Genel
Öğretim
İlkeleri
Mustafa
Ergün
& Ali
Özdaş
Bir
öğretim
sisteminde
yer alan
çeşitli
derslerin
gerek ders
konularının
seçilip
ders
kitaplarının
yazılmasında
gerekse o
dersin
sınıflarda
öğretmenler
tarafından
işlenmesinde
esas
alınan
genel
öğretim
ilkelerinden
bazıları
şunlardır:
1.
Çocuğa
görelik
(veya
öğrenciye
görelik)
ilkesi
Ders
programının
hazırlanmasında
veya
dersin
işlenmesinde
öğrencinin
fizyolojik
ve
psikolojik
özelliklerinin,
bireysel
farklılıklarının
esas
alınmasıdır.
Bu ilke,
Gelişim ve
Öğrenme
Psikolojisindeki
gelişmeler
ve çağdaş
eğitim
akımlarından
"Çocuktan
Hareket
Akımı"
pedagoglarının
görüşleri
sonucu
gelişmiştir.
Eski
öğretim
sisteminde
konuların
seçimi ve
işlenişi,
tamamen
yetişkinlerin
isteklerine
göre
yapılır,
sınıfta da
"öğretmen
merkezli"
bir ders
işlenişi
sergilenirdi.
Bu ilke
esas
alındığında
ise, gerek
konu seçim
ve
işlenişinde
gerek okul
binası,
sınıftaki
oturma
düzeni,
ders
kitabı ve
diğer ders
malzemeleri
ve dersin
işlenişi
sırasında
"öğrenci
merkezli"
bir
öğretim
ortaya
çıkmıştır.
Birçok
çağdaş
eğitim
akımları,
önerdikleri
eğitim
düzenlerinde
öğrencinin
fizyolojik
ve
psikolojik
düzeyi ve
yapısı
ile, ilgi
ve yetenek
gibi
bireysel
farklılıkları
esas
almışlardır.
Bu ilkenin
en aşırı
şekilde
uygulandığı
model ise
Summer
Hill
okul
denemesidir.
Bu
ilkeye
"çocuğa
uygunluk"
veya
öğretimi
"bireyselleştirme"
ilkesi de
denir.
Çocuk bir
yetişkin
olarak,
hattâ
yetişkinin
küçük
modeli
olarak
düşünülmemeli;
fizyolojik
ve
psikolojik
olarak
tamamen
kendine
has bir
birey
olarak
görülmelidir.
Buradaki
eğitim
düzenlemelerinde
gelişim ve
öğrenme
psikolojisinin
sonuçlarına
dikkat
edilir. Bu
çalışmalar
içinden
iki ilke
çıkmıştır:
öğretimde
"seviyeye
uygunluk"
ve
"öğretimin
bireyselleştirilmesi"
ilkeleri.
Seviyeye
uygunluk
ilkesi,
bir yaş
grubundaki
öğrencilerin
aynı
gelişim
seviyesinde
bulunacakları,
benzer
ruhsal
özellikler
gösterecekleri
varsayımına
dayanır.
Öğretimi
"yıllık
sınıflar
sistemi"
üzerine
kurduğumuzda,
zaten her
şey bu
ilkeye
göre
düzenlenecektir.
Ders,
sınıfın
ortalama
seviyesine
göre
düzenlenir.
Bu
seviyenin
altındaki
ve
üstündeki
öğrencilerin
dersin
dışında
kalma
tehlikesi
vardır.
Ayrıca bu
ilkenin
mükemmel
işleyebilmesi
için, aynı
yaş
grubundaki
öğrencilerin
bilgi ve
beceri
düzeylerinin
de
birbirine
eşit
olması
gerekir.
Öğretimin
bireyselleştirilmesi
ilkesi,
aynı yaş
grubunda
da
olsalar,
her
öğrencinin
yeteneklerinin,
zekalarının,
ilgi ve
eğilimlerinin,
çalışma
istek ve
gayretlerinin
farklı
olduğu
varsayımına
dayanır.
Bütün
öğrencileri
eşit
şekilde
geliştirmeye
çalışırsak,
normalin
altındaki
ve
üstündeki
öğrenciler
önemli
zarar
görecektir.
Oysa
öğretim
organizasyonunu
tek
tek
öğrencilerle
daha iyi
ilgilenebilecek,
onların
bireysel
çalışmalarını
değerlendirebilecek
şekilde
yapabilirsek,
öğretim
içten
farklılaştırılmış
olur ve
her
öğrenci
kendi
zeka,
yetenek,
ilgi ve
çalışma
temposuna
göre diğer
öğrencileri
rahatsız
etmeden
ilerlemiş
olur.
Bu
hususta
Helen
Parkhurst'un
"Dalton
Plânı",
Maria
Montessori'nin
"Montessori
Plânı" ve
P.
Petersen'in
"Jena
Plânı",
geleneksel
yıllık
sınıflar
eğitimi
düzenini
kaldıran
ve
bireysel
eğitimi
değişik
oranlarda
öne
çıkartan
öğretim
uygulamaları
olmuştur.
Bu konuda
ayrıntılar
başka bir
bölümde
verilecektir.
Sınıf
öğretimi
ile
bireysel
öğretimin
sentezi
veya başka
bir
deyişle
yıllık
sınıf
yapısını
bozmadan
öğrencilerin
yetenek,
ilgi ve
çalışma
tempolarının
değerlendirilebileceği
bir
sistem,
dersin
içten
farklılaştırılması
ilkesi ile
mümkündür.
Dışsal
farklılaştırma,
yani aynı
yaş
grubundaki
öğrencileri
başarılarına
göre A, B,
C gibi
gruplara
ayırma
hem
seçmenin
sağlıklı
yapılamaması
hem de
ruhsal
dengenin
çok hassas
olduğu bir
zamanında
öğrenciler
arasında
bu tür
ayrımlar
yapmanın
tehlikeleri
açısından
pek uygun
değildir.
2.
"Bilinenden
bilinmeyene"
ilkesi
Ders
kitabı
hazırlarken
ve sınıfta
ders
anlatırken,
öğrencinin
o zamana
kadarki
bilgi ve
tecrübelerinden
hareket
ederek,
yeni bilgi
ve
tecrübelerin
bunlar
üzerine
kazandırılması
çok daha
kolay
olacaktır.
Yeni
bilgileri
eski
bilgilerle
karşılaştırarak,
gerektiğinde
eskileri
doğrulayarak
geliştirmek,
öğrencideki
bilgi
sisteminin
çok daha
sağlam
olmasını
sağlayacaktır.
3.
