet resim
hocalığı yapıyor. St. Esprit ve birkaç Rum ve Ermeni kiliselerinde, ayrıca
Topkapı, Yıldız saraylarındaki pavyon ve odalarda kendi ekibiyle restorasyon
çalışmaları düzenliyor. Beyoğlu'nda tanıştığı Matmazel Guiseppina ile evleniyor
ve bu evlilikten doğan Ernesto Marchesi de İda Lepori'nin dedesi oluyor.
Bu malumat torun İda Lepori'den.
Bugün Levent'te annesi ile ikamet etmekte olan bayan İda Lepori Cihangir
Güneşli Sokak doğumlu. İtalyan Lisesi'ni bitirdikten sonra Roma İktisat
Fakültesi'nde iktisat okuyup, Neuchatel'de master yapmış.
Societa Operia'nın başkanlığını
bugün Demetrio Monteverde yapıyor. Monteverde çok eski İtalyanlardan sayılmaz.
Porta Civita Nova doğumlu ve elli yıllık buralı. Çiçeklerden oluşan bir
esans fabrikası kurmak amacıyla Türkiye'ye yerleşmiş bir kimyagerin oğlu.
Ancak o zamanlar, yani 40'lı yıllarda imbik alma izni çıkaramadığından
bu arzusu gerçekleşmemiş babasının.
Bugün Firüzağa Akarsu Caddesi Kristal Apartmanı'nda oturan Lucia Borcic'in
büyük dedesi Constantino Fiorentino Rossi işte bu dönem gelmiş Qasalmonte'den.
Mimar olan oğlu Vittorio Rossi Amerikan Konsolosluğu, Haydarpaşa Tren İstasyonu
gibi büyük yapıların inşasına katılmış ve Adana'daki Tütün Tekel Binası'nı
yapmış. Uzun zaman, gene aynı dönem gelen ve İstanbul'da çok ünlenen mimarlardan
Eduardo de Nari ile de çalışan Rossi'nin en önemli yapıtları olarak Galatasaray
Hamalbaşı Sokak'ta "Rossi Evleri" olarak adlandırılan ve bir kısmı bugün
yıkılmış olan konutları sayabiliriz. Vittorio Rossi bu evlerden birinde
kendisi de oturmuş. Rossi'nin Cihangir - Sıraselviler doğumlu torunu Lucia
Borcic'in baba tarafı Avusturya kökenli Levanten Fettel ailesinden. Madam
Lucia Yeşilköy'de bugün artık var olmayan İtalyan ilkokulu Ivrea'ı bitirip,
daha sonra St. Pouchherie ve Sankt Georg'da okumuş. Eşi Emil Borcic de
Hırvat kökenli bir Levanten. Karı koca eski Beyoğlu havasını özlemiyor
değiller. "Societa Operia'da, Casa d'Italia'da çok hareket vardı," diyorlar
ve baloları unutamıyorlar.
EDEBİYATTA İTALYAN UNSURU
Kayıtlara göre, 1885 yılında İstanbul'da 1082 İtalyan yaşıyor iken, 1902'de
bu sayı 2662 haneden yapılan tahmine göre 6 - 7 bin kişiye çıkıyor.
Aldo
Baldini 1939'lara gelindiğinde İstanbul'da İtalyan sayısının 35 bine vardığını
söylüyor.
Giovanni
Scognamillo ile İtalyan yazınını konuşuyoruz. Önce Willis Sperco'dan söz
ediyor Scognamillo. Sperco gazeteci ve yazar. Fransızca yayımlanan "Beyoğlu"
ve "Journal d'Orient" adlı Levanten gazetelerinde yazıyor 30'lu, 40'lı
yıllarda. Zaman zaman "İstanbul" gazetesinde de yazdığı oluyor. Atatürk,
Mussolini gibi dönemin siyasetçileriyle ilgili biyografik kitaplar da yazan
Sperco'nun en tanınmış yapıtı Turing'den çıkan "Beyoğlu Pera iken." Sperco'nun
İstanbul ve İstanbul İtalyanları ile ilgili incelemeleri de var. Gilberto
Primi de Beyoğlu Gazetesi'nin sahibi o dönem.
Edmondo
de Amics de bir başka ünlü yazar ve araştırmacı. Onun da İstanbul isimli
bir kitabı var. Amics buradaki İtalyanlar'ı beğenmeyen bir yazar. 1874'de
Osmanlı ülkesine gelen yazar buradaki İtalyanlar'ın konuştuğu İtalyanca'yı
tuhaf buluyor. "Pera'daki İtalyanlar geldikleri yerin lehçeleri ve mahalli
İstanbul dilindeki kelimelerden oluşan bir İtalyanca konuşuyorlar. Birbirlerini
anlayabilirler ama bizim İtalyanca'yla anlaşmak zor," diye bir değerlendirme
yapıyor.Ayrıca Alphonse Belin'in "Historie de la Latinite de Constantinopolis"
kitabı İtalyan ailelerini anlatıyor.
Sinema
yazarı Giovanni Scognamillo'ya Türkiye İtalyanları'nın sinema branşında
bir temsilcisi olup olmadığını soruyoruz. Scognomillo düşünüyor, "Evet
var," diyor. "Ama Mussolini dönemi sinemasıyla özdeşleşmiş bir oyuncu.