"Soyuttan
somuta"
ilkesi
Çocuktaki
zihin
gelişimi
somuttan
soyuta
doğru
olmaktadır.
İnsan her
zaman
somut
olarak
gördüğü,
algıladığı
şeyleri,
onların
soyut
kavramlarla
anlatılmasından
daha kolay
öğrenir.
Bu
nedenle,
öğrenci
mümkünse
ders
konusu
olan eşya
ve
nesnelerle
doğrudan
karşı
karşıya
getirilmeli;
bu mümkün
olmadığı
zaman o
nesne veya
olayın
modeli,
fotoğrafı
veya başka
bir
simgesi
gösterilmelidir.
Özellikle
ilkokul
öğrencilerinde,
gözle
görüp,
eliyle
tuttuğu
gerçek
eşyalar
daha
anlamlıdır.
Bu sebeple
öğretimde
öğrencilere
öncelikle
somut
şeyler
öğretilmeli,
daha sonra
soyuta
ulaşılmalıdır.
Soyut
konuların
öğretiminde
somut
konulardan
faydalanılmalıdır.
Görsel-işitsel
araçlar ve
özellikle
bilgisayar
teknolojisindeki
son
gelişmeler,
bu
ilkenin,
öğretimin
her seviye
ve her
ders
konusunda
uygulanmasını
büyük
ölçüde
kolaylaştırmıştır.
4.
"Yakından
uzağa"
ilkesi
Öğrenciye
öğretilecek
bilgilerin
düzenlenmesinde,
örneklerin
verilmesinde,
hem doğal
hem de
sosyal
olarak
onun en
yakın
çevresinden
hareket
etmelidir.
Bu, sadece
yer ve
yaşayış
açısından
değil
zaman
açısından
da
böyledir.
Yakın
zamandan
uzağa,
yakın aile
ve okul
çevresinden
uzağa,
yakın
köy-kasaba-bölge-ülke
çevresinden
uzağa
ilkesi
birçok
derste
rahatlıkla
kullanılabilir
ve bu
ilkeye
uyma,
öğrenmenin
düzeyini
yükseltir.
"Çevreye
görelik",
"topluma
görelik"
gibi bazı
ilkeler de
bu
çerçevede
düşünülebilir.
İlköğretimde
şu tür bir
sıra
izlenmelidir.
Öğrencinin
okulu ve
yakın
çevresini
tanıtıcı
bilgiler;
köyü veya
kasabasıyla
ilgili
bilgiler
ve son
olarak
ilçesi,
ili,
bölgesi,
yurdumuz
ve dünya
ile ilgili
bilgiler
verilmelidir.
5.
Tasarruf
(ekonomi)
ilkesi
Her türlü
eğitim-öğretim
faaliyeti
en az
zaman, en
az emek ve
enerji
sarf
edilerek,
en yüksek
verim elde
edilecek
şekilde
düzenlenmelidir.
Bunun için
de,
öğretim
baştan
sona her
yönden
plânlanmalıdır.
Plânsız ve
metotsuz
olarak
yapılan
dersler
çok
sınırlı
olan
öğretim
zaman ve
imkânlarını
israf
edeceği
gibi,
istenilen
düzenli
bir
öğrenme de
sağlanamaz.
Hem
öğretmen
öğretirken
hem de
öğrenci
öğrenirken
ekonomik
ve pratik
metot ve
teknikler
bulmalı,
ve hattâ
konuya ve
seviyeye
uygun
olarak
kendi
tekniklerini
geliştirmelidirler.
6.
Açıklık
ilkesi
Öğrenci,
derste
işlenen
tüm
konuları
somut
olarak
görebilmeli;
bu mümkün
olmuyorsa
resmini,
sesini,
grafiği,
modelini
v.s.
görsel-işitsel
olarak
algılayabilmelidir.
Eğer
öğretmen
sadece
sözel
anlatıma
dayalı
olarak
ders
işliyorsa,
öğrencinin
anlayacağı
kelime ve
cümle
yapıları
ile son
derece
açık ve
anlamlı
bir ders
işlemelidir.
Öğrencileri
doğrudan
doğaya ve
olay
yerine
götürüp
gözlem
yaptırarak;
ders
konusu ile
ilgili
hayvan,
bitki vs.
örneklerini
sınıfa
getirerek;
balıkları
akvaryumda,
kuşları
kafeste
veya
dondurulmuş,
bitkileri
kurutulmuş
olarak,
bazı
şeylerin
plastik
kalıplarını
kullanarak,
bazı
olayları
fotoğraf,
film,
plân,
harita,
grafik,
ses kaydı
vs.
şeklinde
anlamayı
daha
kolaylaştıran
unsurlarını
kullanarak
öğretimde
açıklık
ilkesine
uyulmuş
olur.
Sınıfta
yapılan
deneyler
de, bu
ilke
doğrultusundaki
faaliyetler
olarak
değerlendirilebilir.
Öte yandan
öğretmen
ders
konusunu
ve
düşüncelerini
anlatırken,
öğrencinin
seviyesine
uygun
olarak,
onun
bildiği
kelimelerle
ve onun
hemen
kavrayabileceği
cümle
yapıları
ile onun
yakın
çevresinden
ve geçmiş
bilgi ve
tecrübelerinden
örnekler
vererek,
gerektiğinde
soru-cevap,
tartışma,
jest-mimik,
canlandırma
gibi
teknikleri
kullanarak
öğretimde
açıklık
ilkesine
uyulabilir.
Eğer
mümkünse,
birçok
örnekler
göstererek
anlatmak,
resim,
müzik,
beden
eğitimi
gibi
derslerde
önceden
yaparak
"model"
olmak
çocuğun
kavramları
ve bilgiyi
oluşturmasında,
beceri ve
tecrübe
kazanmasında
son derece
önemlidir.
Öğretim
konuları
ve
öğretmenin
kullanacağı
yöntem ve
teknikler,
ne kadar
çok duyu
organını
etkilerse
öğretimde
açıklık da
o derece
artar. Bu
sebeple,
öğretim
konularının
işlenmesinde
gözlem,
deney gibi
birçok
duyuya
hitap eden
yöntemler
kullanıldığı
takdirde
öğrenme
kolaylaşacaktır.
7.
Aktivite
İlkesi
Buna,
"öğrenci
eylemi"
veya "iş
ilkesi" de
denmektedir.