Adı Osvaldo Valenti, Beyoğlu'nun en eski İtalyan ailesiydi Valentiler.
Ve bunlardan biri berberdi. İtalyan kolonisinin favori berberi. Yabancı
uyruklu olduğu için kaçak çalışan bir berberdi. Kendisinin İstanbul doğumlu
olan oğlu Osvaldo daha çocukken annesini izleyip babasını terketmiş ve
Roma'ya yerleşmişti ve zamanla sinema oyuncusu olmuştu. Yani bizim berber
Valenti'nin oğlu 1930 - 1940 yıllarında İtalyan sinemasının sayılı oyuncularından
biri olmayı başardı ve en iyi rollerini de Alessandro Blasetti'nin filmlerinde
buldu. Un avventura di Salvador Rosa (Salvador Rosa'nın Bir Macerası,1940)
La corona di ferro (Demir Taç, 1941) gibi. Daha sonra dönemin başka bir
oyuncusu olan Luisa Ferida ile bir ikili kurdu ve ateşli bir faşist olduğundan
1945'te sevgilisi ile beraber tutuklanıp kurşuna dizildi."
Günümüzde İstanbul İtalyanı olarak ilk akla gelen kişilik Giovanni Scognamillo
oluyor. Oturduğu mahalle de, yaşadığı mekan da en az ismi kadar İtalyan.
Scognamillo Postacılar Sokağı ile Tomtom Kaptan Sokağı arasında yer alan
Glavani Apartmanı'nda oturuyor.
Eski bir Beyoğlu'lu olarak çeşitli yerlerde oturmuş. Asmalımescit'te, Glavani
Sokağı'nda (bugün Kallavi,) Şimdi oturduğu Postacılar Sokağı ise Latin
karakterini hâlâ muhafaza ediyor. Bir yanda Fransız Mektebi, Bir yanda
Glavani Apartmanı, öbür yanda İspanyol Şapeli. Apartmana adını veren İtalyan
zengini Glavani geçen yüzyılda Meşrutiyet Caddesi'nde iki büyük evin sahibi
olmuş. Bunlardan biri daha sonra Büyük Londra Oteli (Hotel Angleterre)
haline getirilmiş. Londra Oteli'nin yanından başlayarak İstiklal Caddesi'ne
çıkan Kallavi Sokak bir dönemin Glavani Sokağı olarak hatırlanıyor.
ANADOLU'DA İTALYANLAR
18. ve
19. yüzyıla baktığımızda yalnız İstanbul ve İzmir'de değil Selanik, Bursa,
Edirne, Zonguldak, Kastamonu, Giresun, Trabzon, Halep, Şam, Trablusgarp,
İskenderiye, İskenderun, Beyrut gibi üç kıta imparatorluğunun birçok liman
şehri İtalyan nüfus barındırır durumda. Bu arada bazı Ortaçağ kolonilerini
ve aynı dönemdeki ticaret ilişkilerini de unutmayalım. Bursa'da daha 15.
yüzyılda tüccar Floransalılar'ın varlığı söz konusu. Aynı yüzyılın Amasra'sı
da bir Ceneviz kolonisi.
Beyoğlu Emir Nevruz Sokak'taki
Rejans Lokantası'nın yanında ciltçi dükkanının sahibi Bruno Vidoni, Giresun
doğumlu olmakla övünüyor. Babaları mühendis Federico Vidoni Giresun'da
belediye işleri yapmış. Vidoni'nin gene mühendis olan dedesi de Yenimahalle
- Yeşilköy arasında daha evvelce bulunan demir köprüyü inşa etmiş. Baba
Federico 1935'te çıkarılan yabancı uyruklularla ilgili 2007 sayılı kanun
yüzünden Türkiye'yi terketmiş. Vidoni ailesi Udine ve Venedik'ten geliyor.
50 yıllık ciltçi Bruno Vidoni Fatin Rüştü'nün ağabeyine, Prof. Fuat Köprülü'ye
cilt yapmış bir usta. Çelik Gülersoy, rahmetli Reşit Saffet Atabinen ve
rahmetli Sait Duhani de yakın arkadaşları. Burada yaşayan İtalyanların
önemli sorunları olmadığını ve genelde mutlu olduklarını öne sürüyor Vidoni,
"biz buradakiler, İtalyadakilerden daha insan, daha kozmopolit ve poliglotuz
(çok dilli.) Türkçe, Rumca, Fransızca, İngilizce, hepsini konuşuruz. İtalya'dakilerin
çoğu bu dilleri bilmez," diyor.
17. yüzyılda
bir Venedik kolonisine sahip olduğu bilinen İzmir'de Frenk mahallesi, Punta
(Alsancak) Kordelya (Karşıyaka,) Karantina Bornova, Buca ve Urla semtleri
İtalyanların ve Levantenlerin iz bıraktığı yerler olarak karşımıza çıkıyor.
Günümüzde
Aliberti, Penetti, Petrini, Bragiotti, Mainetti, Aliotti, Tito, Missir
gibi aileler de hâlâ İzmir'de yaşıyorlar.
İstanbul
İtalyan Ticaret Odası Başkanı, Baron Enrico Aliotti de İzmirli Aliottiler'den
geliyor. Floransa kökenli Aliottiler İzmir'e Sakız Adası'ndan göç etmişler.