Eski okul,
belki
dersleri
ve
konuları
gereği,
öğrenciyi
derse
katmayan,
sadece
öğretmenin
anlattıklarını
dinleyerek
pasif
olarak
almaya
çalışan
bir
konumda
tutuyordu
(dinî
dersler
ağırlıklı
öğretimde
bu genelde
hâlâ
böyledir),
okulların
ders
programlarında
doğa ve
günlük
sosyal
hayatla
ilgili
dersler
artınca;
öte yandan
pedagoji
ve
psikolojide
öğrencinin
aktif
öğrenmesinin
daha
etkili
olduğu
kanaati
ortaya
çıkınca,
içinde
yaşanılan
katılımcı
demokrasi
ve
rekabete
dayalı
liberal
ekonomi
şartları
zorlayınca
öğretimde
aktiflik
ilkesinin
önemi de
arttı.
Artık
günümüzdeki
öğretim
faaliyetlerinde
sadece
dinleyerek
anlamaya
çalışan
öğrenci
yerine,
derse
aktif
olarak
katılan,
soru
soran,
bazı
konuları
kendine
özgü plân
ve
tekniklerle
araştıran,
bulduklarını
sistemli
hale
getirip
düzenleyen,
karşılaştırmalar
yapan,
gözleyen,
düşünüp
sonuç
çıkaran ve
bu şekilde
derse
katılan
öğrenci
istenmektedir.
Sınaî ve
ekonomik
değişiklikler
sonucu
yeni
insanların
hayata
katılan,
içinde
yaşadığı
doğayı ve
toplumu
her an
yeniden
değerlendirip
değiştirmeye
çalışan,
girişimci
kişiler
olarak
istenmesi,
okulun da
öğrenci
yetiştirirken
tavrını
değiştirmesine
neden
oldu.
Geleneksel
"öğrenme"
veya
"aydınlanma"
okuluna
karşı "iş
okulu"
akımları
gelişti.
Çocukların
bazı ders
konularını
bağımsızca
seçip
kendine
özgü
tekniklerle
"yaparak-yaşayarak"
öğrenmesi
esası
getirildi.
Öğrencinin
derste
aktif
olmasının
hem daha
iyi
öğrenme
sağlayacağı
hem de
sorumluluk,
girişimcilik,
bağımsızlık
vs. gibi
bazı
ahlâkî
erdemleri
daha iyi
geliştireceği
savunuldu.
8.
Hayata
yakınlık
ilkesi
Okul ve
öğretim
ortamı
hayattan
kopuk,
yapay bir
ortam
olmamalı;
hayata
yakın,
oradaki
gerçeklikten
uzak
olmayan,
öğrencinin
hayatla
bağlantısını
koparmayan
bir
yaşantı
sunmalıdır.
Okul
öğrencileri
hayat için
hazırladığına
göre,
oradaki
öğretim de
hayatın
doğrudan
kendisi
olmalıdır.
Ders
konuları,
anlatım
sırasında
verilen
örnekler
hayatın
içinden
seçilmelidir.
Çocuklara
öğretirken
kullanılan
dil,
oluşturulan
sosyal
ortam vs.
gerçek
hayata
yakın
olmalıdır.
Teorik
olarak
öğrenilen
bilgilerin
pratikte
de
kullanılmasıdır.
Konuların
yaşanan
hayattan
alınması,
öğrencilerin
öğrendiği
bilgileri
hayata
atıldığında
kullanmasına
yardımcı
olacaktır.
9-Bütünlük
İlkesi
G.
Kerschensteiner'in
üzerinde
durduğu bu
ilke,
çocuğun
eğitilecek
yönlerinin
bir bütün
olarak
alınıp
değerlendirilmesini
ister.
Çocuk
bedensel
ve ruhsal
kuvvetler
(düşünce,
duygu,
irade
gibi)
bakımından
bir bütün
olarak ele
alınmalı
ve her
yönü
dengeli
olarak
eğitilmelidir.
Zaten
bedensel
ve ruhsal
kuvvetler
sürekli
olarak
birbirlerini
etkilerler
ve
birbirine
bağlıdırlar.
Sadece
bedeni
geliştirip
zihni ve
ahlâkî
yönler
geliştirilmezse,
veya bunun
tersi
durumlarda
dengesiz;
hem
topluma
hem de
kendine
zararlı
olabilecek
insanlar
yetişmiş
olur.
Bu ilke
aynı
zamanda
bilgilerin
birbirine
bağlı ve
birbirini
tamamlar
mahiyette
sunulması
demektir.
İlkokullarda
toplu
öğretim
uygulamasının
yapılmasının
gerekçesi
de budur.
"İlkokul
çağındaki
çocuk,
varlıkları,
olayları
ve
kendisine
öğretilmek
istenen
bilgileri
bilim
dallarına
göre
sıralanmış
bir halde
kavrayamaz.
O, genel
olarak
varlıkları
ve
olayları
toptan
algılama
durumundadır."
Toplu
öğretim
1926
İlkokul
Programı
ile sadece
ilkokul
birinci
devre
sınıfları
için
düşünülmüş
ve eğitim
sistemimize
girmiştir.
1968
İlkokul
Programı
ile
birlikte
ilkokulun
bütün
sınıflarında
toplulaştırma
başlatılmıştır.
Aşağıdaki
şekilde
ilkokul
birinci
devrede
yapılan
toplulaştırma
gösterilmiştir.
10-Otoriteye
itaat ve
özgürlük
ilkesi
(sosyallik
ilkesi)
Eğitimin
en baş
görevlerinden
biri,
çocukları
dengeli
olarak
sosyalleştirmektir.
Bu
sosyalleşmenin
içinde
anne-baba,
okul
yönetici
ve
öğretmenleri,
yönetmelikler,
yasalar,
toplumun
manevî
otoriteleri
olan din,
ahlâk,
gelenek,
töre gibi
güçleri
tanımalı,
saygı
göstermelidir.
Çünkü bu
güçler
toplumsal
yapının
direkleridir
ve çocuk
da daha
sonra
yetişkin
olduğunda
bu rolleri
üstlenecek,
bu
güçlerin
temsilcisi
olacaktır.
Bunun
yanında
eğitim
öğretim
faaliyetlerinde
çocuğun
kendi
kararlarını
verebilmesi,
kendi
kendini
yönetmesi,
kritik
durumlarda
özgür
kalabilmenin,
hür
kararlar
vermenin
hazzı ve
sorumluluğu
da
verilmelidir.
Okul bir
takım
bilgi,
düşünce ve
davranış
kalıpları
vermeye
çalışırken
yapılan
eğitim-öğretimin
gelecek
zaman için
yapıldığı
ve çocuğun
yetişkin
olduğunda
hür
kararlar
ve
orijinal
çözümler
üretmesinin
ne kadar
hayatî
olduğu
unutulmamalıdır.