Enrico Aliotti'nin büyük dedesinin babası Antonio Aliotti de Toskana granddüşesinin
konsolosu oluyor. Antonio Aliotti bu görevini 1860'a kadar sürdürüyor.
Çünkü az bir zaman sonra üniter bir İtalya kurulacaktır. Büyükbaba Enrico
Aliotti de tütün, pamuk ve incir ihraç ediyor. Firmasının adı "Aliotti
Birederler."
Enrico
Aliotti'nin babası İzmir'de kurulan Şark Halı Şirketi'nin de ortaklarından.
Esas ismi Oriental Carpet Manifacturers (O.C.M.) olan şirket İzmir'deki
halı tüccarlarının birleşmesi sonucu ortaya çıkmış ve zamanında dünya çapında
bir müessese haline gelmiş. Babasının bu şirketin temsilcisi olarak Tebriz'e
tayin edilmesi sonucu Enrico Aliotti bu şehirde dünyaya gelmiş. Daha sonra
da aile İstanbul'a, Beyoğlu'na taşınmış ve Bay Enrico burada Hayriye -
Yeniçarşı caddeleri üzerindeki Gianetti Apartmanı'nda (bugün Ferah Apartmanı)
büyümüş. Daha sonra da Nuruziya Sokak'ta oturmuşlar. Enrico Aliotti Hayriye
Caddesi'ndeki Garibaldi İlkokulu'nda da okumuş.
Esasen
İzmir'de üç ayrı Aliotti ailesinin var olduğunu söylüyor Enrico Bey. Biri
İzmir merkezli, biri Bucalı, diğeri de Kordelyalı (bugün Karşıyaka) Aliottiler.
"Biz Kordelyalıyız" diyor Bay Enrico. Enrico Aliotti ailenin ana kolundan
baron olduğu için bu asalet ünvanını sürdürüyor.
İstanbul İtalyan Ticaret Odası Genel Sekreteri de bir İzmir İtalyanı. Adı
Claudio Petrini. 1840'lı yıllarda Osmanlı topraklarına gelen Petrini ailesi
İzmir Punta'ya yerleşiyorlar. Petriniler Anconalı. Ancona o zamanlar Papato
denilen Papalık'a, yani kilise krallığına ait. Claudio Petrini o dönemler
yoğun bir İtalyan göçünün varlığından söz ediyor; Amerika'ya gidenlerin
avantürye, Osmanlı'ya gelenlerin ise daha yapıcı kişiliklerden oluştuğu.
Dedelerinin yerleşmiş olduğu Punta semti (bugünkü Alsancak) İtalyan göçmenlerinin
en yoğun olduğu yer o zamanlar. İtalyanlar buralarda daha çok ufak mesleklerde
kendilerini gösteriyorlar. Claudio Petrini'nin dedesi İzmir Darağaç'ta
oluşturduğu Petrini firması ile deri sanayisini kuruyor. Babasının daha
sonra Habeş Harbi'ne katılıp, Habeşistan'da yerleşmesi üzerine Claudio
Petrini bu ülkede doğuyor.
TİCARETTE İTALYANLAR
Yeniden İstanbul'a dönelim. Karaköy'de Bankalar Caddesi'ndeyiz. Burada
19. yüzyılda oluşturulan kâgir ticaret ve banka binalarının tümü İtalyanlar'ın
elinden çıkma. O dönem İtalyanlar'ın ticaret hayatında yoğun oldukları
bu bölgede, bir eski Generali Han var. Burada Levante isimli sigorta şirketini
I. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde Rinaldo Levante kurmuş. Adriano Marinovich
ise bu sigorta acentasından emekli. Marinovichler, Karadağ'ın Stolivo kentinden
İstanbul'a gelmişler. Stolivo o dönem Venedik Cumhuriyeti'nin bir eyaleti
olduğundan burada İtalyanca konuşuluyormuş. İstanbul'a Avusturya uyruklu
olarak gelen Marinovichler, orta halli bir aile olarak denizcilik malzemesi
satmışlar. O zamanlar Beyoğlu - Galata bölgesinde denizcilerin cirit attığı
biliniyor.
İstanbul
İtalyan Ticaret Odası'nda sekreter olarak çalışan Bruno Morea da günümüzde
İstanbul'da kalan İtalyanlar'dan bir genç kuşak temsilcisi. 19. yüzyılda
kumaş ticaretinden emekli Torinolu Giovanni Morea'nın torununun oğlu oluyor.
Büyükdede Morea İstanbul'a emekli olunca gelmiş.
Guiseppe Mattalon da İstanbul'da aktif. Mattalon ipek ve kumaş ithalatında
bir numara, geçen yüzyıl sonunda. İtalyan ticaret Odası da var o dönemler.
Fernandez ailesi baharat ihracatı yapıyor. dikiş levazımatı ve tuhafiyede
de La Candelalar revaçta, özellikle 1870'lerde.
Antonio Parma'nın acentasına gelince, o hâlâ Meşrutiyet Caddesi Özbek Han'da.
Parma ailesi gene geçen yüzyılda çay, içki, gıda ve konserve ithalatında
oldukça öne çıkmış bir aile. Buradan bakınca Parma Şirketi 120 yıllık gibi
bir şey. Torino vermutu Fernet Branca ve ayrıca makarna ithalatı Parma
Şirketi'nin tekelinde o dönem. Parmalar ayrıca Bomonti'de şimdiki Sosyal
Sigortalar binasının yerinde Türkiye'nin ilk makarna fabrikasını kurmuşlar.