Yıllık
sınıflar
sistemini
bozmadan,
öğrencilerin
sınıf
içinde
farklı
"öğretim
öbekleri"
oluşturmaları
da
mümkündür.
Bu,
değişik
derslerde
sınıfta
2-3 farklı
grup
oluşturarak
onlara
farklı
eğitim
teknikleri
uygulamak
ve gruplar
arası
geçişi
çok esnek
tutarak
yapılabildiği
gibi; bazı
öz (temel)
derslerde
yıllık
sınıflar
yapısını
koruyarak,
ama "kurs
dersi"
denilen
bazı
beceri
derslerinde
öğrencilerin
gruplara
ayrılmasına
izin
verilerek
yapılabilir.
Tarih-Coğrafya,
Türkçe,
Tabiat
Bilgisi
gibi
dersler
yıllık
sınıflar
düzeninde
yapılırken;
yabancı
dil,
matematik
gibi
derslerde
sınıf
çözülür ve
okul
çapında
oluşturulan
seviye
kurslarına
katılırlar.
Başka
bir
uygulama,
bir
sınıftaki
öğrencilerin
çok
değişik
dallarda
ilgilerine
göre
çalışma
grupları
oluşturmaları,
okul
yönetiminin
de -gerek
bu
gruplara
yer ve
malzeme
sağlayarak
gerekse
uzman
öğretmenler
görevlendirerek-
bu
gruplara
destek
olması
şeklinde
düzenlenmiştir.
11-
Bilgi ve
becerinin
güvence
altına
alınması
ilkesi
Öğretimin
amacı,
bireylere
ve
gruplara,
seçilmiş
bir takım
bilgi ve
becerilerin
öğretilmesi,
benimsetilmesi
ve onlar
tarafından
da diğer
birey ve
gruplara
öğretilmesini
sağlamaktır.
Yani
öğretimde
toplumun
çıkarları,
kişinin
zekâ,
yetenek ve
ilgilerine
özen
gösterildiği
kadar
bilgi ve
becerilerin
tam ve
doğru
öğretilmesine
de önem
verilmelidir.
Gerçi
bilgi ve
becerilerin
unutulmaması
ve
bozulmadan
gelecek
nesillere
aktarılması
kitap, ses
ve görüntü
kayıt
ortamları
sayesinde
güvence
altına
alınmıştır
ama,
bunların
gerçek
hayatta
tam
değerlendirilmesi
ve daha da
geliştirilmesi
için, bu
bilgi ve
becerilerin
yeni
yetişen
gençlerin
beyinlerine
ve
bedenlerine
yerleştirilmesi
gerekir.
Bir
öğretim
ilkesi
olarak
değerlendirildiğinde,
eğitim
öğretimin
her
kademesinde
ve her
dersinde,
bilgi ve
becerilerin
tekrar ve
alıştırma
gibi
yöntemlerle
"tam
öğretilmesi"
hedef
olmalıdır.
Bu, bilgi
ve
becerileri
güvence
altına
aldığı
gibi,
başarıların
ve daha
ileri
öğretimlerin
de güvence
altına
alınması
demektir.
Eski
öğretim
düzenlerinin
bilgileri
dinî
bilgiler
olduğu
için, bu
bilgilerin
bozulmadan
aktarılması
için ezber
metodu
kullanılıyordu.
Şimdiki
bilgiler
ise
geliştirilmeye
açık
bilgiler
olduğu
için, bu
metodun
kullanılmasına
eskisi
kadar
ihtiyaç
yoktur.
"Çağdaş"
eğitimcilerin
eğitim
öğretim
ilkeleri
Sanayi
devrimi,
teknolojik
gelişmeler
ve toplum
yapısının
birçok
yönlerindeki
esaslı
değişikliklerden
sonra;
eğitim
sistem ve
uygulamalarının
da bunlara
göre
değişmesini
isteyen
birçok
eğitim
düşünürü
çıkmıştır.
Bunlardan
bazılarının
görüşleri
içindeki
eğitim-öğretim
ilkelerini
şöyle
sıralayabiliriz.
Ellen
Key,
eski
eğitim
sisteminin
tamamen
terk
edilmesini
ve yeni
sistemin
de tabii
eğitim ve
bireysel
hürriyet
eğitimi
ilkelerine
göre
yapılmasını
ister.
Doğal
eğitim,
J.-J.
Rousseau'da
da
şekillenen
natüralist
eğitim
görüşünün
ilkesi
olarak,
çocuğun
içinde
yetişeceği
çevreyi
düzenledikten
sonra, ona
hiç
müdahale
edilmemesi
demektir.
Berthold
Otto,
çocukların
yaş ve
gelişim
kademelerine
uygun
doğal
öğretimini
benimsemiştir.
Onun
"toplu
öğretim" (Gesamtunterricht)
sistemi,
çocuğun
bilmek
isteme
güdüsü
üzerine
dayanır.
Buradaki
esas da,
bir şeyi
öğrenci
sorduğunda
veya
vesilesi
çıktığında
öğretmektir.
Ona göre
okul
"genişletilmiş
bir aile"
olmalıydı.
Çağdaş
eğitimcilerin
pek
çoğunda,
öğrencinin
iç
hayatını,
şahsiyetini
geliştirmek,
bilgi
kazandırmaktan
önemlidir.
Maria
Montessori'nin
eğitimi
de,
çocuğun
kendi
kendine
faaliyeti
ilkesine
dayanır.
Her çocuk
kendini
eğitme
gücüne
sahiptir.
Eğiticinin
halledeceği,
çocuğun
ihtiyaçlarını
belirlemek
ve onun
kendi
kendini
eğiteceği
uygun bir
çevre ve
araçları
sağlamaktır.
Helen
Parkhurst
de
eğitimde
bireysel
çalışma
ilkesini
esas
almıştır.
Onun
Dalton
Plânı’nda,
yıllık
sınıflar
sistemi
kaldırılmakta,
her ders
için özel
laboratuarlar
(veya
"ders
köşeleri")
kurulmakta,
öğrencilerin
hazırlayacakları
derslerle
ilgili
sözleşmeler
(contracts)
yapılmakta
ve
öğretmen
tamamen
danışman
mevkiine
çekilmektedir.
Carleton
W.
Washburn'ün
Winnetka
Plânı da,
öğretimin
bireysel
tarzda
esnekleştirilmesi
ilkesine
dayanır.
Dalton
Plânında
öğrencinin
serbest
çalışması
(free
work)
esastı.
Winnetka
Plânında,
bu
bireysel
çalışmaya
(individual
work),
grup
çalışması
ve
yaratıcılığın
(group
and
creative
activite)
da
eklendiği
görülmektedir.
Yani
öğretim
sadece
bireysel
değil,
yarı
yarıya
grup
çalışmaları
ile
yürütülür.
Müfredat
programı
içten
farklılaştırılarak
esnek bir
yapıya
kavuşmuştur.
Alman
eğitimci
Peter
Petersen
eğitime
cemaat
ilkesini
getirmiştir.
Ona göre
okul bir
hayat
cemaati
okulu (Lebensgemeinschaftschule)
olmalı,
burada
devlet,
din ve
başka
dünya
görüşlerinden
bağımsız
olarak
insan
ferdiyeti
"şahsiyet"
haline
getirilmelidir.
Bu doğal
ve sıcak
bir insanî
ortam
demektir.
Petersen'in
ikinci
ilkesi
eğitimin
genelliğidir.
Okul her
cins,
tabaka,
millet ve
dinden
insanlara
açık
olmalıdır.
Bu
eğitimci
de katı
yıllık
sınıflar
sisteminin
kaldırılmasını
istemekte,
ancak
bunun
yerine -Dalton
Plânında
olduğu
gibi-
bireysel
çalışmayı
değil,
grupları
geçirmektedir.
Çocuklar
kendi
isteklerine
bağlı
olarak
gruplar
kurar (3-6
kişilik),
bir grupta
yeterli
çalışma
yapan
öğrenci
daha
yüksek bir
gruba
geçer.
Burada
not,
karne,
sınıfta
kalma vs.
yoktur.
Okulda her
grubun
rahatça
çalışabileceği
birçok oda
bulunmalıdır.
Kır
eğitimi (Landererziehung)
akımının
temsilcisi
Hermann
Lietz,
millî
eğitim
ilkesini
ön plâna
çıkarmıştır.
Alman
idealist
filosof
Fichte'ye
bağlı olan
Lietz,
bütün
eğitim
kademelerinde
millî
eğitim
ilkesinin
esas
alınması;
çocuklara
ve
gençlere
tarih ve
kültür
şuuru,
dinî ve
ahlâkî bir
zihniyet
verilmesini
ister.
Geçmiş
okul
sistemlerini
bir
öğrenme
okulu (Lernschule)
veya bir
kitap-defter
okulu (Schule
der
Bücher
und
Heft)
olarak
gören
George
Kerschensteiner,
bunların
yıkılarak
yerine iş
ve
karakter
ilkeleri
üzerine
dayalı
yeni
okulun
kurulmasını
ister.
Karakter
ilkesi,
eğitimin
her
yanında
gözetilmesi
gereken ve
ahlâkî
eğitime
dayanan
bir
ilkedir.
Öte yandan
okuldaki
eğitim
elişi ve
zihnî iş (geistige
Arbeit)
üzerinde
şekillenmelidir.
Bu
ilkelere
göre
yapılan
eğitimde,
öğrencinin
kendiliğinden
faaliyeti,
kendi
yaşantılarına
dayalı
öğrenme,
grup
çalışma,
objektif
olma ve
güçlükleri
yenme gibi
ilkelerin
kullanılacağı
açıktır.
Pragmatist
Amerikan
eğitim
düşünürü
John
Dewey
yaparak
öğrenme (learning
by
doing)
ilkesini
esas
almıştır.
Ona göre,
hayat
faaliyet
demektir.
Okulda,
öğrencinin
faal
olmasına
dayanan
bir "aktif
okul"
olmalıdır.
Öğrenci iş
yaparak
öğrenmeli,
bir iş
cemaati
içinde
aktif
olarak
çalışmalıdır.
William
H.
Kilpatrick,
öğretimde
öğrencinin
aktifliği
ilkesine
dayanarak
"proje
metodu"nu
geliştirmiştir.
Buna göre,
aşağı-yukarı
8-10
kişilik
öğrenci
grupları
kendilerine
göre
projeler
geliştirip,
onun
plânlama
ve
işlenmesinde
ilgi ve
yeteneklerine
göre
çalışırlar.
Dr.Ovide
Decroly,
kendi
okulunda
uygulayıp
geliştirdiği
"Decroly
Metodu"nda
"hayata
gerçek
yakınlık"
ilkesinden
hareketle
ve "hayat
yoluyla
hayat için
eğitim"
sloganıyla
çalıştı.
Ona göre
çocuğun şu
dört
ihtiyacı
onun temel
ilgi
merkezleri
ve hayat
prensipleridir:
beslenme,
soğuktan
korunma,
düşmandan
korunma,
toplum
içinde
çalışma,
yükselme,
dinlenme.
Okul,
öğretimi
bu temel
ihtiyaçlara
dayandırmalıdır.
Öğretim,
hareket
ederek,
çalışarak
öğrenme
ilkesine
göre
düzenlenmelidir.
Öğretimde
çocuğun
ilgileri
ve
kendiliğinden
faaliyeti
ilkesine
dayanan
Adolf
Ferrière,
aktif okul
(l'école
active)
tasarısında
elişine
dayalı
eğitim-öğretimi
savunmuş;
buna göre
düzenlenecek
öğretimin
hem beden
ve zihni
geliştireceğini
hem de
çocukları
ahlâkî ve
sosyal
yönden
yükselteceğini
söylemiştir.
Paul
Östreich,
eğitim-öğretimde
üreticilik
ilkesinden
hareket
etmektedir.
İnsanları
sosyalist
topluma
götürecek
maddî ve
manevî
değerler
okulda
üretilmelidir.
İnsanlar
makineleşmeden,
kendi
ahlâk ve
hürriyetleri
üzerinde
yükselerek
hayatı
şekillendirmelidirler.
Sovyet
eğitimciler
Nadeşda
K.Krupskaya
ve
Pavel
Petroviç
Blonski
ise
politeknik
üretim
okulu
projesini
geliştirmişlerdir.
Bunlar,
liberal
(kapitalist)
eğitimcilerin
geliştirdiği
elişine
dayalı iş
okulu
yerine,
endüstriyel
işe dayalı
"üretim
okulu"nu
önerirler.
İnsanı
sadece
belli bir
mesleğin,
hattâ
sınaî
üretim
işinde
küçük bir
noktanın
işi
yerine,
onun çok
yönlülüğünü
bozmayacak
çok yönlü
(politeknik)
iş eğitimi
içinde
yetiştirmelidir.
Sanayi
çağında
insanın
kendisine,
topluma ve
hayatın
diğer
yönlerine
yabancılaşması
ancak
böyle
önlenebilir.