Dede Guiseppe Parma'nın Hamalbaşı Sokak'ta yaptırdığı Parma Apartmanı,
Tarlabaşı bölgesinin en güzel apartmanlarından biri olma özelliğini bugün
de taşıyor.
Beyoğlu'nda dolaştığınız zaman az da olsa bazı İtalyan kökenli esnafa rastlarsınız.
Bir zamanlar Galatasaray Yeniçarşı'da Türkiye'nin ilk kartonpiyercilerinden
Salvatore Genovesi'nin dükkânı vardı. Burada oğullları Nikola, Salvo ve
Giulio da yardım ederlerdi babalarına.
Tarlabaşı Aynalıçeşme Sokağı'ndaki
Pul Kırtasiye isimli dükkânın sahibi Angelo Teresi'nin dedesinin dedesi
1850'lerde Sicilya'nın başkenti Palermo'dan gelmiş Beyoğlu'na gemici olarak.
Teresi'nin eşiyle beraber yürüttüğü neredeyse tarihi dükkan tüm Aynalıçeşme
sakinlerinin, özellikle öğrencilerin kırtasiye gereksinimlerini en yoğun
biçimde karşılayan mekan durumunda. Giogio Casagrande ise Balıkpazarı'nda
manav. 50 yıldır götürdüğü dükkanı babadan kalma. Dedesinin babası geçen
yüzyıl Cenova'dan gelmiş ve Feriköy'de faytonculuk yapmaya başlamış. Casagrande
ailesi o gün bugündür hâlâ Feriköy'de oturuyor. Hayatında hiç İtalya'yı
görmemiş olan Bay Giorgio'nun gene aynı işi yapan oğlu Alessandro şu anda
Kayseri'de asker, bando bölüğünde.
YEMEK VE RESTORAN KÜLTÜRÜ
Türkiye
İtalyanlarında yerli halklardan yani Rumlar, Türkler, Ermenilerden etkilenip
dolayısıyla İtalya'dakilerden farklı olarak oluşturulmuş bir kültür saptamak
zor. Yemek alanında da aynı şekilde. Beyoğlu'lu olanlar bilir ki meşhur
bir rostoları vardır. Pazar günleri yerler. Yanında makarna yaparlar ve
etin salçalı sosu ile karıştırırlar. Yanında çok kez Chianti şarabı içilir.
Tatlı olarak Panetone'leri ünlüdür. Panetone kuru üzüm, portakal kabuğu
ve konyak içeren bir kuru pastadır ve Noel'de çok yenir. Bir de Crudo isimli
pişmemiş jambonu sever İtalyanlar. Peki nerelere gidip yemek yerler veya
yerlerdi?
Geçmişe bakınca Degüstasyon ilk akla geleni. İstiklal Caddesi'nde Citè
de Pera'ya (Çiçek Pasajı) girerken sağda bugün Gold adlı fast food restoranın
bulunduğu mekanda yer almış Degüstasyon. 1920'lerden başlayarak 1978'deki
Çiçek Pasajı çöküşüne kadar Edmondo Morigi'nin yönetiminde ağırlıklı olarak
İtalyan yemekleri sunan lokanta, daha sonra Çiçek Pasajı'nda açılan küçük
meyhane ve restoranların tümüne öncülük ediyor. Ahmet Haşim, Yahya Kemal,
Eşref Şefik, Süleyman Nazif, Münir Nurettin Selçuk ve Adnan Menderes'in
sık sık uğradığı bu mekânın adına bazı şairlerin şiirlerinde, yazarların
romanlarında da rastlıyoruz.
Bugün de İstanbul'un birçok yerinde severek gidilen İtalyan lokantaları
var. Ancak geçen ay Yeniköy'deki Avunduk Köşklerinde açılan Mafalda Restoran'ın
ayrıcalığı başka. Restoranın sahibi Leonardo Armanlı Guiseppe Carlotti'nin
torunu. Guiseppe Carlotti İstanbul'un ilk kanalizasyon kapaklarını inşa
eden adam. Guiseppe Carlotti'nin Natalie Carlotti ile birlikte geçen yüzyıl
sonunda Şişli'de kurduğu "Karlotti Biraderler" şirketi, D'Apei firmasının
yanısıra Türkiye'nin ilk demir döküm şirketlerinden biri. Mafalda Restoran'ın
adı Leon Armanlı'nın annesi Mafalda Hanım'dan geliyor. İtalya'dan, Amerika'dan
gelen möblelerin havası, duvarda asılmış İzzet Kehribar fotoğrafları ve
Pizzacı Fabio ile usta ahçı Sardunya'lı Domenico'nun el hünerleri Mafalda
Restoran'ı günümüzün en sevilen İtalyan ristorantesi haline getirmiş.
YAŞAM BİÇİMİ, KÜLTÜR, SANAT
Şarkı
söylemesini çok seven İtalyanlar'ın yaşlı kuşağı aralarında buluştukları
zaman en çok söyledikeri "Canzone"ler "Canta canta per me", "Santa Lucia,"
"La donna e mobile", "Adormentar mi cosi" "Dormi dormi" (Benjamin Gigli'nin
ünlü şarkısı,) "Mamma," "Volare volare" gibi popüler parçalar.