Blonski'de
kısmen yer
alan
eğitimde
kollektiflik
ilkesi,
esas
değerini
Anton
S.
Makarenko'da
göstermektedir.
Kollektivizm,
tek yanlı
bireyselciliğe
karşı
toplumculuğu,
sosyalizmi
ve hattâ
komünizmi
savunur.
Okul,
sınıfsız
toplumun
gerçekleştireceği
bir
kollektif
olmalı,
ilk sırada
politik,
daha sonra
iş eğitimi
ve
karakter
eğitimi
verilmelidir.
Felsefe ve
Eğitim
Felsefesi
Akımlarının
Öğretim
İlkeleri
Tarihin
bazı
dönemlerinde
ve bazı
toplum
tiplerinde
eğitim
sistem ve
uygulamalarının
temelinde
yatan
eğitim
felsefesi
akımları,
birbirlerinden
farklı
eğitim
amaçlarına
ve öğretim
ilkelerine
sahip
bulunuyordu.
İdealizm,
dünyadaki
her şeyin,
insan
düşüncesinin
eseri ve
hattâ
düşüncenin
bizzat
kendisi
olduğunu
savunmaktadır.
Bilgi,
sadece
aklın
ürünüdür.
Her şeyi,
insan aklı
ve iradesi
yaratmaktadır.
Eğitim,
insanda
var olan
yüce duygu
ve
düşünceyi
eğitmeli,
veya
insanda
var olan
yüksek
kişilik ve
"öz"ün
kendi
kendine
gelişimini
sağlayacak
bir ortam
hazırlamalıdır.
Realizm,
dünyadaki
her şeyin
insan
düşüncesi
ve
bilincinin
dışında,
ondan
bağımsız
olarak var
olduğunu
savunan
felsefî
akımdır.
Gerçek,
zihnimizin
dışındadır
ve
zihnimiz
dış
dünyadan
aldığımız
duyumlarla
şekillenir
ve
değişir.
Bu nedenle
eğitim
hayat
içinde ve
hayata
uygun
olmalı;
tabiat
kanunları
öğretilmeli
ve
uygulamaları
da
yaptırılmalıdır.
Pragmatizm,
insanın
çevredeki
her şeye,
bu arada
bilgiye de
kendi
yararı
açısından
bakması
esasına
dayanır.
Bir
kedinin
kütüphanede
ilgilendiği
kitaplar
değil,
farelerdir.
İnsan da
dünyayı
kendi
menfaatleri
açısından
değerlendirir.
Yarar
getiren
şeyler,
doğru
düşüncelerdir.
Eğitimde
verilecek
bilgi ve
becerilerde
de insanın
ve
toplumun
yararına
olan bilgi
ve
beceriler
öğretilmeli;
insanın
işine
yaramayacak
şeyler
öğretilmemelidir.
Eğitim,
bilgideki
ve
hayattaki
değişmelere
her an
hazır
olmalıdır.
Kültüre
bağlı bir
gençlik
yerine
faydaya ve
gelişmeye
yönelmiş
bir
gençlik
yetiştirmelidir.
Her türlü
eğitim-öğretim
düzenlemesinde
buna
dikkat
etmelidir.
Existantializme
(varoluşçuluk)
göre,
insan
kendi
kendini
yaratan,
kendi
faaliyetlerinin
toplamı
olan ve
kendinden
sorumlu
olan bir
varlıktır.
Bu nedenle
insanın
eğitiminde
mutlak
özgürlük
ilkesi
esas
olmalıdır.
Toplum,
meslek,
kitle
iletişim
araçları,
demokrasi,
ahlâk vs.
gibi kişi
özgürlüğünü
sınırlayan
şeylerin,
hiçbir
şekilde
baskı
aracı
olarak
kullanılmaması
esastır.
Bu nedenle
varoluşçu
felsefe,
toplumsal
ve hattâ
grup
öğretimine
karşı
çıkar;
kişinin
kendi
kendine
eğitimini
öngörür.
Meslekî
eğitimin
de ileri
safhalarda
kişinin
kendi hür
iradesiyle
seçiminden
sonra
yapılmasını
ister.
Pragmatist
felsefenin
eğitime
uygulanmış
şekli olan
progressivizm
(ilericilik),
şekilci,
disiplinli,
pasif
öğretime
karşı,
özgür ve
aktif
öğretim
ilkelerini
savunur.
Çocuk
sürekli
değişen
hayat
şartlarına
göre kendi
hayatını
kendi
kurmalıdır.
Öğretmen
bir
danışman
veya
rehber
mevkiinde
kalmalıdır.
Pragmatizmin
zıddı olan
ve
idealizmin
eğitime
yansıması
olarak
kabul
edilen
Prennializme
(değişmezcilik)
göre ise,
eğitim
değişeni
değil,
değişmeden
kalanı
öğretmelidir.
Önemli
olan insan
ve onun en
yüksek
özelliği
olan
akıldır.
Kültürel,
fiziksel,
ruhsal
farklılıklar
önemli
değildir.
Eğitimin
görevi
bilgi
aktarmaktır
ve bilgi
de, her
türlü
değişmenin
özünde
değişmeden
kalan
tabiat
kanunları,
mantık ve
ahlâktır.
Prennializm,
dinî
eğitime
ağırlık
veren bir
akımdır.
Prennializme
benzeyen,
ama dinî
yönü
olmayan,
bir başka
eğitim
felsefesi
akımı
Essentializm
(özcülük)
dir.
Buna göre,
çocuğun
ilgileri
gibi
geçici
şeylere
önem
vermeyen,
çocuklara
kültürün
ve
bilginin
özünü
veren
"öğretmen
merkezli"
bir
öğretim
olmalıdır.
Tarih
boyunca
sağlanmış
olan
süzülmüş
bilgi ve
tecrübeler,
çocuğun
dar
çevrelerde
kendi
yaşayışı
yoluyla
bulacaklarından
daha
önemlidir.
Öğretimde,
oyunla
vakit
geçirmek
değil,
çocukları
gelecek
hayata
hazırlamak
ilkesi
takip
edilmelidir.
Rekonstrüksiyonizm
(yeniden
kuruculuk),
bireysel
değil,
sosyal
öğretim
ilkesini
savunmaktadır.
Çünkü
uygarlık
da,
demokrasi
de, kültür
de gruplar
içinde
olur.
Okul,
modern
gelişme
yönüne
göre
toplumu
yeniden
kuracak
yenilikçi
insanlar
yetiştirmelidir.