Müzik
alanında çok gerilere gittiğimiz zaman ilk modern bandoyu Donizetti Paşa'nın
kurduğunu görüyoruz. Guiseppe Donizetti aynı zamanda Muzıka-i Hümayun'un
başında o dönem. Beyoğlu Asmalımescit Sokağı'nda bir konakta oturuyor bu
zat.
İlk tiyatro ve opera binasını da 1839'larda eski Venedik'li bir aileden
gelen Giustiniani adlı bir şahıs yaptırıyor. "Fransız Tiyatrosu" adını
taşıyan bu tiyatronun tarihteki önemi, Osmanlı'da halka açık ilk operet
ve müzikli oyunların oynandığı yer oluşu.
Pera'da kurulan bir başka tiyatro da İtalyan cambaz Bosco'nun gene 1940'larda
oluşturduğu tiyatro.
Türkiye'de modern nota sistemini
kuran da bir İtalyan; Guido da Arezzo.
Naum Tiyatrosu kurulduğunda sanat
direktörlüğüne ilk getirilen adam Mösyö Guatelli.
Pera'da o zaman çeşitli İtalyan eğlence kurumları olduğu biliniyor. Bunlar
Croissant, Odeon ve Linardi Sokak'taki (bugün Eski Çiçekçi) Concordia.
Rosario Nava da sivil müzik hayatının temelini atan adam, St. Marcello
konservatuarında kompozisyon tahsili yapmış ve bilahare müzik yöneticisi
olmuş. 1895 yılında ilk kez bir senfonik konçerto besteleyen Nava 15 Mayıs
1901'de Guiseppe Verdi'nin anısına "Konstantinopolis'te Müziğin Tarihi"
adlı eseri yayımlatmış. Rosario Nava ayrıca Societa Musicale adını taşıyan
ve içinde önemli müzik olaylarının cereyan ettiği müzik kulübünün de yönetimine
getirilmiş.
Avukat olan Enrico Furlani'in kızı da aynı dönem bir piyanist. Çeşitli
besteleri var. Toccata'sı ünlü. Matmazel Furlani Paris Üniversitesi'nde
konser piyanisti olarak çalışmış. Özellikle Trard Salle'da büyük başarıları
var. Müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler alan "İspanyol Serenadı" ve
"Türk Rapsodisi" adlı besteleri İstanbul'da ün kazanmış.
Kemancı
Centola'dan bahsetmeden geçmeyelim. Zarif bestelerin sahibi Centola, Maiella'daki
St. Pietro Konservatuarı'nda öğrenim görmüş. Berlin'de de master yapan
Centola daha sonra Napoli Quartett Topluluğu'nda çalışıyor ve bir turne
kapsamında İstanbul'a geliyor. Ve akabinde İstanbul'a yerleşip burada bir
müzik okulu açıyor.
Bir de rahip Ciciriello var aynı dönemlerde. Kilise müziğini İstanbul'da
ilk başlatan kişi. Ciciriello bir kız korosu kuruyor ve ayrıca da İstanbul
Spirito Santo Latin Kilisesi'nde orgcu olarak çalışıyor.
Daha sonraki cumhuriyet dönemlerinde fazla dikkat çekebilecek müzisyene
rastlamıyoruz. Yalnız 40'lı ve 50'li yıllarda Park Oteli'nin piyanisti
ve Ses Tiyatrosu orkestra şefi Maggi var. Nuruziya Sokak'ta oturan Maggi,
dönemin yerli caz, tango şarkıcılarının repertuarlarını yapıp notalarını
yazıyor.
60'lı yıllara gelince de başka bir İtalyan olan Taki Cenerini sivriliyor.
Cenerini bir akordeon virtüözü. İtalyan uyruklu ve dolayısıyla çalışma
hakkı olmayan bir berberin oğlu olan Cenerini daha çok genç yaşlarda gazino
çalışmasıyla tecrübe kazanıyor. Çünkü gazinolar o dönem çalışma müsaadesi
sormuyorlar. Taki Cenerini asıl yükselişini 50'lerde İstanbul Radyosu'nda,
60'larda da Hilton Oteli'nde yaptığı programlarla gerçekleştiriyor. Taki'ye
bu programlarda iki kişilik bir orkestra eşlik ediyor.
80'li yıllarda Türkiye'de ilk olarak feminist içerikli şarkılar yazıp,
besteleyip, yorumlayan Maria Rita Epik de İzmir İtalyalarından.
Resim branşına gelince, karşımıza ilk önce Fausto Zonaro, Amadeo Preziosi
ve Giovanni Brindesi çıkıyor. Malta doğumlu Preziosi, İstanbul'a 1840'lı
yıllarda geliyor ve Meşrutiyet - Tarlabaşı caddeleri arasında kalan Hamalbaşı
Sokak'ta Rum kökenli eşi, üç kızı ve oğlu ile birlikte ikamet ediyor. İstanbul
ile ilgili yaptığı resim çalışmaları yabancı turistler tarafından gezi
hatırası olarak satın alındığı için çoğu Türkiye dışındaki ellerde. Preziosi
yapıtlarında kalem, mürekkep ve suluboya kullanıyor.