Gelişim ve
Öğrenme
Psikolojisi
Temelinde
Öğretim
(Öğrenme)
İlkeleri
Başarılı
bir
eğitim-öğretim
çalışmasında,
öğretimin
genel ve
özel
ilkelerine
uyulduğu
kadar
hedef
kitlenin
öğrenme
ilkelerine
de dikkat
etmek
gerekir.
Çünkü
eğitim
sadece
"öğretme"
değil,
aynı
zamanda "öğrenme"dir.
Öğrenme
üzerine
araştırma
yapanlar,
bazı
öğrenme
ilkeleri
tespit
etmişlerdir.
Bu
ilkeler,
hem ders
programlarının
belirlenmesinde
hem de
ders
kitaplarının,
plânların
yapılmasında
ve sınıfta
ders
anlatımı
sırasında
devamlı
göz önünde
bulundurulması
gereken
prensiplerdir.
İnsanların
nasıl
öğrendikleri
karmaşık
bir
konudur ve
bu alanda
birçok
teoriler
ortaya
atılmıştır.
Bunlardan
bazılarının
öğrenme ve
öğretim
ilkeleri
şöyle
özetlenebilir:
Davranışçı
öğrenme ve
öğretim
teorisine
göre,
insanın
öğrenmesi
tecrübelerine;
tecrübe de
çevredeki
uyarıcılara
bağlıdır.
İnsanın
bütün
davranışları
öğrenme
yolu ile
oluşturulur
veya
değiştirilebilir.
İnsanın
zihninde
ne
olduğunu,
ancak
bunun söz,
hareket
veya tavır
şeklinde
davranışa
dönüşmesi
ile
anlayabiliriz.
Davranışçı
öğretim
teorisinde
şartlı
tepki
(klasik ve
edimsel,
operant)
yoluyla
öğrenme
olduğu
savunulur
ve bu
öğrenmede
pekiştiricilerin
(ödül veya
ceza)
nasıl
kullanılacağı
üzerinde
durulur.
Uygun
öğrenme
şartları
hazırlandığında
ve
uyarıcı-tepki
arasında
sağlam bir
bağ
kurulduğunda
"her
öğrenci
öğrenir."
Tekrar,
öğrenmeyi
güçlendirir.
İlk
öğrenilenler,
daha sonra
öğrenilenleri
etkiler;
benzer
bilgilerin
öğrenimini
kolaylaştırır,
zıt
bilgilerin
öğrenimi
zorlaştırır.
Eğer
öğretilecek
bilgi
ve/veya
davranış
çok fazla
veya
karmaşık
ise,
analiz
yapıldıktan
sonra bir
öğretim
plânı
yapılmalı
ve
kademeli
olarak
(ardışık
sırayla)
öğretilmelidir.
Sosyal
öğrenme
teorisine
göre,
insan
kendi
tecrübelerinden
değil,
başkalarının
bilgi ve
tecrübelerinden
faydalanarak,
onları
taklit
ederek
öğrenir.
Konuşmada,
cinsiyet
rollerinde,
giyinmede,
yemede-içmede
ve başka
birçok
konuda
örnek kişi
ve
davranışlar
taklit
edilir. Bu
taklitlerde
ödül ve
ceza,
takdir ve
yerme
önemli rol
oynar. Bu
tür
öğrenmeye
"modelleme
yoluyla
öğrenme"
(sosyal
öğrenme)
denir.
Burada
şartlı
öğrenmenin
ödül ve
cezaları
vardır
ama,
kişinin
bunları
kendi
üzerinde
denemesinden
ziyade,
başkalarının
model
davranışları
taklit
edilerek
yapılır.
Özellikle
ahlâk ve
disiplin
öğretimi
ile beceri
öğretmede
bu
teorinin
ilkelerinden
faydalanılır.
Bilişsel
(cognitive)
öğrenme
teorilerinde,
davranıştan
ziyade
bilginin
öğrenilmesi
üzerinde
durulur.
Burada da
hafıza,
zihin
(bellek)
ve akıl
önemli bir
rol
oynamaya
başlar.
Zihnin,
duyu
organlarından
gelen
verileri
alma,
saklama,
eski bilgi
ve
duyumlarla
karşılaştırarak,
birleştirip
ayırarak
yeni
bilgiler
oluşturma
gibi
öğrenme
işinde
birçok
görevleri
vardır.
Öğrenciye
bir derste
sunulan
bilgilerle
onun daha
önce
kazandığı
bilgiler
arasında
bağ
kurulursa,
öğrenme
daha kolay
olur.
Öğrenci,
öğrendiklerini
başka
benzer
durumlara
transfer
edebilmelidir.
Öğrencinin
algıdaki
seçiciliğini
daha
önceki
bilgileri
etkiler.
Bu
nedenle,
kişide
oluşturulacak
bilgiler
belli bir
plâna göre
sırasıyla
verilmeli
ve
bilginin
doğru bir
şekilde
yerleştiğinden
emin
oluncaya
kadar,
tekrarlarla
öğretmeye
devam
etmelidir.
Ausubel'in
öğrenme
ilkesi
"mekanik
öğrenme
unutulur,
anlamlı
öğrenme
ise daha
çok
hatırda
kalıcıdır"
şeklinde
özetlenmektedir
(anlamlı
öğrenme
teorisi).
Mekanik
öğrenmede,
bilgiler
bellekte
düzensiz
olarak
kalırlar.
Anlamlı
öğrenmede
ise,
bilgiler
diğer eski
bilgilerle
ilişkiye
sokularak
yeniden
organize
edilir,
yapısallaştırılır,
zihinde
yeni bir
anlam
oluşturulur.
Öğrenme,
bilginin
zihinde
yapısallaşmasıdır.
Burada
yeni
bilgiler
önceki
bilgilerin
üstüne
konulur;
ya
onları
zenginleştirir
veya
düzeltir,
değiştirir.
Yeni
öğrenilen
şeyler
bireyin
zihnindeki
kavramlar
şeması
içine
yerleşir.
Bu
yapıldığı
takdirde,
çağrışım,
hatırlama,
düşünme
gibi daha
kalıcı
olur ve
değişik
durumlara
genelleme
ve
transfer
kolaylaşır.
Bilişsel
(cognitive)
öğrenme
teorileri
içinde yer
alan
Gagnè'nin
öğrenme
ilkeleri
olarak
şunlar
sayılabilir:
Öğrenme
insanın
zihninde
yer alır.
Öğrenme,
öğretmenin
yaptıklarından
çok
öğrencinin
yaptıklarından
meydana
gelir.
Öğrenmede
yalnız
pekiştirme,
tekrar,
yan yana
veya
bitişik
duran
bilgiler
(olay +
tarih,
Türkçe +
yabancı
dil
kelime)
gibi dış
etkilerle
değil; iç
faktörlerle
(daha
önceki
bilgiler,
zekâ,
çözüm
stratejileri)
de
ilgilidir.
Öğrenme,
yığılmalı,
birikimli
bir
süreçtir.
Farklı
şeyler
için
farklı
öğrenme
türleri
vardır.
Meselâ
zihinsel (entellektüel)
beceriler
için şu 8
aşamalı
öğrenme
türleri
vardır:
1. İşaret
öğrenme:
Uyarana
tepki,
klasik
şartlı
refleks
gibi
2.
Uyarıcı-davranım
ilişkisini
öğrenme:
Operant
şartlanma
3. Basit
zincirleme
öğrenme:
Kapının
kilidini
açma,
arabayı
çalıştırma
4. Sözel
bağ kurma:
Konuşma,
şiir
ezberleme
5.
Ayırd
etmeyi
öğrenme:
Farklı
uyarıcılara
farklı
davranma,
trafik
ışıkları
gibi
6. Kavram
öğrenme:
Olayları
ve
nesneleri
sınıflama,
adlandırma
7. İlke
öğrenme:
Nesneler
ve olaylar
arasındaki
ilişkileri,
yasaları
öğrenme;
ısıtılan
su kaynar.
8. Problem
çözme:
Bilimsel
yasa ve
formülleri
kullanarak
problem
çözme
Aynı
zihinsel
beceriler
gibi sözel
bilgilerin,
tutumların,
psikomotor
becerilerin
ve
bilişsel
stratejilerin
(her
yiğidin
bir yoğurt
yeyişi
vardır)
öğretilmesinde
de farklı
ilkeler
geliştirilebilir.
Piaget'ye
göre
öğrenme,
algıların,
yeni
bilgilerin
zihinsel
yapı
içinde
organize
edilmesidir.
Yeni algı
ve
bilgiler
zihnin
eski
dengesini
bozar.
Ancak
zihin,
gerekli
düzenlemeleri
(kabul
etme,
değiştirme)
yaparak
bir uyum
(adaptasyon)
sağlar ve
her
defasında
yeniden
denge (eqiulibrium)
kurar.
Bireyin
öğrenmesi
onun
zihinsel
(bilişsel)
gelişimi
ile
bağlantılıdır.
Çocuğun
zihinsel
gelişiminde,
öğrenme ve
öğretme
açısından
göz önüne
alınması
gereken
dört aşama
vardır.
1) Duyu
hareket
evresi
(0-2 yaş)
2) İşlem
öncesi
dönem (2-7
yaş,
dil-düşünce
gelişir,
bazı
problemler
algılara
dayalı
olarak
çözülür)
3) Somut
işlemler
dönemi
(7-11 yaş,
somut
problemlere
mantıksal
çözümler
uygulanır)
4) Soyut
işlemler
dönemi
(11-15
yaş, artık
soyut
problemlere
de
mantıksal
çözümler
uygulanır.)
Öğrenme
sırasında,
zihin
-yeri
geldiğinde-
aşağıdaki
işlemleri
yaparak
öğrenir:
içerme
işlemi
(algıları
adlandırma
ve
yorumlama),
dönüştürme
işlemi
(bilgiyi
değişik
şekillere
dönüştürür,
2+3=5,
5-2=3),
değiştirme
işlemi
(somut
olayların
arkasındaki
ortaklığı
kavrar,
mantıklı
düşünür,
analiz ve
sentezler
yapabilir),
yapısallaştırma
işlemi
(yeni
öğrenilen
bilgiler
zihinde
yapısallaştırılır;
kişi
kendine
göre bir
zihinsel
yapı
kurar).
Bruner,
kişinin
öğrenmesinde,
onun
içinde
yaşadığı
sosyal ve
kültür
çevresinin
de etkili
olduğunu
savunur.
Çünkü,
insan
sosyal bir
varlıktır.
Onu
yetiştiren
kültür
ortamı,
onun
açısını,
yorumlarını
ve düşünce
yapısını
etkiler.
Öğrenme
dil,
düşünce ve
hareket
üzerine
kurulduğu
için,
öğretim
sırasında
bu
güçlükleri
etkileyen
faktörlere
de dikkat
etmek
gerekir.
Öğretmen,
öğrencinin
zeka,
yetenek ve
ilgilerini
bildiği
kadar,
onun
sosyo-kültürel
özelliklerini
de
bilmelidir.
Bruner'in
öğrenme
üzerindeki
bir başka
teorisi
"buluş
yoluyla
öğrenme"dir.
Birey
doğuştan
keşfetme,
deneme
istek ve
merakı
getirir.
Çevresini
algılamaya
çalışırken
genellemeler
yaparak
kavramlar
ve
teoriler
meydana
getirir.
Merak ve
keşfetme,
birçok
"öğrenme
durumları"nın
temelidir.
Bu
şekildeki
öğrenmede
de,
dışardan
verilen
maddî
ödüllerden
ziyade
kendi
içinde
oluşan
başarı
hazzı
etkilidir.
Öğretimde
öğrencinin
merakının
uyandırılmasına,
keşfederek
öğrenmesine
yarayacak
ders
ortamları
düzenlemelidir.
Çünkü bu
şekilde
öğrenme
daha
etkili ve
kalıcıdır.
Öğrencinin
bazı
problemleri
kendi
kendine
çözmesi
onda büyük
bir doyum
sağlar ve
motivasyon
kazandırır.
Problem
çözerek
öğrenme
de, birey
veya grup
halinde
bazı
problemleri
alma,
analiz-sentez
gibi
yöntemlerle
çözmeye
dayanır.
Bu, âdeta
öğrenmenin
öğrenilmesidir.
Öğrenciler
ferdî veya
grup
olarak
çalışırlar;
öğretmen
de grubun
bir üyesi
gibidir.
Grupta
herkesin
yapacağı
bir iş,
küçüklerin
büyüklerden,
büyüklerin
küçüklerden
öğreneceği
pek çok
şey
vardır. Bu
Klausmeier'in
"amaçsal
öğrenme"sine
benzer.
Çünkü kişi
bisiklete
binmek,
bir dersi
geçmek,
yabancı
dil
öğrenmek
gibi bir
amaç
belirler
ve bu
amaca
ulaşmak
için
gereken
metodu,
çabayı
kendisi
sağlar.
Amaç
olmayınca
öğrenme
olmaz.
Problem
çözüldüğünde
bir amaca
ulaşılacaksa,
problem
çözülür.
|