Masi kentinden 1891'de İstanbul'a gelen Fausto Zonaro ise yapıtlarında
kenti betimliyor. Zamanla II. Abdülhamit'in de takdirini kazanan Zonaro,
Sultan'dan "Ressam-ı hazret-i Şehriyari" ünvanını alıyor ve kendisine Beşiktaş
Akaretler'de bir atölye tahsis ediliyor. İstanbul'da izlenimci bir tarzda
çalışmış ve talebeleri olan Mihri Müşvik ve Celile Hanım'ı (Nazım Hikmet'in
annesi) önemli ölçüde etkilemiş olan Zonaro'nun oturduğu yer Taksim civarında
bir ahşap ev.
Bir de Giovanni Brindesi var. İstanbul'un günlük yaşantısını ve tarihi
atmosferini resimleriyle yansıtan İtalyan ressam. 1850'de İstanbul'a geliyor
ve 17 yıl Galatasaray Yeniçarşı Sokak'ta ikamet ediyor. Eserlerini Elbisei
Atika, Les Anciens Costumes, Musèe des costumes turcs de Constantinople
ve Souvenir de Constantinople adlı iki albümde toplayan Brindesi 1856'da
yayımlanan birinci albümde II Mahmut dönemi devlet görevlilerinin kıyafetlerini
resmediyor. 1860'da çıkan ikinci albümde de İstanbul'un günlük yaşantısı
ve eğlencelerini. Bu ikinci albümde Galata Kulesi önünde şekerciler, haremde
kadınlar ve halayık, Göksu'da kadınlar, mezarlıkta neyzen gibi konuları
tasvir eden 20 renkli gravür yer alıyor. Söz konusu albümün bazı orijinal
guaşlarını Topkapı Sarayı Müzesi ve İstanbul Üniversitesi Kitaplığı'nda
bulmak olası.
Sanat çevreleri tarafından oldukça başarılı sayılan bu üç ressamın dışında
çok aristokratik formlar içeren çini mürekkebi çalışmaları ile sivrilmiş
bir Lina Gabuzzi ve ressam Salvatore Valeri'nin de hatırı sayılır.
Sinema alanında Mussolini döneminde
sivrilen Osvaldo Valenti'yi, Giovanni Scognamillo'dan dinlemiştik.
İtalyanlar'ın İstanbul'da en etkin oldukları alan hepimiz biliyoruz ki
mimari. 1850'lerden sonra yeni kurulan Galata, Karaköy, Beyoğlu, Harbiye,
Nişantaşı, Eminönü, Tahtakale gibi semtlerdeki büyük apartmanlar ve bazı
özgün yapılar, cami ve kiliseler çoğunlukla İtalyan veya İtalyan kökenli
Levanten mimarların elinden çıkma. Bunların en önemlileri Palazzo Corpi
(daha sonraki dönemlerde Amerikan Elçiliği,) Prusya Elçilik Binası (bugün
Doğan Apartmanı,) Hollanda ve Rusya Konsolosluk binaları (Fossati biraderlerin,)
Karaköy Palas, Maçka Palas, eski İtalyan Sefareti, Majik Sineması (bugün
Taksim Sahnesi,) (Mongeri,) Saray Sineması (Barborini,) Hanif Han (Perpignani,)
İtalyan Hastanesi (Stampa Biraderler,) Botter Apartmanı, Beşiktaş'taki
Şeyh Zafir Türbe kitaplık ve çeşmesi, Sultanahmet'te yanan Ticari İlimler
Akademisi (D'aronco,) St. Antoine Kilisesi (Mongeri)dir.
Bu mimarlardan en önde gelenleri Raimondo D'aronco, Giulio Mongeri ve İsviçreli
İtalyan Guiseppe ve Gaspare biraderler.
Venedik'te Stille Florale'nin seçkin kadrosunda yer alan Udineli Raimondo
D'aronco Türkiye'de Art Nouveau akımının öncülerinden. D'aronco söz konusu
üslupta en fazla sivrilen mimar olarak İstanbul tarihine geçmiş durumda.
İstanbul doğumlu Giulio Mongeri ulusal mimari üslubunun öncüsü sayılıyor.
Türk kültür ortamındaki değişimleri mimari ürüne yansıtıyor. Yapıtlarını
üç farklı dönemde ele almak mümkünse bunlar İtalyan etkili seçmeci, Osmanlı
canlandırmacı ve modern dönemler. Bu son kategoriye Nişantaşı'ndaki özel
malikanesi (bugün Güzelbahçe Kliniği) ve Bursa'daki Çelik Palas Oteli dahil
edilebilir.
Fossatiler'e gelince, bunlardan Gaspare Trajano 1836'da Petersburg'da "Saray
Mimarı" ünvanını aldıktan sonra Rus Elçiliği'ni yapması için İstanbul'a
gönderilmiş. Buradaki kardeşi Guiseppe de dahil olmak üzere geniş bir İtalyan
ve yerli sanatçı ekibiyle çalışmış. Reşit Paşa'dan destek almış. Rus Elçiliği'nin
getirdiği rezonans sonucu daha sonraları elliyi aşkın projeyle görevlendiriliyor.
Böylece İstanbul'un yenilenmesine önemli katkıda bulunuyor. Ayasofya restorasyonu,
yanan Naum Tiyatrosu ve Reşitpaşa Sahil Sarayı (bugün Baltalimanı Kemik
Hastanesi) önemli yapıtları arasında yer alıyor.
Reşitpaşa Sahil Sarayı ile Boğaziçi'ndeki kâgir saraylar dönemini başlatan
Fossati ile İstanbul mimarlığında İtalyan kökenlilerin çoğunlukta olduğu,
yabancı ve Levanten mimarların etkin olduğu bir dönem başlıyor. İstanbul'daki
diğer önemli mimarlar olarak Eduardo de Nari'yi, İstanbul doğumlu Giorgio
Domenico Stampa ve Ercole Stampa biraderleri, Giacomo Leone'yi ve Salvatore
Fleri'yi sayabiliriz.
İstanbul'da, özellikle Beyoğlu ve Galata semtlerinde hâlâ birçok sokak,
meydan ve pasajlar İtalyan karakteristiğini taşıyor. Bunların içinde Tomtom
Kaptan Sokağı, Postacılar Sokağı, Hayriye Caddesi, Faik Paşa Sokağı, Cihangir'deki
Aslanyatağı Sokağı ve çevresi, Tünel Pasajı, General Yazgan Sokağı, Sofyalı
Sokak, Galata Şahkulu çevresi, Kule Meydanı, Lüleci Hendek Sokağı, Serdar-ı
Ekrem Sokak, Voyvoda Sokağı, Aynalıçeşme Caddesi ve Bankalar Caddesi en
çarpıcı örnekler.
İtalya başkonsolosu Giulio Tonini'ye soruyoruz. Tüm bu bölgelerin mimarisi,
kültürü, yaşam biçimi hakkında bir dokümantasyon yok mu, burada bir sokak,
mahalle veya pilot bölge oluşturup, o bölgede İtalyanlar'ın yapmış oldukları
binaların prezervasyonu için bir enstitüsyon kurulmuş olabilir mi? Saygıdeğer
başkonsolos ile görüşürken tüm bu oluşumların henüz tahakkuk etmemiş olduğunu
anlıyoruz. Bazı çalışmaları da yok değil. Örneğin D'aronco yapıtı olan
Tarabya'daki İtalyan Konsolosluğu yazlığı restore ediliyor. Galata Voyvoda
Sokak'taki Podesta binası da onarımdan geçirilmesi düşünülen projeler arasında
yer alıyor.
BİR İTALYAN ECZACI: FAİK PAŞA
Yoksul bir aileden gelen Francesco Della Suda annesinin ölümü üzerine 1826'da
İstanbul'a geliyor ve bir yetimhaneye yerleştiriliyor. Bir süre eczanede
çırak ve Maltepe Askeri Hastanesi'nde eczacı yardımcısı olarak da çalışan
Francesco daha sonra Mekteb-i Tıbbiye'nin eczacı sınıfına giriyor ve asker
eczacı olarak mezun oluyor. Kırım Savaşı'nda ordu sağlık kuruluşlarının
ilaç ve tıbbi malzeme gereksinimlerini karşılamak için büyük bir gayret
sarfediyor. Della Suda ayrıca Londra, Paris, İstanbul uluslararası sergilerine
Osmanlı ilaç koleksiyonlarıyla katılarak onur belgeleri ve madalyalar alıyor.
Eczacılık alanında yaptığı hizmetler nedeniyle "Ordu Merkez Eczanesi Müdürü,"
"Devlet Baş Eczacısı" ve daha 1859'da da "Paşa" ünvanlarını alıyor. Ve
Della Suda'ya "Faik Paşa" ismi veriliyor. Ve Cemiyet-i Eczacıyan der Asitane-i
Aliyye (Sociéte de Pharmacie de Constantinople) ve Cemiyet-i Tıbbiye-i
Şahane (Sociéte Impériale de Médicine de Constnatinople) derneklerinin
kurucularından olan Faik Paşa Sociéte de Pharmacie de Paris'in (bugünkü
Académie Nationale de Pharmacie) ilk Osmanlı üyesi oluyor. 1849'da Beyoğlu
Pera Caddesi (İstiklal Caddesi) üzerinde açtığı Büyük Eczane (Grand Pharmacie
Della suda) İstanbul'un ilk eczanelerinden.
İstanbul'un İtalyan karakteristiği en yoğun sokaklarından biri olan Çukurcuma'daki
Faik Paşa Sokağı adını bu ünlü eczacıdan almış.
İTALYAN KURUMLARI
İstanbul'da bugün İtalyanlara ait kurumlar olarak İtalyan Kültür Merkezi,
Societa Operia Italiana (İtalyan İşçi Yardımlaşma Derneği,) Ospedale Italiano
(İtalyan Hastanesi,) İtalyan Lisesi ve İtalyan Kız Orta Okulu ortaya çıkıyor.
İtalyan Kültür Merkezi 1951'den beri faaliyette. Bu tarihten önce İtalyan
cemaati "Societa Italiano"yu bir kültür merkezi olarak kullanıyor.Bugün
kültür merkezi kütüphanesinde 12 binden fazla kitap var. Bir de turizm
bürosuna sahip olan merkezin önemli etkinliği sinema, tiyatro gösterileri,
konferanslar ve uzun zamandan beri pek çok kimsenin İtalyanca öğrenmesini
sağlayan dil kursları.
Casa d'Italia'da faaliyetlerini sürdüren İtalyan Kültür Merkezi, İtalyan
Ticaret Odası, Societa Italiana di Beneficenza (İtalyan Sosyal Yardımlaşma
Derneği) gibi diğer kurumlarla da bugün aynı binayı paylaşmakta.
Beyoğlu Tomtom Kaptan Sokağı'nda 1919'dan beri varolan İtalyan Lisesi ilk
açıldığı 1888'den beri 3500 öğrenciyi mezun etmiş durumda. Bugün İtalyan
Lisesi'nde kız erkek karışık 500 öğrenci okuyor. İtalyan Kız Orta Okulu
da 1870 yılında Giannina Macchi tarafından ana, ilk ve orta okul olarak
açıldığından beri öğretim yaptığı yer Galatasaray Tornacıbaşı Sokak'ta.
İtalyan Hastanesi'ne (Ospedale Italiano) gelince, bu kurum 1876'da Kral
II. Vittorio Emanuele tarafından İstanbullu mimar kardeşler Giorgio Domenico
ve Ercole Stampa'ya inşa ettirilmiş olan Tophane Defterdar Yokuşu'ndaki
binasında faaliyetini sürdürüyor. 70 yataklı bir tedavi kurumu olarak çalışan
hastanede hemşirelik görevi 11 İtayan rahibe tarafından görülmekte.
Çoğunlukla Ermeni, Rum ve Türk doktorlardan oluşan hastanede bugün İtalyan
doktora hiç rastlanmıyor. Acil hasta kabul etmeyen hastane el cerrahisi
ve mikro cerrahi merkeziyle önem kazanıyor. Kabristan olarak yüzyıl öncesine
kadar Tepebaşı Petit Champs de mord Latin Mezarlığı'nı (bugün Tüyap Sergi
Sarayı) kullanan İtelevantenler o zamandan beri Feriköy Katolik Mezarlığı'nda
gömülüyor. İçinde İstanbul İtalyanları'nın önemli bir bölümünü barındıran
bu kabristan eski Tepebaşı Petit Champs'dan da mezarlık taşları bulunuyor.
Yazımızın başında da belirtmiştik, İtalyanlar Akdenizli, şarklı bir karakteri
de içinde taşıyan bir topluluk. Biz Avrupalılığı ilk onlarda sevdik. Avrupalılarla
aramızdaki köprüyü ilk onlar kurdu. İçimizde bizimle birlikte yaşayan ilk
Avrupalı onlardı. İngilizi, Amerikalısı, Fransızı, Almanı gibi kendilerini
özel konumlarda görmedi bu insanlar. Doğu Akdeniz İmparatorluğu'nun yerli
halklarını egzotik bir tatmin amacıyla kullanmadılar onlar gibi. Misyoner
tavırlarına girmediler. Çünkü bizleri anlayabiliyor, algılayabiliyorlardı
onların tersine.
Bunlar batılı anlamda çağdaş bir kentleşmeyi amaçlayan mücadelemizi yumuşatmıştır
o dönem. Üzerinden geçtiğimiz ipi kolayca bir köprüye çevirmiştir.
Ülkemizde İtalyanca konuşmak veya Türkçe konuşurken İtalyanca kelime kullanmak
hiçbir zaman snob'luk sayılmamıştır. Zaten kullandığımız argo kelimelerin
önemli bir bölümü İtalyanca'dan gelme değil mi?
Halkımızın gidip karnını doyurduğu yerin adı hep "lokanta" olmuştur, "restoran"
değil. İtalyanlar'ın bu topraklarda Levantenliği oluşturabilmesinin kökenini
burada aramalıyız.
IN SHORT
Have you ever considered Istanbul as a city of Italian character? Has it
occured to you, for example, that the city's dome technology arrived from
Rome, that it first acquired its metropolitan identity in the Roman period...
and its aqueducts... And then the Venetians arrived, the Florentines, throngs
from Pisa and Amalfi... And the ule of the Geneose... The Levantine influence
which produced the Galata Tower, Podesta, Galat... And mingling with this,
the migration of brains and bodies in the 19th century... The Levantine
influence brought the sense of a world city... The grandchildren and descendants
of these pioneers... People who carried traces of the Byzantine - Ottoman
period... The Italian influence is an element that has shown its presence
in the history of Istanbul since the 9th century. But it is an element
that has never dulled, diminished or died. It has been enriched and enlivened
by new elements from every period. Though Italians have dropped dramatically
in number today the Italian art of living is very much mirrored in the
city.
Hakkı Sabancalı |
| İstanbul
Maçkalı siyaset bilimcisi Aldo Baldini. Aldo Moro'nun öğrencisi olan Baldini
ünlü Corpi ailesiyle yakın akraba |
| Angelo
Teresi'nin koleksiyonundan 1924 tarihli bir fotoğraf |
| İstanbul'daki
İtalyan İşçi Derneği mensuplarının 20. yüzyıl başında Garibaldi ile birlilte
fotoğrafı. |
| Bruno
Vidoni Beyoğlu'nun en anınmış ciltcisi. Vidoni Giresun doğumlu. Dedesi
Karadeniz kentlerinin yol yapımını üstlenen mühendislerden. |
| Günümüz
İtelolevantenlerinin en popüleri: Sinema yazarı, korku ressamı Giovanni
Scognamillio. |
| İtalya'nın
zarif Başkonsolosu Roma'lı Giulio Tonini İstanbul'un İtelolevanten kültürüne
duyarlı yaklaşıyor. |
| Eski
Venedik Sarayı (Bugün Başkonsolosluk malikhanesi) |
|